VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
04 Ocak 2013 Cuma | Anasayfa > Haberler > Murathan Mungan’ın İLK’leri
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Murathan Mungan’ın İLK’leri

Murathan Mungan'ın son kitabı “Tuğla” adınından da anlaşıldığı üzere tuğla kadar kalın bir kitap. On bölümden oluşan kitapta, Mungan’ın 70'lerin ikinci yarısından günümüze kadar yazdığı 37 yazı yer alıyor.


Murathan Mungan’ın “Tuğla” kitabı, okuyanı önce kendisiyle sonra diğer okuyanlarla, en son da Murathan Mungan’ın kendisiyle el ele nostaljik bir yolculuğa çıkartıyor. Bu kitaba hangi sayfadan başladığınızın bir önemi yok. İstediğiniz yerden alın ve okumaya başlayın. İster bir devrim hayalcisi olun, ister bir şair, ister bir öğrenci ya da bir katil müsveddesi… İsminiz, yaşınız, konumunuz, geleceğe dair meraklarınız, hayatla alışverişleriniz ne olursa olsun size kendinizi sorgulatıyor Tuğla. Kanımca Murathan Mungan kendi binasının en tepesinden bir tuğla alıp aynı binanın temeline koymuş ve buzdağının görünmeyen kısmı gibi daha derinlerde bir yerde yeni bir bina inşa etmeye başlamış. Nerelerden geçmiş, neleri duymuş, neleri hissetmiş yazmaya başladığı ilk günlerden beri, her bir yazısında bunu görüyoruz. Görmekle kalmıyor, 1978’e, 1979’a, 1987’ye belki de hiç fark etmediğimiz gizli bir pencereden bakıyor; 2006’yı, 2008’i, 2010’u ise geç olmadan yakalamaya çalışıyoruz.

“İlk bestesi şen şakrak olan besteci yoktur”
Kitap 16 ayrı bölümden oluşuyor. Hem kronolojik sıra ile hem de farklı başlıklar altında topladığı yazılarla ister sırayla, ister önceliklerimize ve meraklarımıza göre bize serbest bir seçim olanağı sunuyor. Birinci bölümde yer alan “İlk İmzanın Gölgesi” başlığı altında seçtiği yazılar 1976-1979 yılları arasında yazdığı ve siyasi bir çerçeveden bize seslendiği yazılar. Bu bölümde yer alan 8 ayrı yazının içinde en sonda yer alan “İdeolojiler ve Oyunculuk” başlıklı yazısında söylediği üzere “ İnsanların baskı altında tutuldukları, davranışlarının kısıtlandığı feodal toplumun her türünde; kabilelerde, aşiretlerde, ya da ümmet toplumlarında insan davranışları fazla zenginlik göstermez.” 1979 yılında yazmış olduğu bu cümlenin aslında sadece 1979 yılına ait olmayan, zamansız bir yanı olduğunu düşünmemek elde değil. Zira bu bölümde geçmişteki ideolojik yapının bize göre siyah beyaz ve cızırtılı dünyasını okurken aynı anda bugünü de düşünmemiz ve sorgulamamız için satır aralarında bize pek çok soru soruyor. Aydın olmak veya sadece aydınlanmak isteyen aydınlık insanlara tutunabilecekleri küçük bir dal uzatıyor. İkinci bölümün başlığı ise “Öteberi Arasında”. Bu başlığı okuduğumda aklıma eskilerimi püskülerimi, tozlularımı paslılarımı koyduğum küçük bir kiler geldi. Gerçekte var olan, kilidini çevirip kapısını açabileceğim öyle bir kiler olmasa da aklımın içinde uçuşan tozlu öteberiler var. Günlük, hayatın içinden, tamamen bize yani insanlara ait yaşanmışlıklar geldi aklıma… Bu bölüme 1979 ve 1987’de yazdığı 4 tane yazıyı nakşetmiş Murathan Mungan. Bölümün ilk yazısı olan “İlk Besteler”de yer alan bir paragraf çok etkiledi beni. “Uzun emeklerin, birikimlerin ilk kıvılcımları böyle acılar, yaralanmalar oluyor galiba… Yürek ağrıları, yaralanmış ruh sancıları yaratmayı çağırıyor. Bu yüzden olsa gerek, ilk bestesi şen şakrak olan bir besteci pek görülmüş şey değildir…” Çiğ taneleri kadar hüzünlü ama gerçek bir tespit. Bölümün son yazısı olan “Cinayete Kadar Bekle” ise yazarın yarım kalmış bir yazısı. Bu yazının devamını iki, üç sayfa olarak değil yüzlerce sayfalık bir roman olarak okuma isteği uyanıyor insanda. Üçüncü bölümde yer alan sekiz yazısının başlığını “Kitabını Bulamamış Yazılar” olarak koymuş Murathan Mungan. Gözümüzün önüne havada uçuşan kağıtlar geliyor bu başlığa bakakaldığımızda. Çaresizce birbirine çarpıp karışan kahramanlar, anılar, yaşanmış hatta yazılmış ama paylaşılmaya cesaret edilememiş hayaller ve hayatlar geçiyor aklımızdan. Aklımızdan geçenlerle örtüşmemecesine bu bölümde okuduğumuz, sekiz yazının çoğunda Murathan Mungan’ın okuduğu yerli ve yabancı yazarların bazılarının kitaplarından alıntıları, yorumlamaları ve eleştirileri yer alıyor. Neden bu kitapları seçmiş diye düşünüp yazıların ortak bir yanını bulup çıkarmaya çalışıyorum. Yorumladığı kitaplardaki karakterlerin genellikle içe dönük, yalnız oldukları ve konuların geçmişe tutunma, geçmişten beslenme, değişime direniş olduklarını farkediyorum. Her okuyan kendi aynasının yansımasını görür elbette ama bence Murathan Mungan geçmişin aslında çok değişmediğini anlatmaya çalışıyor. Bazen geçmişi düşünmemiz gerektiğini ve geleceğe bu sayede ışık tutabileceğimizi anımsatıyor. 1978-1986 yılları arasında yazdığı bu yazılardan ilki olan Eski Kitaplar başlıklı yazısının son satırlarında bu anımsatmaya bir göz kırpış yakalayabiliyoruz sanki… “ Kaynaklara inme zamanı mıdır? Yalnızca günün ölçüleriyle popüler olmuş eskiye değil - çünkü onları popüler kılan sorunsallar da değişiyor – unutulmuş, hakkı yenmiş, üzerinden atlanmış eski kaynaklara da dönüp bir bakmalı. Bence, sanatta yeniden üretimin önkoşullarından biri bu olmalı…”

Parçalar da insanlar gibidir
Kitabın dördüncü bölümünde Murathan Mungan, “Çakım Alevi” başlığı altında yer alan 2 yazısında Ahmet Arif’in ve Cemal Süreya’nın şiirlerine bir alevlik çakmak çakıyor. Daha doğrusu çakmış olduğu bu çakmak alevinin ilk parlamasında gözüne çarpan detayları okuyucuyla paylaşıyor. Yazılara başlamadan evvel bölümü tanıtıcı cümlelerinin arasında da yazdığı gibi, “ Tek bir konu ya da izlek çevresinde nokta atışları yapan, bir kıvılcım çakımıyla okur zihninde çağrışımlar ve dikkatler uyandırmayı amaçlayan bu yazılardan yalnızca burada yer alan ikisi tamamlanıp yayımlandı”. Bu bölüm insanı daha çok şiir kitabı okumaya ve okuduğu şiirleri, yazan şairin gözünden yorumlamaya teşvik ediyor. “Edebiyat Mutfağı” başlıklı beşinci bölümde de sadece iki yazı yer alıyor. 1990’larda yazılmış bu iki yazının bize fark ettirdiği Türk Edebiyatı’nda yer alan mutfak kültürü. Halit Ziya Uşaklıgil’in obur kahramanlarını okurken insan bir yandan bu bölümün neden “Edebiyat Mutfağı” başlığını taşıdığını biraz düşünüyor. Sanki Murathan Mungan, Türk Edebiyatı’nın temel taşlarının, zamansız yazarlarının isimlerinin geçtiği bu bölümde aslında Edebiyat’ın piştiği, doyurduğu, lezzetlendiği ve şekillendiği mutfak kısmına başımızı uzatmamızı istiyor. Midemizden aklımıza bir kıvılcım gönderiyor… Tek bir yazının olduğu altıncı bölüm “Kulaklık” ismini taşıyor. Bu bölümde adını belki hiç duymadığımız, belki de sadece bir filmde kulağımıza çalınan çeşitli şarkıları ve sanatçıları öğreniyoruz yazardan. 2001 yılında yazmış olduğu bu yazının bir bölümünde şöyle diyor Murathan Mungan; “Parçalar da insanlar gibidir. Kim, nerede, nasıl toplanıyor? Neler yan yana geldiğinde neler olur? Siz neler kaçırıyorsunuz? Nerede ne olup bitiyor? Her zaman, her şeyi takip edebilmek mümkün değil elbet. Çağın hızına hangi toplam yetişebilir ki?” Yedinci bölümün ismi “Resimli Kitap”. Üç ayrı yazısının olduğu bu bölümde Murathan Mungan’ın üç ayrı anısını okuyor ve ona bu anıları anımsatan fotoğrafları görüyoruz. Fotoğrafları yaşanmışlıklarının bir belgesi olarak bizimle paylaşırken onun aslında geçmişe, hatıralarına, dostlarına ne kadar bağlı olduğunu ve belki de ne kadar sabit bir zamanda kaldığını fark ediyoruz. Çünkü Murathan Mungan’ın ölmüş bir yakınının fotoğrafına bakınca o kişi öldüğü için değil ama onunla yaşanmış zamanlara duyduğu özlem için hüzünlendiğini seziyoruz. Bu bölümde yazdığı yazılardan üçüncüsü olan “Polaroid Fotoğraf” yazısı çok duygu’landırıyor.

