VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Aralık 2016 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Mükemmel cümleye ulaşmak, benim tutkum
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Mükemmel cümleye ulaşmak, benim tutkum

Everest Yayınları’nın düzenlediği 2. Kara Hafta İstanbul Festivali, 1-3 Aralık tarihlerinde Pera Palas Hotel Jumeirah’ta gerçekleştirildi. Bu yılki temanın Georges Simenon olarak belirlendiği festivalde, polisiyeseverler bir araya geldi. Georges Simenon’un oğlu John Simenon, Boris Akunin, Sevin Okyay, Elçin Poyrazlar gibi yerli ve yabancı polisiye yazarlarını buluşturan etkinlikte, Ahmet Ümit Vatan Kitap için Philip Kerr’le söyleşti.

AHMET ÜMİT


Aslında benim kişisel olarak çok merak ettiğim bir soru var: Shakespeare, Agatha Christie, Arthur Conan Doyle, John le Carré gibi büyük polisiye yazarlarının çıktığı bir ülkede polisiye yazmak, suç ve cinayet üzerine yazmak nasıl bir duygudur; kolay mıdır zor mudur?
Ben kendimi sadece bir polisiye yazarı olarak değil, bir yazar olarak konumlandırıyorum. Böyle zengin bir coğrafyada Dickens gibi, Shakespeare gibi, le Carré gibi kişilerden de besleniyorum.


Ben de suç romanı yazıyorum ve bunu yazmaktan da mutluyum. Suç romanıyla ilgili genel olarak, ikinci sınıf edebiyat diye bir küçümseme vardır. Buna katılmıyorum elbette ve aslında Shakespeare’in yazdığı “Hamlet”, “Macbeth”, “III. Richard” gibi eserlerin de birer suç romanı olduğunu düşünüyorum. Polisiye ya da cinayet romanlarının, kara romanların küçümsenmesi konusundaki fikriniz nedir?
Her alanda olduğu gibi polisiyede de ikinci sınıf olarak adlandırabileceğimiz isimler var ama çok iyi isimler de var. Bizim yapmamız gereken, sınırları mümkün olduğunca yukarı taşımak. Biraz da politik bir yazar olarak görüyorum kendimi. Tarih ve politikaya meraklı bir yazarım. Eserlerimde de bunları suçla entegre ediyorum, salt bir suç romanı yazarı olarak konumlandırmıyorum kendimi. Bu şemsiye sayesinde, milenyumun en önemli olaylarını, tarihle politikayı bir araya getirerek daha farklı şeyler söyleyebiliyorum. Dashiell Hammett, Raymond Chandler kadar şanslı değildi. Onun yazabileceği şeyler sınırlıydı, bir ev sahibi ya da sıkıntılı bir avukat gibi karakterlerdi. Baktığınızda, milenyumda çok daha farklı karakterlerle suç biçimleri çıktı. Ben de ondan beslenerek karakterleri oluşturdum.

Gerçekten kopmadan yazıyor

Tarih ve cinayeti yazmak arasında benzerlikler olduğu söylenir. Bir cinayette katil ortalıkta yoksa, tıpkı tarihte olduğu gibi, söylenen bir şey vardır ama gerçek nedir bilmeyiz. Tarihte bize anlatılanlar vardır ama gerçek mi bilmeyiz. Bir cinayette de görülen bir şey vardır, bir suç vardır, katil bile bellidir belki ama gerçeği bilmeyiz. Ne tür zorluklarla karşılaşıyorsunuz yahut ne tür olanakları var cinayetle tarihi bir arada yazmanın?
Benim asıl ilgili olduğum konu tarih, dolayısıyla yazdığım hikâyelerde de tarihten gerçek olan şeyleri aktarmaya çalışıyorum. Olayların gerçek olmasını ya da gerçek olabileceğini varsayarak yazıyorum. Bu da büyük sorumluluk getiriyor beraberinde elbette. Olayın sonunda “katil kim”den ziyade o işin ne kadar piştiğiyle ve derinlikli tarafıyla ilgileniyorum. Arka plandaki hikâyeye ek olarak “kim yaptı” daha cezbedici. Salt polisiye yazmayı tercih etmiyorum. Benim karakterlerim de her şeyi bilen ve kusursuz tipler değil. Sherlock Holmes gibi gerçeküstü değil. O anlamda daha gerçekçi olması, yazım metotlarımdan biri.







Benim roman yazma nedenim, çok sıkılmam. Sıkıldığım için roman yazıyorum. Bir tür kaçış sağlıyor, daha eğlenceli anlar yaşamamı sağlıyor. Sabit, seri bir karakterim var: Başkomser Nevzat. Fakat bir süre sonra bu karakteri yazmaktan da sıkılıyorum. Aynı karakterleri yazarken ne tür duygular yaşıyorsunuz; bunun avantajı ya da dezavantajı nedir?
En önemli avantajı, insanlar zamanla bu karaktere aşina oluyorlar ve bu da kitapların satmasında yardımcı oluyor. Dezavantajı da tembelleştirmesi. Okuyucunun bilmediği şeyleri bile biliyormuş gibi düşündürebiliyor. Bir noktadan sonra bir canavar yaratabiliyorsunuz; Frankenstein gibi. Yarattığınız şey bir yerden sonra sizden nefret edebiliyor ya da siz ondan nefret edebiliyorsunuz. Seksenlerde Birmingham ile ilgili üç kitap yazdım. Sonra ara verdim, on beş yıl sonra tekrar yazdım. O kadar yıl sonra geri dönmek iyi hissettirdi. Söyleyecek daha fazla şeyim olduğunu düşündüm o zamanlar.

Romanlarınızda futbol hakkında inanılmaz, müthiş detaylar var. Bunlar son derece güzel anlatılmış. Futbol kulüpleri, antrenörler, koçlar… hepsi hakkında. Bu futbol merakı var mı yoksa özel olarak roman için araştırma mı yapıyorsunuz?
Hayır, futbola düşkünüm. Arsenal’liyim. Futbol kültürel olarak çok daha önemli bir hâle geliyor günümüz dünyasında. İngiltere’de özellikle finansal olarak inanılmaz önemli bir noktada. Kurgu için de roman için de önemli bir konu olduğunu düşünüyorum. Çoğu insan kitlelerin takip ettiği bir şey olduğu için futbola üstten bakıyor ama bence asıl güzel kılan da bu kadar kitleye hitap etmesi. Oyunu oynayanlarla izleyenler arasındaki o uçurum benim çok ilgimi çekiyor. Eskiden oynayanlar zengin değildi şimdiki gibi. Benim kapıma süt getiren adam haftalık 350 Euro kazanıyor, 100 Euro’sunu maça veriyor. Mesut Özil de 350 bin Euro haftalık alıyor. Bir nevi devrim olmadan bu iş ne kadar böyle gidecek, merak ediyorum.

Evet, futbol hiçbir zaman sadece futbol değildir. Eserlerinizde politik unsurlar da var. Romanlarınızı yazarken neyi amaçlıyorsunuz? Politik amaç mı, estetik bir güzellik yaratmak ya da ahlaki moral kazandırmak mı, eğlendirmek mi?
David Hockney, ressam, tutkusunu nasıl resmediyorsa benim tutkum da yazmak, ben de bu şekilde yansıtıyorum. Tamamen yazma isteğimden dolayı yazıyorum. Mükemmel cümleye ulaşmak, benim tutkum. Resimdeki en ufak detay gibi, benim de en dikkat ettiğim, en tutkuyla yaptığım şey mükemmel cümleyi bulmak.

“Tam bir İskoç’um!”
Dashiell Hammett ve Raymond Chadler… Geçen yüzyılın başında Amerika’da yaşadılar ve romanlarının çoğunda aslında Amerika’da 1929’da ekonomik bunalımın sonuçlarını yansıttılar. Günümüzde sizi güncel olarak etkileyen krizler var mı? Brexit, teşhir dönemi, politik sarsıntıların büyük olduğu dönemde yaşıyoruz. Bunlar eserlerinize nasıl yansıyor?
Tabii ki, tarihi romanlar yazıyorum ama önemli kırılma noktalarına da referans veriyorum. Tarihi anlatırken ara referans noktalarına da göndermeler yaparak hikâyeyi bütünlüyorum. Şu an Yunanistan’da geçen bir Bernie Gunther romanı yazıyorum ve birçok nokta bugüne de göndermelerde bulunuyor. Bu benim sevdiğim tarzda bir suç romanı yazımı, güzel olan da bu.

Edinburgh doğumlusunuz. Ben de Edinburgh’u çok severim. Gittiğim zaman muhteşem bir gotik hava gördüm, tarihi olarak çok iyi korunmuş. Doğduğunuz şehirle yazınız arasında bir ilişki var mı, bu şehir eserlerinize ne kadar yansıyor?
Ruhta karanlık bir durum yaratıyor. Tarihsel ve zihinsel olarak bu karanlık tabii ki şehre yansımış durumda ve romanlara da yansıyor. İskoçlar zor insanlar, beraber yaşamak için çok rahat ve kolay insanlar değiller. Bu nedenle İskoç olmaktan çok da huzurlu değilim. Aynı zamanda bir yandan da pek çok yönden tam bir İskoç’um. Biz zavallı insanlarız. İskoçlar, İngilizlerle olan zayıf ilişkilerinin sıkıntısını çekiyorlar. Yaşadıkları problemlerden dolayı başkalarını suçluyorlar ve tabii en kolay suçlanacak kişiler de İngilizler ama gerçek şu ki, İskoçların kendi talihsizliklerinin yazarı yine kendileri.

Son olarak, hayatınızı sadece yazarak mı kazanıyorsunuz?
Diziler için senaryo yazarlığı yapıyorum. Daha filme dönüştüremedim, bir yandan onu da yazıyorum. Yılda bir tane yazıyorum ama çok büyük bir şeye dönüşmüyor.


Kendimi şanslı hissediyorum
Türkiye’de kitaplarınız yayımlanıyor. Bu durumdan mutlu musunuz?

Çok şanslı hissediyorum çünkü aslında baktığımızda polisiyeci olarak da şanslıyım. Röportajın başında bahsettiğimiz o edebiyat yazarlarının değil, benim kitaplarım basılıyor ve biz geliyoruz. Bu sayede kendimi şanslı hissediyorum, böyle ülkelerde basılmak güzel. Yazdıklarım sayesinde bu festivale davet edildim, sizinle oturmuşum, Graham Green gibi soruları cevaplıyorum. Bu harika şehirdeyim, daha ne olabilir? Güzel bir şans. Burada kendimi bir nevi Britanya için de kültürel elçi gibi hissediyorum. Bu etkinlik sayesinde buraya geldim, dönüp de bunu bütün yazarlara anlatmak için heyecanlanıyorum. Bana buraya gelmeden önce “Türkiye’ye gitmeyi tehlikeli bulmuyor musun,” diye sordular. İşte burada gezginle turist arasındaki fark ortaya çıkıyor. Aslında gelmek için tam zamanı, özellikle de bir yazar için. Sokakta askerler vs. varken. Öte yandan Paris de şu an tehlikeli, orada daha derinden hissediliyor bu rahatsızlık durumu. Evet, hiç turist yok ortada ama benim gibi gerçek gezginler var. Avrupa Birliği’nin de burada çok yardımcı olduğunu düşünmüyorum Türkiye’ye. Üç milyon Suriyeli mülteci var ve AB kafasını kuma gömmüş durumda. Erdoğan’a hak veriyorum. Burada yardım alınmıyor. Yunanlar için de aynı şekilde. AB yeterince yardım etmedi. Bu bir felaket. AB de bir felaket. Benim önerim; girmeyin. İtalya, İspanya, Yunanistan vb. Akdeniz ülkelerinde yüzde 15 işsizlik var, AB genç insanlara iş bulma konusunda çuvallamış durumda. Ben Brexit’te kalmak için oy verdim çünkü içinde yer alırsak birlikte bir şeyleri değiştirebileceğimize inandım. Ama şu an dışarıda görünüyoruz.

Hayır oyu verenler mutlu mu şu an?
Onlar hiçbir zaman mutlu değil.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam