VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
04 Kasım 2010 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Macera ve tutkunun en âlâsını yaşadı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Macera ve tutkunun en âlâsını yaşadı

Can Dündar""ın ""Lüsyen"" isimli belgesel romanı kitap fuarına damgasını vuracak.

Buket Aşçı

Can Dündar yeni kitabı "Lüsyen"de adından da anlaşılayacağı üzere Türkiye tarihinin en ilginç kadınlarından birinin, Belçikalı genç bir kadın olarak aşık olduğu şairin peşinden Türkiye"ye gelen ve burada kalan Lüsyen Hanım"ın ya da nüfus cüzdanında yazan adıyla; Nasip Betül Tarhan"ın hayatını kaleme almış. Henüz 18 yaşında iken Brüksel"de tanıştığı, göğsü madalyalarla kaplı bir sefir olan, dönemin "Şair-i Azâm"ına, 60 yaşındaki Abdülhak Hamid"e âşık olan, aradaki yaş ve kültür farkını umursamadan bilmediği bir hayata yelken açabilecek kadar tutkulu bir kadını... Atatürk"le dans etmiş, Tevfik Fikret"ten edebiyat dersleri almış, İnönü ile evlerinde satranç oynamış, Nazım Hikmet"i sofrasında ağırlamış o özel kadını... Hal böyle olunca da karşımıza Mehmet Akif’ten Victor Hugo’ya, Damat Ferid’den Oscar Wilde’a, Yahya Kemal’den Hindenburg’a, Necip Fazıl’dan, Karındeşen Jack’e, Abdülmecid’ten Namık Kemal’e, Sultan Reşad’dan Talat Paşa’ya kadar dönemin en ünlü isimlerinin portrelerinin yer aldığı bir belgesel roman çıkmış...

-Abdülhak Hâmid ve Lüsyen Hanım"ın aşklarını konu alan bir kitap yazma fikri nasıl oluştu?

Lüsyen’in mektuplarını okudum ilkin... Hem oradaki edebi lezzete vuruldum, hem de böylesine ihtirasla yazan bir kadının yaşadığı aşkı merak ettim. Öykünün peşine takılınca da bir daha kopamadım.

-Bu kitap aynı zamanda 60 yaşındaki bir erkekle 18 yaşındaki bir kadının aşkı, ilişkisi ve evliliği. Ancak kitabı okurken bu yaş farkına çok takılmıyoruz. Sizce onların ilişkisini böylesi büyük bir önyargıdan sıyıran nedir?

Yaş, aşkın ilgi alanında değil. Tutku, nasıl din, ırk, milliyet farkı dinlemiyorsa yaş farkına da aldırmıyor. Birbirlerine yazdıkları satırlardan bunun bir “kandırmaca” olmadığını anlıyoruz ve ötesine takılmıyoruz.

-Yaş, yaşlandıkça sorun yaratan bir fark... O ilk körlük bitip de taraflar, kalan ömür üzerinden toplama çıkarma yapmaya başladığında o ilişkiyi sürdürmek zorlaşır. Ama biraz da Hâmid’in komplekssiz gerçekçiliği sayesinde aşıyorlar bu zorluğu da: Yeniden birleşmelerinden sonra ilişkileri şekil değiştiriyor. Bir ihtirastan bir ihtiyaca doğru evriliyor. Birbirine tutkun iki sevdalı, birbirine mecbur bir baba-kıza dönüşüyor.
"Lüsyen" sadece bir kadının, bir ilişkinin değil bir dönemin de hikâyesi. Ve bu dönemi biz bu kez "Şair-i Âzam”ın da gözünden görüyoruz. Nedir bize gösterdikleri?

-Biz milli mücadeleyi iki pencereden gördük bugüne dek: Milli mücadelecilerin cephesinden... Ve “hain” dediklerimizin karşı cephesinden... Hâmid’in öyküsünde bir üçüncü pencere açılıyor: Olup biteni seyredenler cephesi... Ben tarihe ustaca gizlenmiş bu kesimin, tahminlerimizden kalabalık olduğunu sanıyorum. Tam bir geçiş döneminde, yanlış ata oynayıp kaybetme endişesiyle saf tutmayıp bekliyorlar. Güç dengelerini hesaplamaya, doğru manevralar yapmaya, her olasılığı hesaba katmaya çalışıyorlar. Mücadelenin taraflarıyla birbirinden bağımsız temas arıyorlar. Sonunda kaybeden taraftan hızla uzaklaşıp kazanana yaklaşıyorlar. Bu yanıyla evrensel bir hikâye: İktidarın çekim gücü... Hele sözkonusu olan bir sanatçı olunca bize sanatçı-iktidar ilişkisine dair de düşünme şansı veriyor.

YAŞAMININ İLHAM KAYNAĞI
-Lüsyen Hanım çok özel bir kadın. Hürriyet tutkunu, kendini arayan bir kadın... Birçok şeyi göze alan cesur bir sanatçı kişilik. Onda sizi en çok etkileyen ne oldu?

