VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mayıs 2016 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Kutsal kadın ve kutsal anne masalına itirazım var
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kutsal kadın ve kutsal anne masalına itirazım var

Kadınlara dair hikâyeleriyle tanınan Şebnem İşigüzel yeni romanı “Gözyaşı Konağı”nda her zamankinden daha nahif. Ama yine “ötekileştirilen” bir kadının hikâyesini anlatıyor. “Kadın hayat veren,” diyen Şebnem İşigüzel’le yeni kitabını konuştuk.

MERVE AKINCI ALMAZ



Gözyaşı Konağı’nda yine diğer kitaplarınız gibi kadını ve onun toplumdaki yerini, yaşamını anlatan, sosyal meselelere değinen bir hikâyeniz var. 1876 yılında gayrimeşru bebeğini doğurmak üzere Büyükada’ya gönderilen bir kadının hikâyesi anlatılıyor. Öncelikle, hikâyeyi oluşturma sürecinizden bahseder misiniz?

Başka bir romanın sonuna gelmişken araya girdi, kendisini yazdırdı.O kadar derinden ve içten geldi yani. Bu yüzden yakın zamanda benden üst üste iki roman birden okuyacaksınız. Tıpkı başladığı gibi bir cümleyle geldi kondu zihnime. İyimser bir roman yazmak istedim. Hikâye içinde sürprizler yapmak istedim. İlk defa başlayan ve sona eren, döngüsellik içermeyen bir metin kaleme aldım. O dönemde bir kadın Emma Bovary ya da Anna Karenina’ya öykünüp bir şey yazmak istese nasıl yazardı, diye düşündüm. Sadece 1800’lü yıllarda kendime bir yer beğendim. Bunda da Büyükada’ya yerleşim, ulaşım etkili oldu. Abdülhamit felaketinin ne sonuna ne ortasına yetişmek istedim ayrıca. Bugüne miras dönemi en başından almak istedim. Böylece romanın zamanı belirlenmiş oldu. Bir de okurumu havalandırmak, dolaştırmak, ona biraz soluk aldırmak istedim. Okurumu mutlu etmek istedim. Ama bunu başka türlü bir aşk, gençlik, mağduriyet ve kadınlık hikâyesiyle yapmak istedim. Kadınlara az biraz aşinayım zaten. Benim kız kardeşim yoktu ama annemin dört tane vardı. Anne ve kızları durumu çocukluk görselimdi diyebilirim.

Aşina olduğumuz Şebnem İşigüzel üslubundan biraz daha farklı “Gözyaşı Konağı”. Diğer kitaplarınız kadar sert, karanlık bir anlatım yok. Daha aydınlık, daha umut dolu ve nahif. Bunun sebebi nedir?

Daha önceki kitaplarıma benzemeyen, daha düz, daha nahif bir şey yapmaya çalıştım. Bu tarafı beni çok heyecanlandırdı. Uzun süredir bir aşk romanı yazmak istiyordum. Son romanım Venüs’ün başka türlü sevilmesi ve benim onun yörüngesinden aslında çıkmamış olmam da etkili oldu tabii. Aslında bazen olur o, geride kalan romanın yörüngesinden çıkamazsınız. Okurları nedense çok etkiledi Venüs; belki o masalsı dili, daha iyimser olması nedeniyle. Zaten artık o kadar sert bir dünya ve toplumsal yapı var ki, ben bile masamın başına mesafe koyup sert şeyler kaleme alamıyorum, karanlık bir şeye gömülemiyorum. Kayıp gideceğim diye düşünüyorum.

“İsminin manası kavuşmak olan” diye bahsediliyor kadın kahramanınızdan bir bölümde; adı çok fazla geçmiyor. Adını bildiğimiz ya da bilmediğimiz, bu gibi durumları yaşayan tüm kadınları sembolize etmek gibi bir amacınız olduğundan bahsedebilir miyiz?

Bedriye Kalfa isimlerin ne kadar önemli olduğundan söz eder. O dönem için öyledir de. Manası vardır isimlerin. Ve o sizin kaderiniz oluverir. Bu yüzden isim vermek, isim almak önemlidir. Romanda bebeğin uzun süre isimsiz kalıp sonra isimlendirilmesi buna bir gönderme. Kızların isimlerine gelince... Bize hikâyesini baştan sona anlatan Vuslat Emine. Adını üç yerde zikrediyoruz sadece. Onu isimsiz görmek hoşuma gitti. Rekabet ettiği kız kardeşinin adı ise, ayrılmak manasında Hicran. Ama bazen asıl onun Hicran olduğunu, kendisini diğerinin yerine koyarak anlattığını, yazdığını da düşünmedim değil. Sanırım üç yıl oldu; bir öğretmen anne, bebeğini evde bırakıp aile ziyaretine gitmişti. Ancak o hikâyede topluma yansıtılmayan, toplumdan gizlenen şeyler var: Anne, bebeğini birine emanet ediyor aslında. Adli tıp raporunda, bebeğin yedinci güne kadar beslendiği, son üç günde beslenmediği görülüyor. Gayrimeşru bir bebeği saklıyor, ailesine yalnız gidiyor. Bebeğini emanet ettiği hâlde onu ölüme terk eden kişi değil, Seçil Müge öğretmen ağırlaştırılmış müebbet aldı. İfadesini unutamıyorum. Gelip biberon veriyor ve bebek almayınca hastaneye gidiyor. Ki kadın eğitimli, öğretmen. Onu ölüme terk etse böyle yapmaz, bahçeye gömer. Onun kederli hikâyesi bana bazı noktalarda ilham verdi. Ama ben bu romanda en çok babanın adını seviyorum. O da okurlara sürpriz olsun. İsimle sembolize etmekten çok onu kaderiyle, hisleriyle, kadınlık duygularıyla, hepimizin çok iyi bildiği şeylerle sembolize etmek istedim. En çok da bu toplumda kadının değişmeyen kaderiyle.

Aynı zamanda “kavuşma” da bir umut, yaşama gücü taşıyor içinde. Bu da bir nevi cesaretlendirme midir? Kadını “ötekileştiren” bir toplumda aslında güzel günlere kavuşabileceğimize olan inancınız mıdır böyle bir anlam tercih etmeniz?

Kadın hayat veren. Böyle olunca umut da hep oluyor. Yeryüzünde kim Cumartesi Anneleri kadar güçlü bir inanca sahip olabilir? Kadınlar her zaman kendisini öteki yapan erkeklerden çok daha güçlü ve inançlıydılar. Öyle olmasa böyle güçlü bir kadın hakları mücadelesi verilemezdi. Bu ülkenin feminist kadınlarının ve onların kurduğu pek çok örgütün topluma görünmez ve çok büyük katkıları var. Benim kahramanım o gün de bugün de var olabilecek bir genç kadın. Bu kahır dolu memleketin kadınlık tarihinde bir küçük damla. Bir şeyler değişecekse bütün bu hikâyelerin gücüyle, kadınların direnmesiyle değişecek. Gençlerle değişecek. Çünkü onlar bu kahır yüklü zamanın genç tanıkları. Romanın gençleri kadar olgunlar ve her şeye rağmen hayata bağlı.

Kahramanınız on yedi yaşında. Hamile. Gayrimeşru bir çocuk doğuruyor. Başına türlü çeşit talihsizlikler, felaketler geliyor. Son dönemlerde çocuk istismarıyla daha çok karşılaşmaya, daha doğrusu yaşananları duymaya, öğrenmeye başladık. Sizin de on yedi yaşı tercih etmenizin bir sebebi var mı bu anlamda, farkındalık yaratma gibi bir amacınız olduğunu söyleyebilir miyiz?

1876 yılını düşünerek belirledim o yaşı. O yıllarda öyle güzel bir kız için en uygun yaştı. Ama gayrimeşru gebeliği ve sonrasındaki talihsiz hikâyesi için bugünün gerçekleri üzerinden ilerledim. Bu da demek oluyor ki, değişen bir şey yok. Zorla evlendirme, istemediği birisinden hamile kalma ya da kahramanımızın çok iyi aktardığı o malum durumlar. Yani, “İtiraz edemediğiniz şeyi kabul etmiş sayılmazsınız,” der romanın bir yerinde kahramanım, aynen öyle. Suçlu, günahkâr ve baştan çıkaranın hep kadın olarak görülmesi. Kahramanım bir erkeğin yapabileceği bir şeyi merak ettiğini söyler zaten. Bir anlamda bedeli ne olursa olsun bu topraklarda kadınların özgürlük arzusuna, serbest olma direnişine zarif bir methiye düzmek istedim. Kutsal kadın ve kutsal anne masalına itirazım var. Çocuk istismarı konusu ise beni çok derinden üzüyor. Kirpiklerimin Gölgesi’nde yazdım. Bin beteri oluyor. Karaman benim yazamayacağım kadar karanlık ve aşağılık bir hikâye. O çocuklara nasıl kıydılar, korkunç. O olaydaki diğer istismarcıların gizlendiğini düşünüyorum. Aklıma geldikçe içim titriyor. Yazarken insan araya bir mesafe koyuyor. Ama hayatta o mesafe ortadan kalkıyor. Umarım bir gün vicdan, hak sahibi bir devletle yaşarız. O zaman çocuklara kıyan herkes cezasını çeker.

Uçurumun kenarında duracağımıza inanıyorum

“İnsan en çok başkalarını anlattığını sanır ama başkalarını anlatırken aslında kendisini anlatır,” diyor kahramanınız. Sizin için de geçerli mi bu, Şebnem İşigüzel bu hikâyenin neresinde?


Belki çok ince ve derinde gömülü küçük hislerde. Bugüne kadar pek çok kahramana hayat verdim. Hepsini kendi hayatımdan beslememe imkan yok. Keşke bu olağanüstü hayatlar benim başımdan geçmiş olsaydı ama yok. O kadar zengin ve renkli değilim. Her kahraman başka bir macera, benim o kadar maceram yok. Bazı yazarlar, hayatta başlarından bir büyük macera geçiyor, onu yazıyorlar. Ya da hiç macerası olmayan ama her kitabı bir macera olan kendi hâlinde yazarlar var, ben biraz onlardanım. Yazarken yaşamış kadar oluyorum. Okurum da okurken aynı duyguya kapılıyor. Bir marifetim varsa budur. Samimiyetim. Bütün kalbimle anlatmayı bilmem. Her romanımı yazarken o kahraman olurum. Romanımın genç kahramanı bana çok derin şeyler hissettirdi. Yazarken ona çok güçlü duygularla bağlandım. Tabii yazarken rahmetli anneannem ve onun güzeller güzeli kızları da bana yer yer el vermedi değil. Kız kardeşler arasındaki rekabet, çete olma hâli; bunlar iyi bildiğim kızsal durumlardı. Yazarken de çok eğlendim.

Arka planda bir dönem eleştirisi de yer alıyor: Abdülhamit, Abdülaziz…

Tabii aynı zamanda bugüne de uyarlayabileceğimiz bir devlet, erk ve sistem eleştirisi. Mehmet ve kahramanınız ülke durumundan, baskı ve zulümlerden, ataerkil yapıdan çokça söz ediyor ve eleştiriyorlar. Hatta Mehmet’in hukuk eğitimi aldığını, “Bu memlekette olmayan bir şeyi tahsil ettim ben,” dediğinde öğreniyoruz. Bu hiç sonu gelmeyecek bir döngü mü, ne dersiniz?
Ben umutluyum. Uçurumun kenarında duracağımızı düşünüyorum. Sonra o uçurumdan çocukları, gençleri, kadınları öldüren ve süründüren zalimleri iteceğiz. Kötüler cezasını bulacak. Çünkü kötülük, iyilik hâlinden daha kolay geçer gider. Arkasında bir enkaz bırakır ama biter. İyilik hâli daha kalıcıdır. Ama biz maalesef kötülük döngüsünü tamamlayamadık gitti. Bir romancı olarak bu ülkeye iyi bir son yazmak isterdim. İnsanlar mutlu olsun artık.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163