VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
09 Mayıs 2013 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Muhammed isimli Hristiyan çiftçileri bilir misiniz veya vaftizli sultanları?
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Muhammed isimli Hristiyan çiftçileri bilir misiniz veya vaftizli sultanları?

“İki Din Tek Bayrak”, Medeniyetler Çatışması tezinin sağlam temellere oturmadığını, tarih boyu iki dinin tahmin edilenden de çok kardeşçe yaşadığını anlatan değerli bir kitap. Özellikle ülkemiz için her kesimi rahatlatabilecek bir pusula...

Dr. Sinan Genim
sinangenim@yenilem.com.tr


Samuel Huntington tarafından Soğuk Savaş sonrası ortaya atılan “Medeniyetler Çatışması” tezi acaba bir gerçeği mi yansıtmaktadır; yoksa yalnızca tarihi kendi inançları doğrultusunda sığ bir şekilde yorumlama çabası mıdır? Özellikle son yıllarda artan bir yoğunlukta Batı medyasında sık sık gündeme gelen haberler, seyrettiğimiz görüntüler ve yorumlar, İslam inancı ile Müslüman toplumların gerçekten bir medeniyetler çatışmasına yol açabilecek karşıtlıklar mıdır? Yoksa ideolojilerin büyük oranda sona erdiği günümüz dünyasındaki olan biteni saklamak amacıyla yaratılmaya çalışılan bir öteki isteği midir? Acaba yaratılmaya çalışılan İslam fobisi, toplumları korku ile yönetme isteğinde olan bir grubun, dünya üzerinde kurmaya çalıştığı yeni bir düzenin sonucu mudur?

İki din, Müslümanlar ve Hristiyanlar, günümüzde insanlığa verilmeye çalışılan mesaja benzer şekilde her zaman birbiri ile çatışma halinde midir? Yoksa zaman zaman aynı bayrak altında işbirliği yaparak, yine aynı bayrak altında işbirliği yapan aynı inançlara mensup (Müslüman ve Hristiyan) topluluklara karşı savaşmışlar mıdır?

Daha çok erken tarihlerde, İslam inancının Mekke ve yakın çevresi ile sınırlı olduğu dönemde tebliğ edilen ve Kuran-ı Kerim’in 30. Suresi olan “Rumlar yenilgiye uğradılar. Hem de Araplara en yakın yerde. Ama onlar bu yenilgiden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir” müjdesi bulunmaktadır. Kitap ehli olan Rumların, Mecûsî olan İranlılar’a yenilmesi Müslümanlar tarafından hoş karşılanmaz, bu nedenle gelecekte onların (kitap ehli) galip gelecekleri bildirilmektedir. Kuran-ı Kerim’de kitap ehli olan Hristiyanların galibiyetini isteyen bir inancın zaman içinde ötekileştirilme isteğine taşınması kabul edilebilir bir düşünce midir?



SÜRTÜŞME DEĞİL BERABERLİK

Ülkemizde üç üniversitede ders vererek altı yıl yaşayan İngiliz yazar Ian Almond “Müslüman-Hristiyan çatışmasını takıntıya dönüştürmüş bir medya çağında ben, bu modeli tersyüz etmeye, sürtüşme ve bölünme yerine, birlik ve beraberliğe odaklanmaya karar verdim ” diyerek, dilimize “İki Din, Tek Bayrak” adıyla Gülü Çağalı Güven tarafından çevrilen “Two Faiths, One Banner: When Muslims marched with Christians across Europe’s battlegrounds” isimli kitabı yazmış. 2009 yılında Londra’da yayımlanan bu kitap ne yazık ki oldukça gecikmiş olarak 2013 yılında dilimizde yayımlandı.

Bu kitap, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de medyanın takıntı haline getirdiği Müslüman-Hristiyan çatışmasının veya Müslüman inancının ülke bütünlüğünü tehdit eden bir fobi haline getirildiği günlerde çok daha evvel farkına varmamız gereken gerçekleri bize hatırlatmakta.
Beş bölümden oluşan bu kitabın ilk bölümünde İber Yarımadası’ndaki Müslüman-Hristiyan işbirliklerini görmekteyiz. Kültür tarihi içinde yadsınamaz bir önemi olan eski Yunan kültürü ile günümüz Avrupa kültürünün bağlantılarını sağlayan Endülüs yaşamının gerek ekonomik gerekse yönetim gücünü elde tutmak amacıyla yaptığı işbirlikleri. Bir dönem Müslüman İspanya’nın apaçık bir biçimde Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudilerin dilde, sanatta ve adetlerde büyük bir çeşitliliği paylaştığı bir yer olduğunu ne çabuk unuttuk veya görmezden gelme şansına sahibiz (s.43). Bir dönem, Latincede “mesut” demek olan Felix adını, Arapçada aynı anlamı taşıyan Said’e çeviren, Cassius gibi soylu bir Hristiyan ailesinin Müslüman olduktan sonra “Benu Kasi” ismini benimsemesinin acaba kaçımız farkındayız? 11. yüzyılın ortalarına kadar İspanya’daki Hristiyan krallıklarda yaşayanların, Müslümanlar tarafından yoksul akrabalar olarak görüldüğü gerçeği ne çabuk unutuldu (s.32)!

“II. Friedrich ve Güney İtalya’nın Sarazenleri” başlığını taşıyan kitabın ikinci bölümü ise Sicilya ve İtalyan yarımadasındaki Müslümanların serüvenlerini anlatmakta. Müslüman Arapların ilk Sicilya seferi 652 tarihinde Halife Osman döneminde olur. Çeşitli kuşatma ve yağma seferleri sonrası 827 yılında başlayan fetih 902’de tamamlanarak Sicilya’nın tümü Arap hakimiyetine geçer, 1052’ye kadar süren bu hakimiyet sırasında Sicilya’da başlayan kültür patlaması günümüze kadar görmezden gelinmiştir. Büyük oranda Norman hakimiyetine geçen adada yaşayan Müslümanlar, 1223’de başlayan ve 1240’a kadar devam eden bir göç sonrası, bu kere İtalya’nın içlerine Roma’nın aşağı yukarı 240 kilometre doğusunda küçük bir kent olan Lucera’da zorunlu iskana tabi tutulurlar. Bir dönem ordusunda bulunan Müslüman okçular yüzünden Friedrich “Vaftizli Sultan” diye adlandırılmakta, buna karşı inanmış bir Hristiyan olan Friedrich ise papanın ordularını “serseriler ve suçlulardan oluşan ayaktakımı güruhu” olarak nitelemektedir (s.69). Aynı dönemde, üç bin Sicilyalı Müslüman Arap’ın bir Hristiyan imparator adına Parma kentini kuşatmayı nasıl başarabildiklerini anlamak ise doğrusu zordur.

Günümüzde Palermo’daki Capella Palatina’da, taşa kazınmış, Latince, Yunanca ve Arapça kitabe II. Roger döneminde sarayın resmi dili olan üç dilin somut bir örneğidir. Giderek büyüyen Hristiyan hakimiyeti sonucu ihtidayla yüz yüze kalan Müslümanların tercihi Katolik Kilisesi yerine Ortodoks Kilisesi olur. Sicilya’da 1180’lerde Phillippos ismiyle anılan, fakat babaları “Muhammed “ veya “Ahmed” adını taşıyan yeni bir Hristiyan çiftçiler kuşağı görülmektedir (s.73). Yakın zamanda da gördüğümüz gibi Sicilya’daki Müslüman nüfusun tehciri, özellikle tarım alanında büyük oranda kayıplara neden olur, bu nedenle üretime devam edilebilmesi için Kuzey Afrikalı toprak sahibi Museviler, imparator II. Friedrich tarafından Sicilya’ya davet edilirler (s.79).



AZİZ BEKTAŞ VELİ

Kitabın üçüncü bölümü ise “Anadolu’daki Türk-Hristiyan İttifakları 1300-1402” başlığını taşıyor. Bu bölüm aynı zamanda küçük bir göçebe Türk aşiretinin, dünyanın gelmiş geçmiş en büyüm imparatorluklarından birine, Roma İmparatorluğu’nun varisi olma hikâyesinin anlatımı. Almond “Osmanlı kültürünün melezliği-yabancı unsurları ve kültürleri kendi yapısına eklemlemeye her zaman istekli olması gerçeği- artık onun muazzam başarısının bir parçası olarak görülmeye başlanmış durumda ” diyerek, uzun zamandır üstünü örtmeyi marifet saydığımız bir gerçeğin gün yüzüne çıkmasına yardımcı olmaya çalışıyor (s. 118). Aynı dönemde Müslüman bir ermiş olan Hacı Bektaş’ı bazı Rumların Aziz Haralambos adıyla takdis etmeleri, son derece önemli ruhani örtüşmelere işaret etmektedir. Bir şiirde dile getirilen, köydeki Müslüman ermişin ölümü üzerine Yahudiler, Ermeniler ve Rumların “Şeyhim nerelere gittin?” diyerek ağlayıp feryat ettikleri gerçeğini günümüzde nasıl anlamamız gerekir (s129-30).

Latin/ Katolik tehdidine karşı işbirliği yapan, Roma İmparatoru İoannes VI. Kantakuzenos ile Aydın Beyi Umur’un birbirlerine “kardeşim” diye hitap etmeleri. Umur Bey’e âşık olan imparatorun Theodora isimli kızının evlenme isteğinin, Umur Bey tarafından “İmparator benim ağabeyim, kızı da benim kızım, bizim dinimizde bu caiz değildir ” sözleri ile reddetmesini nasıl değerlendirebiliriz? (s.148). Roma İmparatorluğu ile Anadolu Beylikleri ve Osmanlılar arasındaki inanç farkına rağmen gelişen bu işbirliğine karşı, Müslüman bir lider olan Timur ve ordusunun Anadolu’yu yağmalamaları, nerede ise Osmanlı Devleti’nin yok oluşuna neden olabilecek 1402 Ankara Savaşı’nı da? (s.154)

Osmanlı Dönemi’nde (1526-1683) Macaristan’ın hikâyesi ise bir başka birlikteliği günümüze taşımakta. “Bazı siyasi yorumculara göre, Avusturya’nın son zamanlarda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişini engelleme çabaları -ve kamuoyunun büyük bölümünün bu stratejiyi onaylaması- sadece günümüz Türk nüfusu, daha fazla göç ve Avusturya’nın ulusal değerlerinin bozulması endişesiyle ilgili değil; aynı zamanda az da olsa, Korkunç Türk’ün ve üç yüzyıl önce kenti az kalsın zapt edecek olmasının anısının etkisinden kaynaklanıyor ” (s.166). Kanuni Sultan Süleyman (1520-66) döneminde başlayıp, Sultan IV. Mehmed (1648-87) dönemine kadar, 150 yıllık bir zamanı kapsayan bu dönem için, savaşlar dışında ne kadar bilgimiz var? Bu dönemin anısı olarak Avrupalı insanın bilinç altında ne gibi korkular yatıyor? Günümüzde bölgede yaşayan insanların İslam inancı ile birlikte yaşama arzusu ne boyutta, özellikle dağılan Yugoslavya birlikteliğinin sonrası meydana gelen karmaşa ve savaşlar yalnızca dinsel ayrılıklarının bir sonucu mu, yoksa Avrupalının ekonomik kaygılarının mı? Sanırım geçmişi yeterince bilmemek ve geçmiş hakkında kahramanlık öyküleri dışında merak duymamak bizi bazı yanılgılara sürüklemekte.

TEKRAR TEKRAR OKUNMALI

Müslüman-Hristiyan birlikteliğinin en büyük örneklerinden biri olan Kırım Savaşı’nı ve sonuçlarının yorumunu ise okuyucuya bırakmak isterim. Sanırım Medeniyetler Çatışması savsatası sonrası bu konuda okuduğum en iyi kitap Ian Almond’un bu kitabıdır. Medeniyetler Çatışması gerçekte gelecekte dünya üzerinde devam etmekte olan ekonomik savaşının sonucudur. Almond’un da belirttiği gibi Afganistan’ın mevcud cumhurbaşkanının Kaliforniyalı bir boru şirketinin üst düzey danışmanı olduğu, ülkede kurulan Amerikan üstlerinin boru hattıyla aynı güzergahı takip ettiği gerçeğinin nasıl üstünün örtülmeye çalışıldığı öğrenildiği taktirde, İslam fobisinin gerçek tetikleyicileri de gün yüzüne çıkacaktır.

Bu kitabı tekrar tekrar okumanızı isterim, beraberinde Amin Maalouf’un “Arapların Gözünden Haçlı Seferleri ” ile Dimitri Kitsikis’in “Türk-Yunan İmparatorluğu: Arabölge Gerçeği Işığında Osmanlı Tarihine Bakış ” kitabını da okursanız, günümüzde yoktan yere var edilmeye çalışılan İslam fobisinin nedenini büyük ölçüde anlamış olursunuz.

Geçen yazılarımdan birinde Gül Çağalı Güven’i Jack Goody’in “Tarih Hırsızlığı” kitabındaki çevirisi yüzünden eleştirmiştim. Anlaşılan Güven’e biraz haksızlık yapmışım, belki yeteri kadar bilgi sahibi olmadığı bir konuda yaptığı çalışma, belki de J. Goody’in karmaşık dili nedeniyle anlaşılması zor bir tercümeydi. Bu kere yaptığı çalışma mükemmel ve insana kendi dilinde yazılmış bir kitabı okumanın verdiği hazzı veriyor. Kendisini kutlar, önemli bir kitabı dilimize kazandırdığı için teşekkür ederim.

Ian Almond’un da belirttiği gibi, geçmişte İspanyollar, Almanlar, Macarlar ve Yunanlar arasındaki Müslümanların varlığını hatırladığımızda, gelecekte şu anda olandan daha zengin, daha farklı ve daha orijinal bir Avrupa mirasına sahip olacağımızı hatırlatmak isterim.


Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam