VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Mart 2013 Cuma | Anasayfa > Haberler > Mübadeleyle ayrı düşen aşıklar
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Mübadeleyle ayrı düşen aşıklar

Türkiye’nin çok okunan yazarlarından Canan Tan’ın yeni romanı “Hasret”, mübadele ile yolları ayrılan iki âşığın gerçek yaşam öyküsünü anlatıyor.

İpek Ceylan Ünalan
ceylanipek@gmail.com

Canan Tan son kitabı “Hasret”te arkadaşları, dostları, aileleri, âşıkları, sevenleri birbirinden ayıran ve tarihte her zaman ayrılıkların en önemli simgelerinden biri olarak gösterilen bir konuyu işliyor: Mübadele. Yaşanmış bir hasret öyküsünden yola çıkarak uzun bir araştırma sürecinin sonunda yazdığı “Hasret”le aşkı ve ayrılığı sorguluyor yazar; üstelik mübadelenin 100. yılında.



“Hasret”i niçin yazdınız?
“Hasret”in hikâyesiyle tanışma yılım 2005. Dönemin İzmir Valisi Oğuz Kağan Köksal’ın eşi Olcay Köksal’ın ağzından duyduğumda, “Bu hikâyeyi yazmalıyım!” demiştim. Ama itiraf etmeliyim ki, konunun derinliği ve ayrıntılı bir tarih araştırması yapma gerekliliği gözümü korkutmuştu. Araya başka kitaplar girdi. Ancak hep yüreğimde yaşattım “Hasret”i. Yazacak gücü bulduğumda da zorlu ama keyifli bir yazma sürecinin ortasında buldum kendimi.

Sizi anlattığınız bu hayat hikâyesinde çeken ve yazmanıza neden olan nokta neydi? Bu yaşanmışlığın üzerine ne kadar kurgu eklediniz?
Bugüne kadar bire bir gerçek yaşamdan alınmış hiçbir hikâyeyi yazmamıştım. Anlatılanlar son derece ilginç ve etkileyiciydi. Yılların gerisinde kalmayı ve unutulmayı asla hak etmiyordu. Ancak gerçek yaşamdan alınması, yaşanmışlıklara sadık kalmam ve dikkatli olmam konusunda uyarıyordu beni. Ne var ki, anlatılanları ve toplayabildiğimiz dönemsel bilgileri yan hikâyelerle takviye etmek kaçınılmazdı. Bu süreçte haliyle kurgusal eklemeler girdi devreye. Gene de aile hikâyesinin dışına çıkmadığımı ve elimden geldiğince özüne sadık kaldığımı söyleyebilirim.

UZUN SÜRE ARAŞTIRDIM
Ne kadar sürede yazdınız? Araştırma süreciniz zorlu geçti mi?
İtiraf etmeliyim ki, en çok emek verdiğim kitabım “Hasret”tir. Hikâyeyle tanışmamın üzerinden sekiz yıl geçmiş. Bu sürenin ilk beş yılı hikâyeyi yazılacak kıvama getirmekle geçti. Ardından zorlu bir araştırma süreci. Öncelikle Keskin’e gittim. Aradan yarım yüzyılı aşan bir süre geçmiş olsa da romanıma mekan olacak yerleri görmeden, o kokuyu solumadan yazamazdım. Keskin Kaymakamı ve Belediye Başkanı’ndan tarihsel doküman ve bilgi aldım. O tarihlerde yayımlanan Keskin Gazetesi’nin kitaplaştırılmış belgesine ulaştım. Bu sayede romanda verilen, Ortodoks Rumlarının mübadeleyle oradan ayrılış tarihleri bile gerçeğe uygun oldu. Değerli tarihçilerimizin kapısını çaldım. Yılmaz Karakoyunlu’dan, Prof. Dr. Kemal Arı’dan, Lozan Mübadele Vakfı’ndan hazine değerinde bilgiler aldım. Onlarca tarih ve mübadele kitabı okudum. Selanik’e gittim. Kalamaria’daki Mübadele Tarih Arşivi Dairesi’ne giren ilk Türk’ün ben olduğumu söylediler. Mübadele köylerini gezdik orada, Türkiye’den giden mübadillerle konuştum. Hasret şarkıları söyledik beraber, gözyaşlarımız birbirine karıştı.

HASRET EN BÜYÜK ESARET
Romanınız “Hasret en büyük esarettir” cümlesiyle açılıyor. Peki romanınızda ‘hasreti esaret kılan' nedir?
Hasret yakar kavurur insanı. Hele bir ömür sürerse dayanacak güç ister, yürek ister. Yaşamınızın merkezinde hasret varsa eğer, onun en sadık esiri olmuşsunuz demektir. Tıpkı Tacettin’de olduğu gibi.

“En Son Yürekler Ölür” romanınızda kaybettiği eşine sonsuz hasret duyan bir kadın vardı. “Hasret” romanınızda da yine zorunlu bir ayrılık sonrası birbirine hasret duyan iki âşıkla karşı karşıyayız. Hasret, aşkın olmazsa olmazı mıdır?
Aşkın olmazsa olmazı imkânsızlıktır. Ayrılık ve kavuşamamak... Hasret ise imkânsızlıkların en amansızı! Hele romanımızdaki gibi uzun soluklu olursa. Bu arada yeri gelmişken belirteyim; “En Son Yürekler Ölür” romanım sinema filmi oluyor, anlaşması yapıldı. 2013 yılı içinde seyredebileceğimizi umuyorum.

Mübadele gibi hassas bir konuda yazarken Türk ve Rum vatandaşlarını incitmeden yazma kaygınız oldu mu?
Türk, Rum ya da Ermeni... Benim gözümde hiçbir farkları yok. İnsani yönden yaklaşıyorum hepsine. Yunanistan’dan mübadeleyle Türkiye’ye gelen Müslümanlarla, buradan giden Ortodoks Rumlar ortak bir acıda birleşiyorlar. Duygular, çekilen acılar ve yüreklerde yer etmiş özlemler aynı. İki tarafın yaşadıklarından da izler var romanımda. Kimselerin incinmeyeceğinden eminim. Öyle ki, “Piraye”den sonra “Hasret”in Yunancaya çevrilip oralarda da okunması en büyük arzum.

Romanınızda sizi en çok duygulandıran, iç dünyasını kendinize en yakın bulduğunuz karakter hangisi?
Romanlarımdaki bazı yan karakterleri, başkahramandan daha çok benimsediğim olmuştur. Örneğin Particia’nın annesi Omorfia. Güçlü bir kadın. Romanın gidişatındaki rolü büyük. Yanı sıra Fatiş Hatun’u da göz ardı edemeyiz. Tavırları biraz hırçın olsa da, o devrin dirayetli ve otoriter Türk kadınını temsil ediyor.

Patricia’yı sonsuz bir aşkla sevmesine rağmen Tacettin, neden ona ulaşmak için hiç çaba sarf etmiyor? Böylesine âşık bir adamın kaderine boyun eğmesi, yaşamı boyunca her an hissedeceği hasreti kabullenmesi neden?
Kitabımı ilk okuyan herkesten aynı soruyu alıyorum. Hatta aralarında Tacettin’e kızanlar da var. Ancak durumu o günün şartlarında değerlendirmek gerek. Müslüman bir Türk beyinin oğluyla bir Rum kızının aşkı... Mübadele olmasa bir şeyler yapabilecek belki Tacettin. Olmuyor, yapamıyor. Geleneksel aile yapısına karşı çıkıp nikâh kıyamıyor Patricia’ya. Ve bunun bedelini fazlasıyla ödüyor.

Romanlarımın hepsi yaşamın içinden
Romanlarınızda kurgu ile gerçeklik arasındaki dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?
Yaşamdan alınan bir hikâye anlatılırken, her ne kadar kurguyla zenginleştirilse de gerçeklik ön plana çıkıyor. İkisi arasındaki dengeyi sağlamak, bıçak sırtında dans etmekle eşdeğer. Ama ben dansı çok severim. En olumsuz şartları ve ortamları olumluya çevirebilecek kadar...

“Piraye” ile töre; “Eroinle Dans” ile madde bağımlılığı; “En Son Yürekler Ölür” ile organ nakli ve yeni romanınız “Hasret” ile nüfus mübadelesi konusunu işliyorsunuz. Kaleminiz aracılığıyla toplumsal olayları mı inceliyorsunuz?
Belli bir kesim hâlâ “aşk kitapları yazarı” gözüyle bakmakta ısrarcı olsa da, sizin de söylediğiniz gibi, toplumsal olguları kaleme alıyorum. Bu çizgiyi sürdürmeye de kararlıyım.

Peki, romanlarınızda sosyal ve toplumsal sorumluluğu neden ön planda tutuyorsunuz?
Yaşadığımız toplumdan ve çevreden soyutlayamayız kendimizi. Okur da okuduğu kitapta kendisinden bir şeyler bulmak, en azından orada yaşananlara yakın olduğunu, oradaki duyguları paylaşabildiğini görmek istiyor. Amacım okurun nabzına göre şerbet vermek olmasa da, toplumsal sorunları ve olguları konu edinmekten keyif alıyorum.

Mizah öyküleri ve çocuk edebiyatı dalında eserler vererek yazarlığa adım attınız. Roman yazmaya nasıl karar verdiniz? Dönüm noktanız nedir?
Yazın hayatım, Aziz Nesin mizah öyküleri yarışmasında derece almam ve kitabımın basılmasıyla başladı. Oysa mizah öyküleri ve çocuk edebiyatı dalında eserler verirken de klasik öykülerim ve roman projelerim vardı. İlk kitabım öykü ya da roman olsa, öykücü ve romancı olarak anılacaktım. “Çikolata Kaplı Hüzünler”, büyüklere yönelik ilk öykü kitabım (2002). 2003 yılında çıkan ve bir anda geniş okur kitleleriyle kucaklaşan “Piraye” ise gerçek bir dönüm noktası, hatta bir milat benim için.

Her yaştan kadın ve erkeğe hitap eden eserler vermeyi nasıl başarıyorsunuz?
Belli bir sırrı yok bu durumun. Benim seçtiğim ya da kendiliğinden gelip beni bulan roman konularımın hepsi yaşamın içinden. Yalın bir dil, zorlamasız ve samimi bir anlatımla birleşince de bu tablo çıkıyor ortaya. Kadın erkek, genç yaşlı her kesimden, her eğitim düzeyinden geniş bir okur yelpazesine hitap edebilmenin mutluluğunu yaşıyorum.



Paylaş