VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Eylül 2015 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Metrobüste siberpunk
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Metrobüste siberpunk

Hakan Bıçakcı‘nın “Hikâyede Büyük Boşluklar Var” kitabındaki insanların yaşadığı “şehir” basbayağı bir distopya. İşin acıklı yanı, bu distopya yazarın kurgulayıp okuyucuya aktardığı bir düş/ kabus ürünü değil. Basbayağı İstanbul.

MAHİR ÜNSAL ERİŞ



Yaşayan yerli yazarlardan, yazmaya halihazırda devam etmekte olanların yeni çıkmış kitapları hakkında birkaç kelam etmek oldukça riskli. İyi kötü yazmak denen uğraşın bir köşesinden tutmuş biri olarak buna cüret etmenin türlü sakıncaları olabilir. Beğenmezsen, “Haset ediyor,” derler. “O önce kendi yazdıklarına baksın!” derler. Beğenir översen, “Aman canım bunların da işi gücü hep ahbap çavuşçuluk” diye düşünürler. Hele benim Hakan Bıçakcı‘nın yeni çıkan kitabı hakkında yazmam ise iyiden iyiye zor. Çünkü Hakan’la ahbaplık bir yana, aynı dergilere, beraberce katıldığımız çok yazarlı kitaplara yazdıklarımız ve kitap dosyalarımızı aynı yayınevi -hatta aynı editör- eline teslim etmek gibi bağlarımız da var.

Yine de içimin rahat olduğunu söylemeliyim. Biraz çekinerek kalkıştığım bu işte Hakan Bıçakcı‘nın ortaya koyduğu kitap işimi oldukça kolaylaştırdı.
“Gezi” gibi büyük ölçekli bir toplumsal olayın neden hala edebiyatta yansımalarını göremediğimizi, gördüklerimize de neden topluca burun kıvırdığımızı konuşup tartışıp duruyoruz epeydir. Öte yandan hemen herkesin hemfikir olduğu bir başka durum da var ortada. O da Gezi’nin hayatımıza kazandırdığı dil.

Sosyal medyanın sokaklaşması ya da tam tersinden sokağın sosyal medyalaşması türünden bir dil hareketliliğiyle kendini gösteren Gezi, yalnızca sağda solda izleri kalmış sloganlarda, hala hatırlayıp güldüğümüz duvar yazılarıyla sınırlı kalmadı. Aynı zamanda basılı ve görsel medyanın da diline sirayet etti. Yalnızca “Gezicilerin” anlayabileceği, onların birebir doğuşlarına tanık olduğu espriler, söz oyunları toplumun çok geniş kesimlerine mal oldu. Bu elbette yazı yazma faaliyetimizin büyük bir çoğunluğunu kelimelerini internete döken insanlar olarak bizlerin yazı diline de kendini yerleştirecekti. Gezi döneminde karşılaşıp, çoğunlukla “90’ Kuşağı“ olarak adlarını anmayı sevdiğimiz gençlerin sokaktan medyaya, medyadan sokağa taşıdığı dil, yazılı materyallerin kimyasında da varlığını hissettirmeye başladı.

Gezi’nin edebi eserin konusu ya da teması olarak var olacağı günleri dört gözle beklerken bir de baktık ki önce dildeki değişim kendini yazıya dayattı. Bunun edebiyatta da gözle görünür hale geleceğinden hiç kuşku yoktu. Hakan Bıçakcı‘nın daha yeni okuyucuyla buluşan öykü kitabı “Hikayede Büyük Boşluklar Var “ı okumaya başlar başlamaz dikkatimi çeken şey bu oldu. Hakan Bıçakcı‘nın zaten bilip tanıdığımız, ince alayları şıklıkla hikayesine yediren sarkastik diline yapılan bu takviyenin birçok hikayenin şiddetini olumlu yönde artırdığını düşünüyorum. Öyle sanıyorum ki “Hikâyede Büyük Boşluklar Var “ hakkında dikkat çekeceğim ilk şey budur.

Diğer yandan, hikayenin içinde, yani kitabı oluşturan hikayelerin tümünde de Gezi’nin hiç adını bile anmadan “Gezi sonrası hayat” duygusu aldığımı itiraf etmeliyim. Birbirinden başlıklarla, konuca nisbi olarak ayrılmış dört bölümden oluşan kitaptaki hemen tüm hikayelerde klişe tabirle “şehir insanının sıkışmışlığı“ var. Bu da Gezi’den beri daha çok hissedip üstünde durduğumuz bir sıkışma hali. Ama Hakan Bıçakcı, bu klişeyi de artık ameliyat etmenin zamanının geldiğini işaret ediyor.

Hakan’ın hikayesindeki insanların yaşadığı, aynı düzende aynı günleri sürmeye devam ettiği “şehir”, basbayağı bir distopya. İşin acıklı yanı, bu distopya yazarın kurgulayıp okuyucuya aktardığı bir düş/kabus ürünü değil. Basbayağı İstanbul. İstanbul’un günden güne bir korku adacığına dönüşen hali pürmelali ya da daha uygun şekilde söyleyeyim, İstanbul’un hızla distopikleşmesinin yarattığı fonu oldukça iyi görmüş Hakan Bıçakcı.

Ve gündelik dertler, bir başkası için sorun bile sayılamayacak ama muhatabı için küçük kıyamet kabilinden sıkıntılar anlatırken fonda işlediği kabuslar şehri hikayenin en önemli karakterlerinden biri olma özelliği kazanıyor. Hatta belki de tüm öykülerde yüzünü illa ki göstermeyi başaran, hikayenin, hikayelerin en birinci önemdeki karakteri. Bu hengamesi hem beden hem zihin yoran şehir içinde her gün aynı yolları, aynı istasyonları, durakları, aynı binaları, odaları, aynı dükkanları, zincir mağazaları görerek yaşayan, duvarlarda, kapılarda, tabelalarda gördüğü “3 Kişiliktir”, “Yalnız Personel”, “Sağdan ininiz,” vs. türünden yazılara hikayeler uydurarak hayatını renklendirmeye çalışan, kitaptan filme, filmden oyuna, kursa, etkinliğe atlayan ama bir türlü huzura yaklaşamayan bir sürü insanı anlatıyor. Öyle ki bir gitseler hepsi rahatlayacaklar, ama hiçbiri bırakıp gidemiyor bir yandan da.

Çünkü kitabın “gerçek kötü“sü olan şehir aynı zamanda her birini aynı anda büyülemeyi başaran tuhaf bir efsunun ta kendisi. Bir çeşit zihin öksesi.

İçerik olarak gündeliğin arkasından görünen hikayeyi, zahirin ardında saklanan “acaib” i anlatmayı seven hikayeler denebilir “Hikayede Büyük Boşluklar Var” içindeki hikayeler için. Bununla birlikte, Gezi’nin dilsel akislerini barındırmasının yanı sıra da biçimsel olarak söylenecekler var. Buraya gelindiğinde dikkat çekilmesi gereken en önemli noktalardan biri, Hakan Bıçakcı‘nın “çaktırmadan” fantastik formlara göz kırpması. Hatta biraz daha el yükselteyim, Metrobüs’te, metroda, plazalarda, barlarda, iş yeri ve okullarda geçen bütün bu hikayelerin içinde siberpunk bir ton olduğunu söyleyebilirim. Evet.

Hem de İstanbul’da, Beylikdüzü yolunda, Metrobüs’te, evet.

Bir makinanın ritmini kazanan yaşamlarıyla, sürekli aynı uyaranlara hemen hemen hep aynı sırayla maruz kalan insanların zaman içinde gerçekliği kendi istedikleri ya da hiç istemeyecekleri gibi yeniden kurgulayabileceğine dair ince işaretler var öykülerde. Biçim ve içerik olarak birebir benzer denemese de yine bir başka çağdaş yazar olan Doğu Yücel’de de sık sık rastlamaya alışık olduğumuz ince işaretler bunlar. “Hikayede Büyük Boşluklar Var”ın kimyasını kurmada da epey başarılı olmuşlar.
Yanlış saymadıysam, otuz dört öyküden oluşan kitapta popüler kültür göndermeleri de ‘fark edilenler’ ve ‘güçlükle fark edilsin diye incelikle saklananlar’ olarak ayrılmak üzere epey güçlü.

Popüler kültürle olan bağının da “Gezi sonrası dil” denen dönüşüm diliyle olan ilişkiyi güçlendirdiğini söylemek sanıyorum ki haksızlık olmaz. Hikayesiyle olduğu kadar diliyle, bu dili kullanış biçimiyle ve başka anlatılara göz kırpan cüretiyle de ilgiyi hak eden bir kitap olmuş “Hikayede Büyük Boşluklar Var.”
Laf olmasın diye, yermek için kılı kırk yardığım ama övmemek için de çok ileri gidemediğim bu okumanın ardından sanırım Hakan Bıçakcı‘nın “Hikayede Büyük Boşluklar Var” adlı yeni kitabından bana kalacak bir bilgi daha var.

Ben de fark etmiştim Tunalı Hilmi Caddesi’nin artık ters yöne aktığını, ama dalga geçerler diye kimseye soramamıştım. Demek ki buna kafayı takan bir ben değilmişim. Hakan Bıçakcı‘ya bir minnetim de burdandır. Artık soyadı yanlışlıkla Bıçakçı yazılmasın istediğim sevgili Hakan’a. Eline sağlık Hakan.

Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam