VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Kasım 2012 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Mücadele dolu hayatın habercisi çocukluk yılları
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Mücadele dolu hayatın habercisi çocukluk yılları

31. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nın onur konuğu ve çocukların sevgili yazarı Gülten Dayıoğlu ile “çocuk edebiyatı” yerine kendi çocukluğunu, anılarını konuşalım dedik ve ortaya öykü tadında bir söyleşi çıktı.


PERİHAN ÖZCAN


Kasım ayının ilk cumartesi günüydü. Genişçe salonda beklemeye koyulduğumda saat on birdi. Kısa bir süre sonra Gülten Dayıoğlu geldi. Yetmiş yedi yılın yorgunluğunu taşımaktan çok uzaktı. Samimiydi, aramızdaki doğal mesafeyi azaltan iki kelime “kızım” ve “çocuğum” oldu. Zarifti, yetiştirdiği onca kuşaktan birine dahil, ilk hikâyelerinden bile genç karşısındaki kadına iki saat boyunca “siz” diye hitap etti.
Vapur sirenleri söyleşimizi bölmesin diye camı kapatırken “Taze çay var” dedi, “size çay ve baklava takdim etmek isterim. Alır mısınız?” Bir an, tatlıyı seven bir çocuğun duyduğu neşeli heyecan geçti yüzünden. O ifade, her diyeti bozabilirdi.
“Pek çocukluk fotoğrafım yok. Çektirmemişler” diyerek getirdiği iki siyah beyaz fotoğrafı karşımıza koyup öyle konuşmaya başladık. Erkeğe benzediğine bakarken “Babam oğlu olsun istermiş” dedi, “o yüzden erkek gibi giydirmişler beni. Beş yaşındayım.”
Gözüm diğer fotoğrafta “Geriye gidelim” dedim, “en başa, çocukluğunuzun ilk yıllarına. Neler var hafızanızda o ilk yıllara dair?” “Çok erken yürümüş, çok erken konuşmuş, annesini bezdirecek kadar çok soru soran hayli meraklı bir çocuk”tan bahsetmeye başladı Gülten Hanım. Hayatta, ayakta kalma mücadelesi vereceği, yapmak istediklerinden vazgeçmeyeceği ileriki yılların habercisi hikâyelerdi anlattıkları.Oflu, bir belirip bir kaybolan döneminen tehlikeli vakası, onu ölümün eşiğine getiren bir hastalık. “Kuşpalazı olmuşum.
Artık gözlerim kaymış, ölecekmişim. ‘Çocuk gidiyor’ demişler. Yaşlı bir kadın gelmiş, ‘Kucaklayın çocuğu, hacamat ettireceğiz” demiş. Hacamatçıya götürmüşler. Çenemin altını -bakın izi var- hacamat aletiyle kesmiş. Tas dolusu kanlı irin çıkmış. Artık salavat getiriyorlarmış ki, birden cin gibi gözlerimi açmışım. Annem ‘Kızım benim’ demiş, ‘dünyaya yeniden geldi.’”
Tehlikeyi göze alıp denemekten, keşfetmekten geri durmayan bir yapıya sahip olduğunun işaretlerini veriyor o yaşta. “Hamama gittik. Kaplıcalarımızda güzel havuzlar var. Kollarımıza içi boş su kabakları takılı, boğulmayalım diye. Yüzüyorum kendimce. Yaramazım ya, herkes düz atlıyor, ben ters atlayacağım. Ters atlarken çenemi taşa vurmuşum. Havuz anında kanla doldu.”

TANGOLARIMI GİYEYİM GELİYORUM...
Yokluğun zenginle yoksulu eşitlediği, herkesin hep birlikte yoksun olduğu yıllar.Çocukların giysileri yamalı, avuçlarındaki yemişler aynı. “İğde, nohut, mısır kavurması, mısır patlatması, leblebi... Evlerdeki eskimiş yamalı giysiler, yün hırkalar, lime lime olmuş yün çoraplar, halılar, kilimler çerçiye verilip karşılığında keçiboynuzu alınır, boş şişeler bir külah dondurmayla değişilip afiyetle yenirdi. Yazın merkeplerle kar getirilirdi. Kar şerbeti içerdik. Herkesin ayakkabısı pençeli, elbiseli yamalıydı. Hiç unutmam bir paltom vardı, önü yıpranmıştı. Annem onu incecik yamamıştı. Ben büyüdükçe de küçülüyor tabii. O kadar utanırdım ki, çantamı kitaplarımı hep onun üstüne koyardım.”
