VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mayıs 2016 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Londra sisinin ardındaki entelektüel cinayetler
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Londra sisinin ardındaki entelektüel cinayetler

Londra’nın kültürel tarihi üzerine derya gibi araştırmalarıyla tanınan ve şehrin bilirkişisi olarak nitelenen Peter Ackroyd’un “Cinayet Sanatı” romanının kahramanlarından biri de Karl Marx.

BURAK ELDEM


On dokuzuncu yüzyıl ortalarının Londra’sı kadar, yazar, senarist ve şairlere esin kaynağı oluşturmuş az şehir vardır muhtemelen. Yoksulluk ve sefaletin diz boyunu aştığı izbe ve ürkütücü kenar mahalleleri; geceleri üzerine safran sarısı sis tabakası ve kötü kokuların çöktüğü dar ve güvensiz sokakları; yalnızca o akşamki yemek parasını kazanmak için kaldırımları saatlerce arşınlayıp duran fahişeler ve birkaç şilin için cinayet işlemekten çekinmeyecek hırsız ve yankesicileriyle, gerilim filmleri için eşine az rastlanır bir dekor sunan tarihi kent, suç oranlarının tavan yaptığı bir dönemi yaşamaktadır o tarihlerde. Diğer yandan gece hayatı, sınır tanımayan eğlenceleri, gitgide ünlenen ve kendi yıldızlarını yetiştirmeye başlayan irili ufaklı müzikholleriyle, iç gıcıklayıcı olduğu kadar ürpertici bir ışıltıya da ev sahipliği yapmaktadır. Mutfağında yoksulların yer aldığı eğlence sektörü, yalnızca alt sınıfları değil, Sanayi Devrimi sonrasının yarı mağrur yarı görgüsüz “egemenleri” olan burjuvaları da çekmektedir tekinsiz sokaklara.

Sefalet ve ihtişamın birlikteliği

Resim bu kadar değildir kuşkusuz: 1800’lerin ortalarında Londra, aynı zamanda Batı entelektüel dünyasının da kalbini oluşturmaktadır. İngiliz edebiyatının büyük ustalarını cadde ve sokaklarında, kafe ve barlarında, kütüphane ve müzelerinde yetiştirmekte olan kent, Britanya’nın ve elbette Batı kültürünün önde gelen filozof ve bilim insanlarına da ev sahipliği yapmaktadır. Sefalet ve ihtişamın; cehalet ve bilgeliğin; kibir ve alçakgönüllülüğün; merhamet ve gaddarlığın; özgürlük ve tutsaklığın her köşede yan yana ve iç içe belirdiği, kendine özgü bir metropoldür kısacası. Işıltılı caddeleri bir rüyaysa, ara sokakları ve varoşları, uzak durmak isteyeceğiniz bir kâbustur.

Elbette roman ve öykü yazarları için benzersiz çekicilikte bir esin kaynağı oluşturmaktadır yüz elli yıl öncesinin Londra’sı. Bu çekiciliğin izlerini Charles Dickens’tan Sir Arthur Conan Doyle’a kadar geniş bir yelpazede birçok klasik yazarın yapıtlarında bulmak mümkündür. Korku, gerilim ve polisiye kurmacayla iştigal edenler içinse ideal bir sahne oluşturmaktadır dersek, abartmış sayılmayız. Kentin bu dönemi üzerine kurgulanmış onlarca polisiye roman ya da hikâyeyi okumuş, 1800’ler Londra’sının karanlık ve puslu sokaklarında geçen gerilim filmlerini izlemişizdir çoğumuz.Peki ya gerçek kişilerle kurmaca karakterleri bir tarihçi titizliğiyle bir araya getiren ve gerçekle düş ürününü ustaca harmanlayıp benzersiz sürükleyiciliğiyle okuru daha ilk satırlarda yakalayıveren bir romanla karşılaştınız mı hiç? Sözgelimi cinayet zanlıları (ya da olası kurbanları) arasında, o dönemde Londra’da yaşayan Karl Marx, sıra dışı İngiliz yazar George Gissing ya da Londra müzikhol sahnelerinin ünlü komedyeni Dan Leno’nun yer aldığı, tuhaf ve tekinsiz bir anlatıya ne dersiniz?

Seri cinayetler

Londra’nın kültürel tarihi üzerine derya gibi araştırmalarıyla tanınan ve “şehrin bilirkişisi” olarak nitelenen Peter Ackroyd’un 1994 tarihli “Dan Leno and the Limehouse Golem” adlı sıra dışı romanı, size böylesi bir okuma deneyimini tatma olanağı sunuyor. Türkçe’ye “Cinayet Sanatı” adıyla çevrilen ve tüm dünyada büyük yankılar uyandıran kitabın yeni baskısı, bu ay kitapçı vitrinlerine yerleşecek.
İlkin kısaca, romanın merkezinde yer alan ana temadan söz edelim: 1880 yılında Londra halkı, kısa aralıklarla birbirini izleyen bir dizi vahşi cinayetle sarsılır. Gazete manşetlerine yerleşen tüyler ürpertici cinayetler, Londra Emniyet’ine psikopat bir seri katille karşı karşıya olduklarını gösteren işaretler sunmaktadır ama kimi görgü tanıklarının abartılı ifadeleri ve basının da körüklemesiyle katilin bir tür “iblis” olduğu yolunda şehir efsaneleri hızla yayılmaktadır. İzlerine İbrani kültüründe ve Kabala inançlarında rastlanan “Golem” adlı varlıktan esinlenerek, medya bu gizemli seri katile “Limehouse Golem’i” adını takmıştır. Hiçbir iz ve ipucu bırakmadan, kurbanlarını “hunharca” denecek biçimlerde katleden kişiyi yakalamak için şehrin doğusundaki Limehouse mahallesi çevresinde dedektifler soruşturmayı umutsuzca sürdürmektedir.
Ancak bu kadar basit ve “sıradan” değil elbette her şey. Yukarıda kısaca özetlediğim ana tema, Ackroyd’un eşine az rastlanır zenginlikteki kurgusunun yalnızca bir boyutunu oluşturuyor.

Kentin kültürü ve tarihine ayrıntılarıyla hâkim bir yazarın bu temanın arka planında dantel gibi işlediği doku, Londra’nın o sözünü ettiğim “karanlık yüzü” ve eğlence dünyasına uzanıyor; yoksul semtlerin serserilerini, fahişelerini, sahne dünyası ve eğlence hayatının yıldızlarını, zaafları ve saplantıları eşliğinde, gündelik hayatlarıyla birlikte sergiliyor; derken aynı dönemde bu kentte ikamet eden ve hiç tanışmadıkları hâlde hep aynı mekanlarda vakit geçiren Marx, Gissing ve Leno gibi isimleri, biyografi titizliğiyle olay örgüsünün içine yerleştiriyor. Baş döndürücü bir tempo ve giderek derinleşen bir gizem yaratmayı başarıyor bu malzemeden.

Teknik anlamda da son derece etkileyici, çok parçalı bir çalışma “Cinayet Sanatı”. Anlatı, Londra’nın yoksul semtlerinde büyüyüp gösteri dünyasında kendini bulduktan sonra da “saygıdeğer” bir yazarla evlenen Elizabeth Cree’nin yargılandığı mahkeme tutanakları; öldürülen koca John Cree’nin günlükleri; Elizabeth’in anıları ve bir “üçüncü şahıs anlatıcı” üzerinden, alabildiğine akıcı biçimde yürüyor. Araya gazete haberleri ve hatta İngiliz yazar Thomas de Quincey’nin “Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet” adlı yapıtından çarpıcı alıntılar da eşlik ediyor. (Kitabın Türkçe adına esin kaynağı olan da, muhtemelen Quincey’nin bu yapıtı.) Ackroyd’un göz kamaştırıcı yapıtında yalnızca iyi kurgulanmış bir gizem ve cinayet hikâyesi değil, etik değerlerinizi sorgulatan içsel tartışmalar ve dinsel/ahlaki saplantıların kendine özgü sembolizmine yönelik göndermeler de bulacaksınız. Müthiş bir Londra panoraması da cabası. Okurken roman karakterlerinden Karl Marx’a bir selam yollamayı unutmayın.

Paylaş