Medyaya karşı dikkatli olun uyarısı
Sekizinci, yani “Aklın Emniyet Kemeri” başlıklı bölümde de tek bir yazı var. 2007 yılında yazdığı bu yazısından bize fısıldamıyor adeta haykırıyor. Medyatik bir dizinin toplumdaki olumsuz etkilerinden yola çıkarak adeta aklımızı kullanmamızı, medyanın seline körü körüne kapılıp gitmememizi öğütlüyor. Bu yazıyı okurken yazarın işaret parmağını bize doğru salladığını hissediyoruz. Haklı olduğunu da biliyoruz. Zira tükettikçe tükenen bir toplumun aklına bir emniyet kemeri şarttır. Son sürat gidilen yolların varacak bir durakları olmayacağı gibi hızla değişen dünyanın nabzını tutan medyanın gösterdiklerini düşünmeye fırsatı olmadan bilinçaltına alan bir toplumun da tükenmesi kaçınılmazdır. Kitabın sonuna doğru yaklaştıkça üç yazısının yer aldığı istediler. “Yazdım” başlıklı dokuzuncu bölüme geliyoruz. 2010 ve 2011 yıllarında yazdığı yazılardan oluşan bu bölümde bazı yayım organlarının istekleri üzerine farklı konulardaki denemelerini okuyoruz. Bu bölümdeki yazıları, kimine politik, kimine edebi, kimine ise sadece çağrışımsal gelse de aslında yazıların üçü de tamamen toplumsal bir farkındalık içeriyor. Zaten Murathan Mungan’ın tüm yazılarını ve o yazılarda geçen insanları, olayları, zamanları bireysel bir açıdan değil kolektif, daha geniş bir pencereden, düşünerek, sorgulayarak okuyoruz. Bu bölümde yer alan yazılarından ikincisi olan “Cüret ve Akraba Tutumlar” yazısında cüret kelimesinin çağrıştırdığı tüm anlamların üstünden geçiliyor ve yazının sonu şöyle bitiyor; “ Cüret, kendini bilen, malzemesini tanıyan, mücadele edebilen insanların silahıdır. Ettiğiniz sözün, aldığınız tutumun, ileri sürdüğünüz savın, kalkıştığınız atağın, dekoltenizin ya da yırtmacınızın bir karşılığının olması gerekir. Yoksa cüret ettiğinizle kalırsınız.” Kitabın son bölümü olan onuncu bölüm, “Sonraki Adımlar” başlığı altında, Murathan Mungan’ın yakın tarihlerde yayımlanmış gazete ve dergi yazılarından altı tanesini içeriyor. Ancak bu bölümü diğer bölümlerden ayıran en önemli özelliği bu bölümdeki yazıların, Tuğla’nın yeni baskılarında yer almayacak yazılar olmaları. Bu bölümdeki yazıların, bundan sonra yayımlamayı düşündüğü düz yazı kitaplarında yer alacağını bölümün giriş paragrafında okuyoruz. Bu bölümde yer alan yazılarda eşcinseller, siyahiler gibi ayrımcılığa uğrayan veya uğrama oranları oldukça yüksek gruplara dair örnekler görülüyor. Esasında en sona bıraktığı Ret ve İnkâr Kültürü yazısında da ifade etmek istediği üzere insanların kendinden olmayanı, kendi gibi düşünmeyeni, muhalif olanı dışlama eylemleri devam ettikçe farklı olanların büyük bir kısmında itilmeden kaynaklı yalan, inkâr, ötekileşme çabası görülmektedir. Bu sadece bireylerde değil, toplumsal yapıda da görülür. “Bizim mahalle, bizim ülkemiz, vb…” şeklinde önce zihnimize sonra dilimize yerleşmiş bir aidiyet mevcuttur. Bu mevcudiyetin içinde kişiler ne kadar donanımlı, farklı, renkli olurlarsa olsunlar daha puslu, daha gri yaşamaya devam ederler. Oysa bir toplumda yaşayan herkesin klon olmadığını unutmamak, sadece bize farklı geliyorlar diye onları klanlaştırmamak sosyal görevlerimizin başında yer alıyor.

Herhangi bir romanı okurken bile 65. Sayfadan 90. Sayfaya geldiğimizde karakterlerin hayatlarında pek çok değişim meydana geliyorken, senelerin örneğin 1965’den 1990’a aynı kalmasını beklemek anlamsız olur. 90. Sayfadaki bir varış, 65. Sayfadaki bir ayrıntının içinde gizli olabilir ve biz bunu ıskalamış olabiliriz. Aynı durum yaşadığımız ve geçen yıllar için de geçerli. Bugün vardığımız ve yürümeye devam ettiğimiz yolda ve zamanın içinde ara ara mola verip soluklanmamız, geçmişe dönüp bakmamız gereklidir. Kat ettiğimizi bildiğimiz süre içinde yaşanan gerçekler, ne kadar daha kat edeceğimizi bilmediğimiz yoldaki kararlarımıza ipuçları olurlar. Bakmayı değil, görmeyi bilene Tuğla bunu hatırlatıyor.

DEMET TÜZÜNKAN

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163