İkinci Dünya Savaşı yılları. Geceleri karartma var. “Defterlerimizi kapladığımız mavi kâğıtlarla kapatırdık camları. Her gün açıp kapamaya üşenirdik, gündüz de öyle kalırdı.” “Çok zor, sıkıntılı” günler. Babasıyla annesi ayrı. İkisi arasında gidip geliyor, ama annesiyle birlikte iki yıl kalacakları köyde başlıyor okula. “Okula önlüksüz başladım. Kütahya’dan okullara Sümerbank bezinden, gri kumaştan yapılma önlük dağıttılar. Benim de payıma düştü allahtan. Bol mol, önemi yok. Hiç unutmuyorum, kumaşın bir kokusu vardı, tiksiniyordum önceleri. Annem ‘Korkma kızım çiriş kokuyor’ derdi. İmkânlar kısıtlı, her anlamda. “Sınıfın camı kırık, cam mam yok, yerine yastık tıkılmış. Bizim evde de cam yerinde yastık var. Hemşerimiz nahiye müdürüydü. Ona resmi gazete gelirdi. Annem gitti, gazete istedi geldi. Onu çirişle sıvadı, öyle oturduk.”
Arada duruyor anlatırken Gülten Hanım, düşünüyor. “Yeni yeni hatırlıyorum bazı şeyleri” diyor. “Hayattaki ilk sınavım” dediği anısı canlanıyor gözünde. “Kasabanın pazarına bir adam at arabasıyla kuru üzüm getirmişti. Çocuklar doluştu. Üzüm çuvalının birinin de ağzı çözük. ‘Amca bir avuç versen ya’ diyor kimi. Şöyle bir hepimizi süzdü. Bana ‘Sen gel’ dedi. ‘Niye?’ dedim. ‘Seni çuvalın üstüne oturtacağım, eğer elletmezsen bir avuç üzüm vereceğim.’Bu beni çok şaşırttı. Canım gidiyor ama yemiyorum. Kızlar ‘Kız Gülten azıcık versene’ diyor. ‘Gidin vermem, bak döverim ha’ diyorum. Adam geldi sonra. ‘Aferin kız’ dedi. Bir avuç üzüm verdi. Herkes üşüşünce yerlere döküldü.”
Zamanın büyük kısmı sokakta diğer çocuklarla oynayarak geçiyor. “Çocukluk hayatımın en tatlı dönemlerini o köyde yaşadım. Köy çocuklarıyla çabuk kaynaştım. Onlar gibi saçlarımı çok örgülü yaptırdım, şalvar giydim. Akrabalarım vardı o köyde. Çaya girerdik. Yüzmeye değil de ‘Suya girinmeye gidiyoruz’ derlerdi. Erkekler uzun donlarıyla, kızlar elbiseyle girerdi. Çok şey öğrendim onlardan.Söğütten düdük yapmayı ki sabır işidir, çelik çomak oynamayı. Bir duvar dibini belirlerdik.
Orası artık bizim olurdu. Taşlardan evler yapıp içini döşerdik. Birbirimize gezmeye giderdik. O kadar inanırdım ki gerçek olduğuna... Topuklu ayakkabılar vardı. Tango ayakkabı denirdi onlara. ‘Tangolarımı giyeyim geliyorum’ derdik birbirimize. Tangomuz filan yok tabii.”
İlkokula Kütahya’da devam ediyor. “Orada da çok çabuk çevre edindim. Benim için önemli bir anıdır bakın. Bir gün başka bir mahalleye gittik grup halinde, çete gibi. İkinci ya da üçüncü sınıftayım. Eski metruk binalar vardı. Korkmaz, saklambacı bile girip oralarda oynardık. Niyeyse birden kavga çıktı, dövüşe dönüştü. Bizi mahallemize kadar kovaladılar. ‘Bir daha bu mahalleden geçin, sizi dayaktan öldürürüz’ dediler. Döndük mahalleye. Bayağı korkmuştum. Ama aklım hep o mahalleden geçmekte. Neden biliyor musunuz? O çocukların içinde okuldan filan sevdiğim arkadaşlarım da vardı. Küslüğü hiç sevmem. Asıl amacım barışmak. Bir gün elime bir söğüt dalı alıp o mahalleye vardım. Tam oyun zamanı. Geçiyormuşum gibi yaptım. Çocuklar ters ters baktılar. Korkudan ayaklarım birbirine dolaşıyor.Ne ‘Gel’ diyen, ne de döven oldu. Öbür yoldan dolanıp canımı eve attım. Akşamüstü sokağa çıktım. Burnum havada. Oraya gittiğimi anlattım. Sonra birkaç kere daha gittim o mahalleye. Konuşmaya başladık tekrar. Barışayım diye gittim,dayak yeme pahasına.”
Çeşit çeşit oyun icat ediyorlar. “Sigara kapakları vardı. Gelincik, Yeni Harman aklıma geliverenler. Halk sokağa atar, biz çocuklar toplayıp onlarla kâğıt oyunu oynardık. Mesela bir Gelincik’e iki Yeni Harman... Prestij meselesiydi, gariban gibi olurdun çok kapağın olmazsa. Daha sonra gazoz kapağı toplama devri başladı.”
Kütahya “engin bir birikim” oluyor onun için. İlk hikâyelerini yazdıracak yaşadıkları, gördükleri. İlkokul üçte öğretmeni fark ediyor yazma yeteneğini. Yazar olacağını söylüyor ona. “Beslenmen gerek” deyip kütüphanede kitap okumasını öğütlüyor. Sokaktan uzaklaşıyor, kütüphanede vaktin nasıl geçtiğini anlamıyor, bir bakıyor ki tek başına kalmış. Okuma işi, akşamları da ev oturmalarında sürüyor. “Gelinlik kızlar evde sabahlara kadar çini çizerdi. Bu sırada biri roman okurdu onlara. Ben de su gibi okuduğum için ‘Gülten dersin bitince gel bize roman oku’ derlerdi. ‘İyi ama uykum gelince giderim’ derdim. Akşam ezanıyla yemek yenir, doğru komşuya gidilir. Yeni yeni aklıma geliyor. Yeşil Yunus Sokağı, Saratoga Güzeli, Rüzgâr Gibi Geçti, Safahat’ı okuduğumu hatırlıyorum.”
Yazması kaçınılmaz. İlk öyküsünü ilkokul beşteyken yazıyor. “Eskişehir’den dönerken trende bir gazeteciyle tanıştım. Gazete istedim, verdi. Yanımdaki akrabam kızıyor. ‘Utanmıyor musun elin adamıyla konuşmaya? Yüzü yırtık kızlar gibi’ diyor. Meğer adam Afyon’da gazeteciymiş. ‘Ben yazar olacağım amca’ dedim ona. Öykü yazdığımı söyledim. ‘Bir tanesini yolla da gazetede yayımlayalım. Ama daktiloya çekmen lazım’ dedi. Cahil cesareti... Elde yazdım, babama söyledim. ‘Bilmem ne hanın kapısında bir arzuhalci var, ben akşam tembih ederim’ deyip 1 TL. verdi. Gittim, arzuhalci temize çekti. Yazı gazetede çıktı. Adam bana birkaç tane gazete de yolladı. Uçtum sevinçten. Kütahya’dan İstanbul’a göç ederken bazı şeylerimle beraber kayboldular ama. Sarı deftere 132 sayfa bir roman yazmıştım. O da gitti. Şimdi olsa hazine gibi gelir. Yük vagonunda saçılmışlar. O gazeteci, Cüneyt Bey hâlâ hayatta, 2010’da görüştük.”

TAŞRADAN GELİP OKUL BAŞKANI OLDU
Belki de en büyük mücadeleyi İstanbul’da veriyor. “Annemle göç ettik. Emet’te herkes işsiz güçsüz, savaş nedeniyle. Bizim çok akraba ve hemşerimiz İstanbul’daydı. Zaten annemi onlar teşvik etti. Meşrutiyet Mahallesi’nde ahşap evler vardı. Bir ev tutup yerleştik. Annem yaşlıya, hastaya bakıyor. Vakko yaptığı eşarpların yanlarını evlere verip diktirirdi. Akrabalarımız anneme de bohçalar dolusu getirirdi.”
Okuldaki “İstanbullu”, üstelik “Maçkalı, Nişantaşlı” çocuklarla başa çıkmak, maddi sıkıntılarla mücadele etmekten daha zor. “Yıl 1950. 15 yaşındayım. Nişantaşı Ortaokulu’na yazıldım. Zafiyet geçirip veremin eşiğinden döndüğüm için biraz okula geç başlamışım. Yaşım o yüzden büyük diğerlerinden. Yaş hiç sorun olmuyor, ama üstüm başım, Ege diliyle konuşmam nedeniyle ‘taşralı’ deyip dışlıyorlar beni.” Çok zor bir durum bir çocuk için. “Siyah kalın çorap giyerdim. ‘Yaşlı kadın çorabı’ diye alay ederlerdi. Ağlardım. Annem ‘Ağlama’ derdi, ‘değiştiremeyiz, biz taşralıyız. Anadolu kökenliyiz. Ben sana alırım ne istiyorsan.” Zamanla kendini kabul ettiriyor ama. “Bayrak törenlerinde, önemli günlerde bana konuşma yaptırıyorlar, kompozisyonlarımı okutuyorlar. Voleybol oynuyorum. Uzun atlama yapıyorum. Başladım göze batmaya. Öğrenci başkanlığı için bir seçim yapıldı. Ben seçildim. Bütün öğrencilerden sorumluydum. 450 kişiydi okul. Herkes oyunu bana verdi.”
Edebi yeteneği burada da fark ediliyor. “Bir gün Türkçe dersindeyiz. Kapı çaldı. Müfettiş geldi. En arkadayım, yanıma oturdu. Defterimi karıştırıyor, ufak ufak soru soruyor. Zil çaldı herkes çıktı. Anadolu terbiyesi, müfettişin peşinden gidiyorum olanca saygımla, tam kapıdan kaçacakken öğretmen omzumdan tutup ‘Sen dur’ dedi. Müfettişe ‘Efendim sizi bir çocukla tanıştıracağım. Çok yetenekli, taşralı ama...’ dedi. Mahçup oldum, önüme baktım. Müfettiş elini uzatıp ‘Memnun oldum kızım’ dedi. Öğretmenim ‘Tanıdın mı?’ diye sordu. ‘Cık’ dedim. ‘Geçen ay hangi kitabı okuduk?’ dedi. ‘Kızılcık Dalları.’ ‘Daha önce?’ ‘Çalıkuşu.’‘Reşat Nuri Güntekin!’ dedim. Müfettiş sırtımı sıvazladı. Ailemi sordu.‘Bu çocuğa en iyi yardım kitap okumasını sağlamak’ dedi, ‘anladığım kadarıyla imkânları geniş değil. Okul kütüphanesinin anahtarını verin. Hem temizlesin hem okusun. O anahtar üç yıl bende kaldı.”
Başka bir dönem başlıyor artık hayatında. Çocukları “hoca pozlarında ders çalıştırmaktan” gururlu.“Okul başkanıyım ya herkesi yerleştirir öyle içeri girerdim. Bir gün her şeyi toparladım, ben de içeri gireceğim. Bir kadın geldi, yarım Türkçe konuşuyor. ‘Okul müdürünü göreceğim’ dedi. ‘Burada çocuğunuz mu var?’‘Hayır.’‘Ben’ dedi,‘Kolombiya’dan geldim, Yahudi’yim, çocuğum Türk okulunda, ödevlerini yaptıramıyorum, dilim yok. Bir kız isteyecektim buradan.’ Hiç düşünmeden ‘Ben yaparım’ dedim. Şaşırdı. Haftada 7,5 lira. Memnun kalırsak arttırırız. Doğru anneme gittim. Dedi ki ‘Biraz dar geçinelim, ya sana orada bir şey yaparlarsa...’ ‘Ben düşündüm anne, onun alt katında bizim bir akrabamız erkek berberi. Mustafa ağabeye gider sorarım. Meğer bütün ailenin çocuklarını bizim akraba tıraş edermiş. Bugün Agos Gazetesi’nin olduğu Sebat Apartmanı’nda oturuyorlardı. Çocuk Şişli Terakki’ye gidiyordu. Birkaç yıl o ailenin çocuklarına, sonra başka Musevi ailelerin çocuklarına ders vermeye başladım.”
Çocukluk dönemi bu anıyla noktalanıyor Gülten Hanım’ın. Sohbetimiz ileriki hayatına dair sürüyor. Anlattıkları, çocukluk döneminin insanın hayatını nasıl şekillendirdiğini düşündürüyor. O da bir başka söyleşinin konusu artık...

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163