VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Mayıs 2012 Salı | Anasayfa > Haberler > Mizahın gücü adına; F*ck Amerika!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Mizahın gücü adına; F*ck Amerika!

Edgar Hilsenrath, tıpkı E. Kishon ya da Woody Allen gibi, mizahı kullanarak çok acı ve sert hikayelerini ağıt yüklü bir destandan daha etkili anlatıyor.

Levent Tülek

Sinemada ve tiyatroda olduğu gibi edebiyatta da sanılanın aksine mizah en zor türdür. Sanılanın aksine diyorum çünkü popüler genel görüşe göre mizah çabuk tüketilen hafif bir malzemedir. Dramatik, ağır, ağdalı, matematiği sağlam kurgusal yapıtlar hamasi olmaya ve sanatsal algıya ulaşmaya daha açık gibi görünürler. Mizahta hamaset yoktur. Tam tersi mizah hamaseti küçümser. Hatta onunla doğası gereği ince ince dalga geçer. Oysa mizahın küçümsenmesi aklın küçümsenmesidir. Akıl mizahın dilsiz ikizidir. Mizah dillisidir.
GÜLE GÜLE ÖLDÜK!
Geçenlerde senarist yazar arkadaşlarımla klasik bir çay-kahve toplantımızda “mizah” taze fırın simidi olarak konu edilmiş halde tabaklarımızda duruyordu. Bir kez daha görüş birliğine vardık ki mizahın anayurdu meşakkat, acı ve kaybetmeydi. Zaten ezildiği, horlandığı ve bittiği için kaybedecek bir şeyi yoktu. O yüzden sesi gür çıkıyor ve her daim muhalif bayrağı elinde dalgalandırıyordu. Eğer bir aklı bu kadar yok sayar, yok eder ve ezerseniz, o gübrelenmiş misali devleşerek karşınıza dikilir. Sizi güldürerek öldürür. “Güle güle öldük” deyimi belki de buradan geliyordur kim bilir...
İşte elimdeki “F__K Amerika” kitabı bana bir kez daha bunları düşündürdü. Kitap özetle Yahudiler’in 2.Dünya savaşı ve sonrasındaki travmalarını anlatıyor. Ama bir farkla... Güldürerek, mizahla... Başlarına bu kadar felaket gelmiş bir toplumun hamasetten uzak bir dili, mizahı kullanarak çok acı, sert ve hüzün dolu hikayelerini ağıt yüklü bir destandan daha etkili ve tokat gibi insanın yüzüne çarpan bir yapıt haline getirmelerinin yeni bir somut örneği “F__K Amerika”. Tıpkı E. Kishon gibi, W. Allen (Amerika’da doğmuş olmasına rağmen) gibi... Yahudiler’in arkalarında bıraktıkları dağ gibi bir trajediyi mizaha çevirmeleri, krematoryumlarda yanmış çocukların küllerini yeniden insana çeviren modern dünyanın simyacıları yapıyor onları.
Yapı Kredi Yayınları’nın yayınladığı “F__K Amerika” dünyada da çok satmış bir Edgar Hilsenrath romanı. 2. Dünya savaşını ailesiyle birlikte yaşamış olan Hilsenrath savaştan sağ çıkıp ABD’ye yerleşen ve yaşadıklarını yazı yoluyla tüm dünyaya anlatan, yazdıkları milyonlar satan bir yazar. Türkçedeki önceki kitapları “Nazi ve Berber” ve “Son Düşüncenin Masalı” gibi “F__K America”da da mizah temelli kendine özgü saf bir dil yaratmış yazar, bu lezzetli eserde. Bu lezzetin tadını Feza Şişman’ın Hilsenrath’ın zekice kurgulanmış mizah dilini mükemmel çevirisi sayesinde daha da iyi alıyoruz. Öyle ki yazarın kendi dilinde yaptığı -mizahın küçük tatlı şımarıklıkları olan- dil oyunlarını bize anlaşılır ve parlak bir Türkçeyle çeviriyor. Kendisini kutlarım. Çünkü mizah romanı ya da öyküsü çevirmek şiir kadar hatta ondan daha meşakkatli bir uğraştır. İyi mizah kendi diliyle harman eder derdini. Başka diller biraz Fransız kalır bu dile. Ama “F__K America”da öyle bir sıkıntı yok neyse ki.
13 YIL SONRA GELEN SIRA
Gelelim Jakob Bronsky’nin yani romanımızın kahramanının derdine. Bronsky’nin babası savaş çıkmadan iki sene önce Nazi baskısından bunalıp, gelecek savaşı da hissederek Amerika Birleşik Devletleri’ne iltica talebinde bulunur. Ancak Amerikan başkonsolosu başta kibarca reddeder, çok sıra olduğunu ancak 13 sene sonra kendilerine sıra geleceğini söyler. Fakat baba Bronsky vazgeçmez ardı ardına başkonsolosluğa mektuplar yazar, başkonsolos her defasında kibarca yanıtlar ama en sonunda sert bir mektupla yanıt verir. Mektubu şoven, ırkçı ve Yahudi düşmanı bir dil içermektedir. Küçük Jakob bundan çok etkilenir. Nitekim savaş patlar. Avrupa darmadağın olur, başta Yahudiler olmak üzere ari ırkın dışındaki tüm halklara korkunç bir zulüm başlar. Bronsky ailesi de bu zulümden payını alır... Ve mucize eseri hayatta kalan Jakob Boronsky savaştan sonra yani başkonsolosun dediği gibi 13 yıl sonra tek başına Amerika’ya gider.
Bu hikaye aslında yazarımız Hilsenrath’ın özyaşam öyküsü gibidir biraz. Çünkü Hilsenrath da savaş sonrası o ülke senin bu ülke benim kaçarak, sığınarak var olmaya çalışmış en sonunda Amerika’ya yerleşmiş ve ünlü bir yazar olmuştur. İşte bu peri masalı gibi görünen özyaşam öyküsünün kurgu hali olan Jakob’un hikayesi hiç de pırıltılı bir masal değildir aslında. Amerika halkının özelinde batı emperyalizminin ve kapitalizminin 1950’lerdeki toplum yaşamındaki ayrıştırıcı, yok edici ve sınıflandırıcı etkisini en çok göçmenler ve (tıpkı Almanya’daki gibi) ari ırktan (!) olmayanlar, zenciler, Hispanikler ve Yahudiler üzerinde görünmesidir kitabın temel izleği. Aslında yazar olmak isteyen ve yaşlı bir Yahudi’nin verdiği akılla adını “Otuzbirci” koyduğu romanını yazmaya çalışan Jakob güce ve paraya tapan bir toplumda kah garsonluk yaparak, kah kirli işlere girip çıkarak var olmaya, karnını doyurmaya ve aşk iştahını bastırmaya çalışır. İşin mizahı da buradadır aslında. Kadınlar sadece parası olan erkeklerle aşk yaşarlar. Ev kızı olsun ya da fahişe olsun. Para varsa aşk vardır. Paran azsa en kötü aşk; sokakta sefil olmuş yaşlı, gözden düşmüş fahişe, paran varsa randevulaştığın bir üniversiteli kız aşk hayatındır senin. Yazar bir yandan para kazanmayı bir şekilde becerebilen bir Yahudi zekasını inceden alaya alırken bir yandan da modern toplumun ahlak sistemini şahane bir biçimde topa tutuyor. Üstelik başta da dediğim gibi kusursuz bir mizah kullanarak.
VADEDİLEN CENNET ARAYIŞI
Yazar Edgar Hilsenrath hakkında “F__K America”nın sonunda bir epilog yazan Helmut Braun şöyle diyor ve benim düşüncemi özetliyor adeta:
“...Edgar Hilsenrath Amerika’da Yahudilere vadedilen cenneti aradı. Bulduğu zengin Anglosakson Protestanların yarattığı toplumsal çatlaklara düşenlerin cehennemiydi. Onun fezlekesi ‘F__k Amerika!’ oldu.” Bu zekice yazılmış, sert, ancak bir o kadar da kenarından şerbet akan roman geçtiğimiz yüzyıl tarihine yanaktan bir makas alırken çaktırmadan etini koparıyor ve insanın içini acıtıyor. Ama yüzünüzdeki tebessüm asla dinmiyor. Zaman zaman kahkahalar atarak okuyacağınız bu mükemmel kitabı okurken bir tavsiyede bulunmak istiyorum size. Ben acele edip iki günde okudum ve sonra pişman oldum. Çünkü mideme oturdu. Siz yavaş yavaş okuyup sindirin ve tadını çıkartın.

kitaptan...

“ F _ _ K America”dan...
“Bronsky’lerin sonra Yahudi mezarlığına gittiğini hayal ediyorum” diyorum. “Orada baba Bronsky’den de yaşlı bir hahamla karşılaştılar, ama aslında Bronsky de yaşlı değildi. ‘Haham’ dedi Nathan Bronsky. ‘Biz ruhumuzu kaybettik. Kilerde aradık, ama bulamadık.’
‘Kendi gözlerinizde aradınız mı?’
‘Evet, aradık.’
‘O zaman kötü’ dedi haham.
‘Evet, kötü’ dedi Nathan Bronsky.
Haham bir süre düşündü. Sonra ‘Kimse ruhunu kaybedemez’ dedi.
‘Gözlerimizin feri yok’ dedi Nathan Bronsky.
‘Doğru’ dedi haham.
‘Ruhlarımızı kaybettik.’
‘Hayır’ dedi haham. ‘Hayır yalnızca ferinizi kaybettiniz.’
‘Nerede bizim ferimiz?’ diye sordu Nathan Bronsky.
‘Yukarıda’ dedi haham ve gökyüzünü gösterdi.
‘Yukarıda mı?’
‘Orada, yukarıda!’
‘Fer öyle kolayca uçar gider mi?’
‘Uçmadı’ dedi haham. ‘Sadece yanlarında götürdüler.’
‘Kim götürdü?’
‘Altı milyon.’
‘Altı milyon mu?’
‘Altı milyon.’”

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam