VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Ağustos 2017 Salı | Anasayfa > Haberler > Muallim Naci’nin kayıp romanı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Muallim Naci’nin kayıp romanı

“Mehmed Muzaffer Mecmuası”, Muallim Naci’nin önce aralıksız tefrika edilen, daha sonraki süreçte aralıklarla yayımlanan tek romanı. Sebebi bilinmeyen bir şekilde sonlanmayan bu roman Seval Şahin’in çabasıyla gün ışığına çıkartılmış.

TEKİN BUDAKOĞLU



Muallim Naci, sahne arkasında kalanlardan. Zemzeme-Demdeme mevzusuyla iyice alevlenen yeni-eski tartışmasına bakarak çoğunlukla “eskinin savunucusu” basmakalıbıyla hatırlansa da çağdaşlarına göre daha derli toplu bir sözlüğün ve pek çok türdeki metinlerin yanı sıra, Mehmet Akif, Yahya Kemal, Ahmet Haşim gibi isimlere ilham kaynağı olan şiirlerin de sahibi. Pek çok yönüyle, hakkında iyiden iyiye düşünülmesi, yorumlanması, yeniden keşfedilmesi gereken bir isim. Gel gör ki, keşfin bu kadar derinlere ulaşacağını ve Naci’nin, çoğumuzun bîhaber olduğu bir romanının ortaya çıkacağını akla getirmek de pek kolay değildi.

Üstkurmaca tekniğiyle yazılmış bir roman “Mehmed Muzaffer Mecmuası”. Öyle ki Naci, romanın henüz girişinde, onu birkaç başka elyazmasıyla birlikte sahaftan aldığını anlatıyor. Böylelikle kurgunun, “roman içinde roman” biçimine oturtulduğunu anlıyoruz.

İki ana kısma ayrılan romanda öncelikle Şeyh Galip’in hayatından pasajlar görüyoruz. Oysa asıl öykü, Şeyh Galip’i çok seven Vahîd Efendi’nin oğlu Mehmet’in etrafında gelişiyor. Şeyh Galip’in babasıyla yakın bir dostluğu olan Vahîd Efendi, Şeyh Galip doğar doğmaz ondaki sanatkârane ruhu hissediyor ve ona doğum tarihi olarak “eser-i aşk” ifadesini düşüyor. Bir zaman sonra Vahîd Efendi oğlunu, gönülden sevdiği şairin dergâhına götürüyor. Vahîd Efendi’ye, oğluna neden bir mahlas vermediğini soran şair, çocuğa “Galip” mahlasını yakıştırıyor ve böylelikle Mehmet’in adı, Âzâde Galip olarak değişiyor.

Tefrika olarak yayınlandı
“Mehmed Muzaffer Mecmuası”nda olaylar birbirini takip eden silsileler şeklinde gelişmiyor. Öyle ki Âzâde Galip’in öyküsünü anlatırken olay örgüsü birdenbire Şeyh Galip ve Sürurî arasında yaşananlara, oradan da Boileau ve Moliere gibi önde gelen eleştirmen ve sanatçılara geçebiliyor. Bu duruma, romanın Saadet gazetesinde parça parça yayımlanması neden olabilir.

Seval Şahin’in, hemen kitabın girişinde verdiği bilgiye göre başlarda aralıksız tefrika edilen romanın, daha sonraki süreçte aralıklarla yayımlanması durumu söz konusu.

Konunun gelgitli yapısına bu aralıklı tefrika bir yere kadar etki etmiş olabilir. Daha ağır basan yön ise, Naci’nin meşhur “muallimliği”. Romanın akışını kesip verdiği bu Fransız sanatçı ve metin örnekleriyle, aslında başlardaki hemen her Tanzimat sanatçısının bir görev, sorumluluk olarak hissettiği “kendi fikirlerini okura aktarma misyonunu” yerine getiriyor ve böylelikle, Batı edebiyatının da kusurları olabileceğini anlatmaya çalışıyor. Onun bu muallim tavrını, roman boyunca sıkça görmek mümkün: “Edebiyatça dahi Avrupa âsârından istifadeye çalışmalıyız fakat böyle değil. Mesela Telemaque’ı beğeniyoruz, ‘Bizde böyle bir kitap yazılmamış’ diyoruz, değil mi? Niçin yazılmamış? Niçin yazılmıyor? İşte böyle meşe teşbihi gibi şeylerle uğraştığımız için!...”

Yarım kalan öykü
Âzâde Galip’in öyküsü daha çok eğitimi üzerinden gelişiyor ve nihayetinde konu akışı bu kez diğer öğrenciler Sâbir Çelebi ve Ayas Bey’e doğru dönüyor. Sâbir Çelebi, kendini “itikâdınca asrın birinci şâiri” olarak görmektedir. Kimsenin şiirini beğenmez, kendi şiirinin beğenilmemesine de asla tahammül edemez. Gülünç bir karakter Sâbir Çelebi. Öyle ki kendisini asrın en iyi şairi olarak görmesine rağmen aslında sevgilisine iki güzel cümle yazacak kabiliyeti bile yoktur. Bir mecliste okunan şarkıyı beğenmeyince ahali, beğenmeyecek zevke sahipse nazire yazacak kudrete de sahip olması gerektiğini söylüyor. Her ne kadar Çelebi, “tenezzül etmem” dese de gece boyu uğraşıyor fakat doğru düzgün tek bir mısra dahi yazamıyor. Sıkıştığı zamanlarda yardımına Ayas Bey yetişiyor, şiirleri o yazıyor.
Gerek Sâbir Çelebi bölümünde gerekse de Âzâde Galip’in öyküsünün anlatıldığı bölümde şiirlere genişçe yer veriyor Muallim Naci. Bu şiir parçalarını hem konunun akışını sağlamak hem de satır aralarında şiir sanatı hakkındaki fikirlerini okura aktarmak için kullanıyor. Kimi bölümlerde mensur kısımlar kadar yer tutuyor manzum bölümler.

Sâbir Çelebi ve Ayas Bey’in anlatısının ucu açık kalıyor. Öyle ki Kâğıthane’ye eğlenmeye giden ikili, güzel bir gün geçiriyor. O esnada Sâbir Çelebi mesire alanında uzaktan gördüğü birini sevdiği genç kız sanıyor, iki gün sonrada Çelebi’nin eline aşk mektubu geçiyor. Güya genç kadın iki gün sonra Kâğıthane’de onu bekleyecektir. Çelebi önce alelacele, daha sonra da mektupta yazdığı gibi cuma günü söylenen yere gidiyor gitmesine ya, ne yazık ki kimseyi bulamıyor. Daha sonraki konuşmalarından mektubu Ayas’ın yazdığını anlıyoruz. Bu olayın sonunda ne olduğu da, roman da yarım kalıyor.

Romanın neden yarım kaldığı bir muamma. Zaten son bölümlerinin aralıklı tefrikalarına bakarak bazı fikirler yürütülebilir. Belki Naci tefrikanın etkisinin azaldığını düşündü, belki gazetede bazı sorunlar ortaya çıktı, bilinmez. Yine de, Seval Şahin’in de söylediği gibi, yeni öğrendiği bu türde çok fazla bilgiyi üst üste yığıp olay örgüsünü birkaç düzlemde işleyince Naci’nin işin altından kalkamamış olması en makul fikir olarak görünüyor.

Bu noktada, kitabın yayımıyla ilgili bir parantez açmak gerek. Malumdur, diğer pek çok şey gibi edebiyatın da çabucak tüketildiği bir zamanla karşı karşıya olduğumuzu çeşitli vesilelerle, çokça konuşuyoruz artık. Okuma eylemi sürecinden tat almaya odaklanmayan -sayısı hayli fazla- hazırcı bir okur kitlesi var karşımızda. İster istemez, bu “alıcının” türettiği ve onların beklentilerine göre şekil alan yazarlar, saatler içinde okunup bitirilen metinler ve saatler içinde okunup bitirilmesiyle metnin başarısı arasında paralellik bulan eleştirmen çevresi de neredeyse kemikleşti artık. Hâl böyleyken, yani genel anlamda keşif “daha çok satacak, daha star, daha yakışıklı/güzel” yazar çizgisine kaymışken, tıpkı Naci’nin yeni edebiyat akıntısına karşı durması gibi, bütün bu keşmekeşten uzakta kalarak keşfi geriye doğru yapma cesareti gösteren ve Naci’nin hiç bilmediğimiz bir romanını ortaya çıkartan -başta Seval Şahin olmak üzere- herkes, gönülden takdiri hak ediyor.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayı : 163