VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
20 Eylül 2010 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Mühürlü yürekler Hrant için açılıp büyük bir ses oldu
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Mühürlü yürekler Hrant için açılıp büyük bir ses oldu

Tûba Çandar""ın kaleme aldığı 723 sayfalık ""Hrant"" kitabında, Dink""in şu ana kadar suskun duran ailesi ve dosları anlatıyor.

Buket Aşçı

19 Ocak 2007 günü sırtından vurularak öldürülen ve ölümüyle Türkiye’yi yasa boğan Hrant Dink’in hayatı, Tûba Çandar’ın üç yıllık olağanüstü çalışması ile ölümsüzleşti. “Khent/ Deli Fişek” ve “Baron/ Usta, Hoca” isimli iki bölümden oluşan kitap, Hrant Dink’in ailesinin, arkadaşlarının, yaşamına ilk elden tanıklık eden kişilerin anılarından, bilgilerinden oluşuyor. Bir de kendisi hayattayken başladığı ancak bilgisayarının çökmesi sonucu sadece bazı bölümlerinin kurtarılabildiği anılarından. Yaşamı boyunca anlayışın, şefkatin, insan hikâyelerinin gücünün temsilcisi ve demokrat bir Ermeni aydın olan Dink’in biyografisi, Türkiye’ye çok şey anlatacak. Çünkü bu kitap, sadece bir Ermeni gazetecinin değil aynı zamanda bir Anadolu delikanlısının, bir Türkiye aydınının, eşini çok seven bir erkeğin, harika bir aile babasının ve hep vicdanlara seslenmeyi bilen bir
yazarın da hikâyesi...

Bir insanın hayatını yazmak çok zor. İşin teknik kısmı bir yana, sorumluluğu çok büyük. Her şeyden önce o kişinin hayatının neresinde durmak gerek? Ne kadar özeline girilmeli ya da girilmemeli? Hele söz konusu, hain bir saldırı sonucu öldürülerek geride dağlanmış yürekler bırakan Hrant Dink ise... Bu sorunları nasıl aştınız?

Başından beri klasik biyografi yazmayacağımı biliyordum. Klasik biyografide bir tanrı-anlatıcı vardır. Yazar sayfalar dolusu inceleme okur, araştırır. Sonra o kişinin mektuplarına girer, şiirlerini bulur, onları günışığına çıkarır, günlüklere girer... Ve kendisini her şeyin üstünde konumlayarak ve bir tez oluşturarak kitabını yazar, yargıda bulunur. Bu tür bir biyografi yazımını Türkiye’de yapmak zaten zor. Çünkü Türkiye’de günlükler, mektuplar saklanmıyor, kayıt tutana da pek rastlanmıyor. O yüzden daha önceki çalışmalarım da nehir söyleşi türündeydi. Ne yazık ki “Hrant” da böyle bir durum söz konusu olamazdı. Hrant ölmüş, öldürülmüştü! Hem de hepimizin gözleri önünde, 21. yüzyıl Türkiye’sinde, güpegündüz ve arkasından vurularak! Bunun dehşetini, acısını, utancını hepimiz yaşadık, yaşıyoruz! Bu benim için ayrıca bir had bilme durumu yarattı. Bu yüzden kitabımı seslerden oluşturmaya karar verdim.

Yani Hrant’ın ailesinin, arkadaşlarının anıları, bilgileri ve yorumları ile. Peki bu fikir ilk ne zaman aklınıza düştü?

Aslında kitabı ilk düşündüğümde, Etyen Mahçupyan’a projemi açtığımda seslerden oluşturacağımı biliyordum. Yani Hrant’ın hayatına, aile büyüklerinden başlayarak birinci elden tanıklık etmiş insanların ağzından anlatacağımı. Etyen destekledi projemi ve bunu aileye götürdü. Onların onayını da alınca yola çıktım. Ama bu kitap yolculuğuma cehaletin verdiği cesaretle çıkmışım meğer!

Neden?

Bir kere çok zor bir hayattı Hrant’ın hayatı. Çok katmanlıydı. El yordamıyla ilerlerken oğlu Arat bana yardımcı oldu. Babasının hayatının ana duraklarını gösterdi. Hrant hayattayken bir otobiyografi yazmak istemiş ve çalışmalar yapmış. Ancak bilgisayarı çökünce bunlar yitip gitmişti. Birkaç malzeme kurtarılabilmişti, oğlu işte bana bu malzemeyi verdi. Ve ben yola böyle çıktım.

Aileden başka kimler destek oldu?

Başta aile büyükleri konuştu. Yani Hrant’ın halam dediği teyzesi, dayısı, yengeleri. Her biri bana Hrant’ı anlattı. O kilitli, mühürlü yüreklerini açtılar. Bu olup bitene bir türlü inanamıyordum. O kadar büyük bir samimiyet ve sahicilikle karşılaştım ki! O zaman anladım, Hrant’ta hepimizi çarpan sahicilik aslında tüm ailesi için söz konusuydu. Ve tabii Rakel... Onunla görüştüğümde çok ciddi çarpıldım. Ama adım adım, tanıklıklarla ilerlerken anladım ki tüm bunlar yine de bana yetmeyecek. Ben Hrant’ı da istiyorum.

Böylece onun yazılarına yöneldiniz?

Hrant bu ülkenin has evlatlarından biri olarak kendi özelini saklamaya hiç vakit bulamamıştı. Yaşamının büyük bir bölümü ekmek kavgası peşinde ve doludizgin bir hayat mücadelesi içinde geçirmişti. Agos’u ancak 40 yaşına geldiğinde çıkarabilmişti. O zamana kadar özelini biriktirmeye ne vakti ne de hali olmuştu. Fakat 1996’dan sonra Agos’ta yazdığı yazılarında otobiyografik unsurlar vardı, hem de çok kuvvetli. Bu da müthiş bir arşiv demekti. Böylece binden fazla yazı okudum, otobiyografik bölümleri ayıkladım. Birgün Gazetesi’nde ve Yenibinyıl’daki otobiyografik yazılarını da ayıkladım. Böylece kitaba Hrant’ın sesi girdi ve o zaman kitabın destansı özelliği ortaya çıktı.

Çünkü tüm otobiyografik yazılarında şunu görmüştüm; hayatının duraklarına verdiği isimler de kullandığı dil ve üslup da mistifikasyona dayalıydı. Mesela çocuk emeğiyle kurdukları Tuzla Çocuk Kampı’na “Atlantis Uygarlığı” diyordu ya da yine aynı Tuzla Kampı’nın 12 Eylül askeri rejiminin baskı ve şiddet ortamında dağıtılması ve devletçe buna el konulması üzerine yazdığı yazı da “Kırlangıcın yuvası” adını taşıyordu.

Hrant kelimenin tam anlamıyla buralı biriydi, Anadolulu... Kitapta da bunun altını çok çiziyorsunuz. Bu yüzden bu mistifikasyonu Anadolu mistifikasyonu olarak mı görmeliyiz?

Evet. Hrant sanki bir dengbej, bir âşık... Yazılarında müthiş sağlam bir düşünce zemini de var. Taş üstüne taş koyarak inşa etmiş sanki her birini. Ama bu kitap bir seçki değildi bu yüzden bütün yazıları koyamazdım, alıntılar yapmalıydım. Ama bu yazılardan bırakın paragraf alıntılamayı, bir cümle çıkardığımda bile yazının mimarisi bozuluyordu. İşte orada çok zorlandım.
Kitap iki bölümden oluşuyor: Delifişek ve Baron Hrant. Kimdir Delifişek Hrant ve Baron Hrant?
Birinci kitap “Khent Hrant” adını taşıyor. Hrant’ın doğumundan başlayarak çocukluğu, ortaokul yılları ve dolu dizgin geçen yaşam mücadelesini anlatıyor. Burada da belli kırılma noktaları, duraklar var. Kişiliğinin hamuru kimsesizler yurdunda yoğruluyor. Lise yıllarında Türkiye’de 12 Mart dönemi yaşanıyor. Burada o hamura solculuk ekleniyor. Böylece hem Ermenilik hem de solculuk üzerinden bir kişilik ve kimlik inşasına girişiyor. Bir solcu olarak illegal mücadeleye girme kararı aldığında da adını değiştiriyor ve Fırat Dink oluyor. Hrant’ın bütün bu dönem içinde değişmeyen tek adı ise okuldaki abilerinin kendisine verdiği Khent lakabı. Khent, “delifişek” anlamına geliyor. Onun o doludizgin yaşam mücadelesi yıllarındaki delifişek, delikanlı kişiliğini çok güzel vurgulayan bir lakap bu... Ve tekrar Hrant adını alacağı 1996 yılına kadar da değişmeyen tek adı.

Neden ismini değiştiriyor?

12 Mart döneminde ortaya çıkan bir zorunluluktan ötürü. 3 arkadaş mahkemeye başvuruyorlar. Armenak Bakır, Orhan Bakır oluyor ki onu daha sonra TİKKO’nun önde gelen liderlerinden biri olarak görüyoruz. Istepan Çınar adlı arkadaşı da Murat... Hrant da Fırat adını seçiyor çünkü Yılmaz Güney hayranı ve Fırat karakterinden çok etkileniyor.

Hrant coşkulu ateş demek, Khent delifişek, Fırat da debisi güçlü, coşkulu bir nehirdir. Üçü de onun kişiliğini anlatıyor. Peki ama neden isim değişimine ihtiyaç duyuyor?

İki sebeple: Biri, olası sol faaliyetlerin Ermeni cemaatinin başına dert açmasından endişe ediyor. İkincisi de sol hareket içinde bir Ermeni olarak var olmanın zor olduğunu görüyor ve suda balık olmak istiyor. Ama Hrant daha sonra bunun acısını çok çekmiş. İleriki yıllarda yazdığı yazılarda sola yönelttiği eleştirilerde de hep bu var. Türkiye’deki sol hareketin sadece sınıf mücadelesine önem verdiği, hayatı bununla açıkladığı ama kimlikler meselesini hep es geçtiğini eleştirmiş ve bunu da yüzlerine vurmuş.

Gelelim Baron Hrant’a. Onun Khent’ten temel farkı nedir?

Hrant, 1996’da Agos’u kurarken Fırat adını bırakıp yeniden Hrant Dink oluyor. Yani önce kendi kimliğine sahip çıkıyor ve sonra da Ermeni azınlığının kolektif kimliğini sahipleniyor. Agos çalışanları bu dönemde onu Baron olarak adlandırıyorlar. Çünkü Baron Ermenice “hoca, usta, üstad” demek. Ayrıca Baron Türkçede bir soyluluk ifadesi de taşır ki Hrant bütün o Anadolulu görünümüyle birlikte soylu bir kişiliğe de sahipti.

Kitabı okurken şunu hissettim; Ermeni cemaatinin bir “yuva” arayışı var. Bu bir toprak, ülke arayışı değil. Neden yuva?

Burada mesela Rakel’in aşiretinin hikâyesi önemli... Varto aşireti göçer bir aşiret. Yerleşik düzene ancak 60’lı yıllarda geçiyor. 1915’teki trajik olaylardan komşu Kürt aşiretlerinin kendilerine sahip çıkmasıyla kurtuluyor. Rakel’in ana dili Kürtçe. Ermeniceyi İstanbul’a geldikten sonra Hrant’ın da yardımıyla öğreniyor. Kendisini Kürt zannediyor. O dönemde ilginç bir şey oluyor. İstanbul’daki Patrikhanenin başında Patrik Kalustyan var. O, Anadolu’ya rahipler gönderiyor, bunlar dağılmış, kimlik erozyonuna uğramış olan Ermeni çocuklarını alıp ailelerinin izniyle, İstanbul’a okumaya getiriyor. Çünkü Lozan’a göre İstanbul’da azınlık okulları devam ediyor. Fakat Anadolu’daki Ermeni okulları kapatılmış. Yani kendi dillerini öğrenme imkanları yok. Dilin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Çocuklar kiliselere bağlı yetimhanelerde büyütülürken ya da Ermeni okullarına giderken hem dillerini hem de dinlerini öğrenme imkanına kavuşuyor. Bu yüzden Hrant, Şınorhk’u “Patrik babam” diyecek kadar önemsiyor. Tabii burada başka bir boyut daha var Hrant kitapta da anlatıldığı gibi sahipsiz bir çocuk. Annesi babası hayatta olsa da yoksulluk yüzünden parçalanmış bir aile söz konusu. Anne-babası onlara sahip çıkamadığı için yetimhanede, kimsesizler yurdunda büyümüş kardeşleriyle. Lise yıllarında kimlik inşasına başladığı zaman da başta “Patrik Babam” dediği Şınorhk Patrik, Patrikhane çevresindeki Hristiyan Ruhanî’lerden kendisine bir soy ağacı yapıyor.

Yani yuva inşa ediyor?

Hrant bu açıdan tek başına da değil. Birlikte büyüdüğü çocukların da aileleri Anadolu’da kalmış. Yani ilk baba figürleri Hrant Küçükgüzelyan oluyor. Güzelyan hem kimsesizler yurdunun müdürü, hem de Tuzla Çocuk Kampı’nı kuran kişi. Lise sondayken Şınorhk Patriğin özel ulaklığını yapıyor Hrant. Ve bu dönemde de onunla yakınlaşıyor. Hatta başta kızını Hrant’a vermek istemeyen Rakel’in babasını ikna eden kişi de yine Şınorhk Patrik oluyor. Bir de şu var: Hrant Anadolu Ermenileri ile İstanbul Ermenilerinin farkına da işaret eder. Yani Patrikhane çevresinde kümelenmiş olan varlıklı İstanbul Ermenilerinden yoksul ve toprağını terk etmek zorunda kalan hâlâ da göçe zorlanan Anadolu Ermenilerini ayırır. Kendisini hep ikinci tarafa ait görür. Zaten din adamı yetiştirmek üzere kurulan, sonra sivilleşen Tıbrevank Lisesi de yatılı okul ve orada da Anadolu’dan getirilmiş çocuklar birlikte okuyorlar. Onlar da Hrant’ın aile ağacındaki kardeşler, ağabeyler oluyorlar.

Buna rağmen Patrikhane’yi eleştirmekten de geri durmadı?

Evet çünkü Hrant aynı zamanda çok ciddi bir muhalif ve demokrat. En önemli vasıflarından biri de solculuğunu giderek demokrat bir kimliğe dönüştürmüş olması. Hrant Türkiye için demokrasi adına ne istiyorsa aynı şeyleri kendi cemaati için de istiyor. Sivilleşme, şeffaflaşma istiyor. Ve patrikhaneyi o yüzden eleştiriyor. Çünkü bütün okullar, vakıflar patrikhaneye bağlı ve sindirilmiş, kendi kabuğuna çekilmiş bir cemaat söz konusu. Bu yüzden kendi cemaatine de ‘silkinin’ diyor. Baron Hrant Bölümü’nün “Bakmak” bölümünde bu çok açık anlatılıyor.
Aslında Hrant, bütün düşüncesini tamamen kendi hayat pratiğinden yola çıkarak oluşturuyor. Önce Fırat adını bırakıp Hrant kimliğine geri dönüyor. Sonra kendi cemaatine ve Türkiye devletinin ayrımcı azınlık politikasına bakıyor. Sonra Türkiye toplumuna dokunmaya başlıyor. Pasaportunu alabildikten sonra da Ermeni dünyasına dokunmaya başlıyor. Onun için bu kadar sahici ve etkileyici. Onun için tek başına bir toplumsal hareket haline geldi ve bence onun için öldürüldü. Ve bence yine bu yüzden “Türkiye’nin Ermeni meselesi yok, Hrant Dink meselesi var” dediğinde Perihan Mağden, çok haklıydı. Bu hâlâ geçerli. Çünkü Hrant öldükten sonra da bize anlatmayı sürdürüyor. Ülkemizde çok siyasi cinayet işlendi ne yazık ki! Ama hiçbirinde Hrant’ın öldürülmesinden sonraki gibi iki yüz bin kişi “Hepimiz Hrant Dink’iz”, “Hepimiz Ermeni’yiz” diye yürümedi. Hrant hepimizin vicdanına dokundu. Çünkü o çok samimi ve sahiciydi. Bu yüzden de çok etkileyici.

En çok nerede zorlandınız?

Şunu söyleyeyim 3 yıl boyunca çok ağladım. Her gün Hrant’la ilgili ya bir şey okudum ya araştırdım, ya da yazdım. Her gece sanki “Bugün Hrant için ne yaptın” diye soruyordum kendime. Onunla ilgilenmesem huzursuz oluyordum. Kitabı yaşayarak yazdım. Ama galiba en çok “sonsuz aşk” ve “aile babası” bölümlerini yazarken çok etkilendim, çok ağladım. Çünkü Hrant sadece kendi çekirdek ailesinin babası değil aynı zamanda kardeşleriyle, kardeşlerinin çocuklarıyla, anneleriyle de geniş bir ailenin babasıydı. Bunun da ötesinde o bir gariban babasıydı!

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163