-Kendi kaderini yazma iştahı... Başını alıp gidebilme kararlılığı... Hiç tanımadığı birine ait bambaşka bir ülkede yepyeni bir hayata başlayabilme iradesi... Bunları ancak çok güçlü bir tutku yaptırabilir insana... Elbette bu bağlanışta Hâmid’i çekici kılan maddi unsurlar da fazla: Göğsü madalyalarla kaplı bir sefir... Bir imparatorluk başkentine davet ediliş...

Yalılarda, köşklerde bir yaşam vaadi... Asıl insan kumaşını, bu vaatler suya düştüğünde alınan tavırda aramak lazım.

-Abdülhak Hamid edebiyat tarihimizin en ilginç kişiliklerinden. Büyük aşkları ile tanınır. Aynı zamanda adına şiirler yazdığı kadınları kolayca unutmasıyla da... Nitekim sizin kitabınızda da bir yandan Makber"i yazarken diğer yandan Hacle"yi yazar. Bunu nasıl yorumladınız?

-Hâmid için kadın bir vesile... Ona şiir yazdıran bir mülhime; ilham perisi yani... İlhamı söndüğünde peri de anlamsızlaşıyor. Bunun birçok sanatçı için geçerli olduğu düşünülür. Yaratıcılığının yakıtını sevdalarından alan bir sanatçı, sürekli yakıt ikmaline ihtiyaç duyar. Hâmid, bunun iyi bir örneği... Onu ilgilendiren, aslında ne yaşandığı değil, yaşananın ona ne ilham verdiği... O nedenle bir trajediyle bir güldürüyü aynı saat diliminde, aynı kalemle, aynı masanın iki ayrı ucunda kaleme alabiliyor. Ya da ölüm döşeğindeki eşine, onun anısına yazdığı şiiri rahatlıkla okuyabiliyor. İnsafsızca belki, ama insanlık mülhimeyi değil, şiiri hatırlıyor.

-Lüsyen Hanım sizce hayatını harcadı mı?

-Bunun cevabı, hayattan ne beklediğinize bağlı... Macera ise en âlâsını yaşadı. Tutku ise en ziyadesine mazhar oldu. İlgi ise en üst düzeyde gördü. Belçika taşrasından bir lise mezununun Nazım’ı sofrasında ağırlaması, Tevfik Fikret’ten ders alması, Atatürk’le valse kalkması az şey değil. Ama hayattan beklentiniz, mutlu bir yuva kurup boy boy çocuklar yetiştirmekse harcanmış bir hayat sayılabilir. Lüsyen bu alternatifi de denemiş, vazgeçip “macera”ya kaldığı yerden devam etmiştir.

-Lüsyen, Atatürk nezdinde nasıl bir yere sahipti?

-Buna cevap vermek için yeterli bilgiye sahip değiliz. Kitapta, belki de belgeselcilikten gelen bir alışkanlıkla, belgeye dayanmayan çıkarsamalardan kaçınmaya çalıştım. Ama Lüsyen’le ilgili Atatürk’ü çok sinirlendiren bir sahneyi kitaba aldım. O, sorunuza dair bir fikir veriyordur sanıyorum.

-Kitabı yazarken ağladığınız ya da çok duygulandığınız bölümler oldu mu?

-Hayır. Bu kez karakterlerime karşı çok mesafeliydim. Hatta fazlaca uzak durduğumu söyleyebilirim. Kitabı okuyanlar fark edecektir: Zaman zaman yargıladığım oldu onları... Ama savunmalarına da hakkıyla yer verdim. Okurun anlayışlı davranmasına yardım ettim.

-Uzun zamandır kitap yazmıyordunuz. Lüsyen kendini nasıl yazdırdı? Kitabın süreci nedir? Nasıl bir araştırma yaptınız?

-Lüsyen’in anıları 1944’te Vakit gazetesinde yayınlanmıştı. Onları arşivden çıkarıp okudum yeniden... Sonra Hâmid’in anılarını okudum. Artık elimde ikisinin anıları, Lüsyen’in mektupları ve Hâmid’in şiirleri vardı. Bir de fonda olağanüstü bir dönem tabii... Buna, onları tanıyıp anılar aktarmış olanların hatıraları da eklendi. Türkiye’deki Belçika Büyükelçiliği ve Belçika’daki Türk Büyükelçiliği yardımıyla Lüsyen’in köklerine ve Belçika’ya yolladığı Hâmid belgelerine ulaşmaya çalıştım. Venedik’te, oradaki hayatına dair izler aradım. Sonuçta topladığım tüm bilgileri bir roman bütünlüğü içinde aktarmaya çalıştım.

***

KİTAPTAN ALINTI...

1920, İstanbul
Roma’dan gelen mektubu defalarca okudu Hâmid; her okuyuşunda biraz daha gamlandı.Uzayıp giden satırlar, paslı bir tırmığın parmakları gibi çiziyordu yaşlı yüreğini...

Haset, asabiyet, feryat, feveran, gazap, hırs, hışım, keder, rıza, merhamet, teslimiyet, beynine birbiri peşi sıra üşüşüp sonra süratle yer değiştiriyor, dağılan aklı, avucundaki kâğıdı yırtıp atmakla gözyaşına mendil yapmak arasında gidip geliyordu.

“Başka biri”nden bahsediyordu Lüsyen...

Başka bir erkekten...

Venedik aristokrasisinin tanınmış isimlerinden olan bir konttan...

Roma’da tanışmışlardı.

Hâmid’in kıskançlık, anlayışsızlık, itimatsızlık yüklü mektup yağmuru altında mutsuz, sıkıntılı ve yılgın olduğu bir dönemde Lüsyen’e yardım eli uzatmış, derdini paylaşmıştı.

Lüsyen de ona yakınlık hissetmişti.
Hâmid’e karşı hissettiğinden farklı bir yakınlık...

İtirafların burasında, Şair’in damarlarında öfke ağır basmaya başlıyordu.

Biliyordu sanki bunun olacağını; bekliyordu.
Tanıyordu sevdiği kadını; hissediyordu.

İlk tanıştıklarında onu etkileyen şeyler, göğsünde asılı şaşaalı nişanlar, asilleri buluşturan partiler, iktidarın karşı konulmaz çekiciliği, bir imparatorluk başkentinde yaşam vaadi, el üstünde tutulduğu yalılar, konaklar, saraylar, ona yazdığı şiirler, oyunlar, hepsi karaya oturmuş bir devlet gemisinin enkazı altında kalmıştı.

Ve Lüsyen, bütün bunları bir başkasında bulduğunda, batan gemiyi sevgili yolcusuyla birlikte terk edip yeni adamın nişan dolu göğsüne başını yaslamış, onun iktidarının cazibesine kapılıp, onun vaat ettiği kentte, davet ettiği
konağa gitmek üzere onun gemisine binmişti.
En azından Hâmid böyle hissediyordu.

Eksikliği kendinde değil, gözden düşmüş nişanlarında, satılmış yalılarında, mütemadi yoksulluğunda ve (kelimenin bütün manalarıyla) iktidarsızlaşmasında arıyordu.

Lakin bu, onun hep söyleyegeldiği şey değil miydi?
Nelly için “İstiyordum ki, bu zevce bir başkasını da sevmek yeteneğini göstersin” diyen kendisi değil miydi?

Lüsyen’e evlenirken, “Eğer makul ve uygun birisini bulursa, onunla meşru bir yaşam kurmasına karşı çıkmayacağını” kendisi söylememiş miydi?

“Nefsimden fedakârlık etmeye hazırım,” dememiş miydi?

Kabrini erken kazan bir hasta gibi, bugünü o sözlerle en baştan, bizzat hazırlamamış mıydı?
Şimdi hayıflanmaya, kederlenmeye, öfkelenmeye hakkı var mıydı?
Ama

Hakikaten iki şahsım ben i’tikadınca
Biri hemîşe mûbeşşer, biri mûkedderdir

beytini yazan da oydu.

Şiirini kâh en ağır sözlerle yere çalan, kâh yerden alıp göklere çıkartan oydu.

Aynı kalem aynı gün, aynı masada, bir elemin mürekkebine batar, sonra oradan kalkıp bir düğünün neşesine konardı.

En sevdiği kadının cenazesinden, yeni bir kadının kollarına koşardı.

Gururla tevazu kol kolaydı onda; öfkeyle şefkat, yaşlılıkla çocukluk; şaşaa ve yoksulluk...
Tıpkı onun gibi işte; “Zevcem başkasını da sevsin,” diyenle, sevdiğinde delice kıskançlık gösteren de oydu.

Bir bedende iki ruhtu.

Ve o ruhlar her daim cenge tutuşurdu.

Şimdi terk edilme felaketiyle karşılaşan her insan gibi onun önünde de iki yol vardı:
Gidenden vazgeçmek...

Veya kendinden vazgeçmek...

Yıkık Hâmid, kendinden vazgeçmeyi seçti.

Acısını gömdü.

Kibrini yendi.

Ve Lüsyen’i hepten kaybetmektense paylaşmayı kabullendi.

“Gel,” dedi:
“Kontunu da al, İstanbul’a gel... Yeter ki gel!”
Bunu söylerken çok acı çekmişti belki; ama söylemeyip onu kaybetse çekeceği acının yanında bir hiçti bu...

Delice sevdiği kızına görücü talebi gelmiş bir baba gibi, hem ondan vazgeçmeye yüreği elvermiyor, hem de bunun kaçınılmaz olduğunu biliyordu.

Lüsyen için gitme vaktiydi.

Hâmid ise, bu hakikatin ağırlığıyla ezilirken, bir yandan da kendi istikbaline hayıflanıyordu.
Sevdiği kadını paylaşmaya razı olmaktan, “kızını” kendi elleriyle evlendirmekten başka çaresi yoktu.

Paylaş