VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Haziran 2014 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Merakla beklenen romanının ilk bölümü
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Merakla beklenen romanının ilk bölümü

Büyük şehirlerde başlayıp kısa süre içinde küçük ilçemiz Kıyıdere’yi de etkisi altına alan toplumsal hadiselerin nedenini merak ediyorsanız eğer, 2012 yazının bok gibi geçmesini bir yana bırakırsak, size öncelikle kız kardeşimin güzelliğini ve bazı meziyetlerini anlatmam gerekir.



Çünkü kız kardeşimin güzelliğini ve bazı meziyetlerini bilmeden, o yaz, yıllardır hiçbir şey yapamamanın ruhu yakan acısını nasıl yendiğimizi ve kopkoyu bir karamsarlıktan umuda birdenbire nasıl geçiverdiğimizi asla anlayamazsınız.

Kız kardeşim Çiğdem İyice dokuz yaşındadır, Evliya Çelebi İlköğretim Okulu 3-A sınıfında okur, derslerinde açık ara birincidir ve el yazısı inci gibidir. Benimkine benzemez, Sümerolog
falan olmanız gerekmez ne yazdığını anlamak için. Ayrıca sınıflarında açık ara birinci giden öğrenciler gibi içe kapanık ve bencil değildir, hayli sosyaldir. Sadece arkadaşlarınca da değil, yeryüzündeki bütün canlılarca çok sevilir,
mesela yolda kediler köpekler gördüğünde onu, yanından geçerken durup hayranlıkla bir daha bakarlar. Bir seferinde hiç unutmam, Migros’un açık otoparkında kabuğuna kapanmış bir kaplumbağa görmüştük, o kederli kaplumbağa bile kız kardeşimi görünce kabuğundan çıkmış, başını takdir edercesine öne arkaya sallamıştı. Bu özelliklerine ek olarak kız kardeşim, yaşına göre selvi boylu sayılır, neşelidir ve enerjiktir. Aynı zamanda da ağırbaşlıdır.

Yaşı ile örtüşmeyen sevimsiz bir ağırbaşlılık da değildir bu, çocukça saflığını muhafaza eden bir ağırbaşlılıktır. Bir yerlere gideceği zaman dimdik yürür, oklava gibi zannetmeyin, gayet zarif ve asaletlidir yürüyüşü, onu otuz metre öteden görseniz, ‘İşte asil bir kadın yaklaşıyor,’ dersiniz.

Kadınlarda asaletin yaşı olmayacağını farz ederek söylüyorum bunu.
Kız kardeşimi bir tanısanız var ya, gülüşüyle, bakışıyla, sesiyle ve sessizlikleriyle öyle bir büyü yaratır ki üzerinizde; yanaklarını, alnını, saçlarını ve boynunu bir milyon sefer de öpseniz doyamazsınız. Her öpüşünüzde kokusunu içinize çekmenize rağmen. Ona baktıkça kardeş olduğumuza inanmakta bile güçlük çekiyorum bazen, sırf bu yüzden gözlerimin dolduğu oluyor. ‘Sen de biraz abarttın,’ diyeceksiniz. Evet, abarttım. Çünkü bu dünyada o kadar çok mankafa var ki abartmayınca hiçbir şeyi anlamıyorlar. Kız kardeşimin
güzelliğinin ve bazı meziyetlerinin ise beklemeye tahammülüm yok bir an önce anlaşılması gerekiyor.
Kız kardeşimin başlıca meziyetleri arasında, salonun ortasında bacaklarını yüz seksen derece açıp oturmak ve insan denen canlının en doğal duruş biçimi buymuş gibi rahat tavırlarla gözlerinizin içine bakmak gelir. Ayrıca hentbol topunu ayağında yüz elli sefer sektirebilir. Bunları bile gölgede bırakan en doğaüstü meziyeti ise moonwalk’tur.

Geçen kış sadece tekniğini göstermiştim ona, ‘Ayağının birini yere tam bas, diğerini burnunun ucuyla bas, sonra iki ayağının konumlarını benzer biçimde değiştirerek geriye yürü, elini kolunu da koordineli biçimde hareket ettirmeyi unutma,’ demiştim. Kız kardeşim safi yetenek olduğundan tekniği aldı yürüdü, fizik kurallarına meydan okurcasına kaymaya başladı evin parkelerinde. Akabinde Idefix’ten sipariş
ettiğimiz Moonwalker filminden ve Youtube’taki videolardan faydalanarak bununla uyumlu dans figürlerini geliştirmeye başladık.

Bir ay içinde görenlerin hayranlıkla karşıladığı beş dakikalık bir performansa çevirdik olayı. Bununla da yetinmedik, o güne kadar sadece kot pantolon paçalarını yaptırmak için uğradığımız Merkez Terzi Orhan’a beyaz takım elbise diktirdik, on beş gün boyunca çarşı pazar dolaşıp eli boş döndükten sonra GittiGidiyor’dan beyaz kravat bulduk, Markafoni’den mavi gömlek sipariş ettik, KİPA Alışveriş Merkezi’ndeki bütün mağazaları gezip en bol tokalı, en cafcaflı deri kemeri aldık, dedemin eski beyaz şapkalarından
birine siyah şerit çektik, kız kardeşimin beline uzanan güzelim kestane saçlarını sıkı sıkı topuz yapıp o şapkanın içine sığdırdık ve 18 Mayıs 2013 Cumartesi günü saat 14.00 sularında, Uludağ Üniversitesi’nin konferans salonunun kulisinde, 21. Michael Jackson olarak sahne sıramızı beklemeye başladık.

O kadar çok Michael Jackson’ı bir arada görünce insanın ister istemez siniri bozuluyor. Bizden sonra bile sahneye çıkacak altı Michael Jackson vardı. Kız kardeşim gibi büyük yetenekler değildi tabii hiçbiri, takım elbiseyi şapkaya uyduran gelmişti. Diğer Michael Jackson’lara baktıkça ‘Keşke daha özgün bir şeyler öğretseydim kız kardeşime’ diye kendi kendimi yiyordum.
Bana da dayım olacak it öğretmişti bu moonwalk denen naneyi. Kim bilir ona da kim öğretmişti yüz yıl evvel.

Ben moonwalk yapmaya başladığım zamanlar, kimsenin moonwalkerlık gibi bir merakı yoktu. 80’li 90’lı yıllara damgasını vurmuş, Michael Jackson’ın kariyerindeki ve özel hayatındaki sıkıntılarla beraber 2000’li yılların ortalarına doğru unutulur gibi olmuştu, ben de o zaman...

Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam