VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
11 Kasım 2018 Pazar | Anasayfa > Haberler > Müren Beykan: Sizi polisiyeden, sinemadan, cazdan tanıyanlar da var Sevin Okyay: Harry’ciler hepsini döver
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Müren Beykan: Sizi polisiyeden, sinemadan, cazdan tanıyanlar da var Sevin Okyay: Harry’ciler hepsini döver

Kalıplara sığmayan bir İstanbullu, tevazuda sınırsız bir kültür emekçisi, sıcak bir yürek... ama Sevin Okyay en çok da, kendine has bir “çocuk”, bir “meraklı turşucu”! Sevgili dostum Sevin Okyay ile yeni kitabı “Ara Sıra ve Daima”yı konuştuk.


MÜREN BEYKAN



ON8 Blog için ilk kez 2014 baharında bir araya gelmiştik. Blogdaki ilk yazınız da 19 Temmuz Cumartesi yayına girmişti. Biz o tarihten bu yana sizinle önce ara sıra, sonra sık sık, ama son yıllarda neredeyse her cumartesi buluşuyoruz. 2000’lerin başında Radikal’deki köşenizde yer alan “portre” yazılarınızı da arada anar, göndermeler yapardınız. Derken, hadi dedik ve işte “Ara Sıra ve Daima” çıktı ortaya. İnsanın gözünü yaşartacak duygularla yüklü bir kitap bu. Elinize aldığınız an nasıldı, ne düşündünüz?
Benim intikalim biraz zayıftır bu konularda. Tahmin ediyorum ki bir hafta on gün sonra deliler gibi sevineceğim. Gene de çok çok memnun oldum. Çünkü hakikaten bu, senin dürtüklemen demeyeyim de hatırlatmanla, teşvikinle oldu. Tabii, her zaman olduğu gibi, bunu ben yazmadım ki duygusuna sahibim. Neden? Yazıların bir kısmı 2003’ten, 2004’ten. Radikal Cumartesi ekinde yazdım ben bunları. Ve komik bir olayla başlamıştı. Bizim Afyon Caz Festivali’nin yöneticisi olan arkadaşımız Hüseyin Başkadem, 5 yaşındaki yeğeni Utku’yu, Ornette Coleman konserine getirmişti. Utku gebertti bizi, konserde makaraları koyuverdik. Onunla başladı bu yazılar. Sonra Haluk Bilginer gelmişti İstanbul’a, kısa bir söyleşi yaptım onunla. O söyleşiyi kullandım. Tanıdığım kişilerle devam ettim yazılara: Asistanım olanlar, evimde bir süre kalmış olanlar, temizlikçiler, şunlar bunlar. Çok da iyiydiler bence, özellikle son saydıklarım.

72 portre seçtiniz. 20’sini yeni yazdınız. Kucaklayacağınız daha çok tanıdığınız vardır elbette. Aslında bir Sevin Okyay’ı keşfetme oyunu var bu kitapta. Çünkü siz kişileri sadece tanıtmamış, paylaştığınız duyguları, olayları aktarmışsınız. Satırlar arasında hep sizi buluyoruz, sizin izinizi sürüyoruz.
Oysa ben bunları o kadar törpülemeye çalıştım ki. Oturmuş kendini yazmış diyecekler diye. Hatta, birçok cümleyi de attım, biliyorsun. Bana hemen hemen her şey kendini beğenmişlik gibi geldiği için, bu da öyle geliyor.

Kasım çocuklarıyız

Kitap boyunca Sevin Okyay dili su gibi akıyor. Şöyle demeleriniz yok mu: “Kendi haline bırakılmış sonbahar çocuklarıydık. Yazın sefasından uzak kalmış, sonbahar başının bereketini de kıl payı kaçırmıştık...” (Pakize Barışta yazınızda) Kasım çocuklarısınız. Ama fevkalade güz manzaralarıyla ünlü bir İstanbul’un çocuklarısınız da. Yoksa mayanızdaki bu neşeli hüzün başka nasıl oluşurdu...
Kızım Elif de, görümcem Pakize de kasım başı doğumlu. Bense kasım sonunda doğdum. Kasım çocuklarıyız yani. Pek istenilen bir şey değil. Ama ben sonbaharı çok severim.

Sonbaharı başka güzeldir İstanbul’un.Çok fazla ağlıyoruz; eski İstanbul’u kaybettik diye. Evet, kaybettik çünkü dünya artık başka bir yere gidiyor...
Yavaş yavaş gidiyordu, hızlandı.

Kitabınızdan da yansıyor, evet yitirilenler var ama elinizdekilerle yola devam edenlerdensiniz. Anıları yükleniyorsunuz, onları seviyorsunuz ama onların sizi biçimlemesine de izin vermiyorsunuz.
İyimserlik benimki. Hastalık derecesinde iyimserim. Bir arkadaşım sırf hava güneşli diye mutlu olan salaklardan söz ediyor, sinirleniyordu; beni kastediyordu.

Bu cildin içinde, bazen aile üyelerinden biri de çıkıveriyor okurun karşısına. Anneniz Fahire Çet, babanız Naim Okyay, kardeşiniz Sinan Okyay ve ikisi de yayıncılığa, edebiyata emek veren, çocuklarınız Elif Kutlu ve Kutlukhan Kutlu...
Aslında Kutlukhan başlangıçta bu portre işinden yırtmıştı. “İstemiyorum, yazma” falan demişti bana, gazete zamanında. Tamamen kurtulduğunu sanmış. Kitapla da başlarda hiç ilgilenmedi. Sonra, seni de yazıyorum deyince ben, “Nee, niye yazıyorsun?” diye bozuldu. Eh, ben de hemen, “Valla yayınevinden istiyorlar,” deyiverdim.

Sizin onu yazmama ihtimalinizi düşünmesi çok tuhaf geliyor bana, ama Kutlukhan elbette nevi şahsına münhasır bir insandır. Ve “Harry Potter”ları sizinle birlikte bize kazandıran çevirmenimizdir, kıymetlidir.Bizi affetmeyebilir bu portre yazısı yüzünden, tabii. Spor dünyasından tanıdıklarınız da var kitapta.
Sadece iki kişiyi alabildim. Yalçın Granit ve Aral Sürek. Aral Abi öldüğünde bir portre yazısı yazmıştım. Onu da koyayım deyince çok hayranı olduğum Yalçın Abi’yi de aldım. Müthiş bir sporcuydu.

O yazılar gençliğinize dair çok güzel ipuçları da veriyor. Nasıl bir ortamda büyümüş olduğunuz, sporla ilişkiniz… Sizi genelde radyo programıyla tanıyanlar, sporla bağlantınızı bilmiyor. Unutulmuş daha doğrusu.
Geçmişte 3-3.5 yıl NTV Spor Radyo’da program yaptım. Spor radyosu dinleseler bilirlerdi. İftihar ettiğim bir programdı ayrıca.

Sizi polisiyeden, sinemadan, cazdan tanıyanlar da var.
Harry’ciler hepsini döver. (Haryy Potter)

Fen derslerinde anam ağlardı

Arnavut (baba tarafından) ve Çerkez (ana tarafından) genlerinizden mi nedir, Naim Bey “Çocuğum, matematikte zorluk çekiyorsun, istiyorsan edebiyatı seç,” demiş, ama siz ne yaptınız?
Arnavut çocuğa böyle bir laf edilmez. Gerçi kendisi de öyleydi ama ben, bana böyle bir şey söyleyen kim olursa olsun, babam dâhil ki babamı çok severdim, tam tersini yaptım tabii. Matematikte zorluk çekiyordum ama matematikte zorluğu dikkatsizlikten çekiyordum; anlamadığımdan değil. İşlemin sonunda 8 yazacağıma 4 yazıyordum. Edebiyatımsa hakikaten çok iyiydi. Sırf bana böyle söyledi diye tam tersini yaptım. Bizim zamanımızda maalesef lise 4 yıl olduğu için, o kadar yıl fen derslerinde anam ağladı. Hak ettim ama.

Kitabın en sonundaki otoportrenizi okuyunca iyice hissediyoruz bu gidip gelmeleri, muziplikleri, yaşadıklarınızın yoğunluğunu… “Hakikaten” kitabında da vardı, ama buradaki ifadelerinize bayılıyorum. “Zararsız bir şahıstır,” diyorsunuz. Kime zarar vermiyorsunuz?
Kimseye. Yani kimseye vermediğimi sanıyorum. Bir defa, hırsım sıfır. Çok azar işitmişimdir bu yüzden. Kutluğ Ataman çok fena azarlamıştı beni bir keresinde. Birisi için, “Ama o da çok hırslı,” dedim diye, “Olacak tabii, senin gibi mi olsun, hırssız mı olsun!“ dediydi. Hatta ben ödül töreninde Murathan da beni azarlayacak sanmıştım ödül verirken, ama tam tersine, iltifat etti. Çok sevindim.

Hem köşe yazıları yazıyorsunuz, hem de radyoda program kayıtları yapıyorsunuz; çok büyük emek bu. Ve bu programlar için kitaplar alıyorsunuz, okuyorsunuz. Çok da hızlı okuyorsunuz.
Portreleri yazdığım yıllarda, haftada üç dört yazı yazıyordum. Bir tane sinema, bir kültür sanat, bir spor, bir de portre... Okumak için öyle özel bir çaba harcamıyorum. Dakikada 300 kelime okuyorum diye kendimi iyi sanıyordum. Sonra “harika çocuklar” çıktı. En fazla 10 yaşında var yok, Karadenizli bir kız dakikada 3000 kelime okuyormuş meğer!

Portrelerde en çok da gruplar ilgisini çekiyor insanın, özellikle Enis Batur, Ömer Madra, Oruç Aruoba’yla bir araya gelişiniz, sonrasında onlarla “Üç Silahşörler” ve D’Artagnan olarak devam etmeniz. İlk tanışmanız çok ilginç, döpiyesle gitmişsiniz. Siz nasıl döpiyes giydiniz, düşünemiyorum.
O sıralar tercümanlık bürosunda çalışıyordum. Bu işi bana Turhan Ilgaz bulduydu ama esas Osman Saffet Arolat aracı oldu. Dediler ki, Enis Batur’la konuşacaksın. Nasıl birini beklediklerini bilmediğim için endişeliydim, gri beyaz pötikare bir döpiyesim vardı, onu giydim. Enis de beni görünce, benden bir şey olmayacağını söylemiş.

Büyüme yıllarınızda annenizle yakın olmadığınızı düşünüyorsunuz hep, ama kitabınızda pek çok portreye sızıvermiş. Aslında onun yaşamdaki dik duruşundan, sonsuz vericiliğinden, özellikle de entelektüel meraklarından ciddi biçimde etkilenmişsiniz. Kitaptaki yazınızın başlığı çok hüzünlü ama: “Ana başta taç imiş”. O miş, yüreğimi burkuyor.
Laf öyle, “Her derde ilaç imiş, bir evlat pir olsa da, anaya muhtaç imiş” diye biten bir dörtlük o.

“Cumhuriyet kızı dedikleri o olsa gerek,” diyorsunuz. Entelektüel anlamda gerçekten birikimli bir insanmış. Sizi her yere götürürmüş.
Cumhuriyet ilan olmuş, onlar özgür olmuşlar, modern giysiler giyiyorlar. Her yere gidebiliyorlar, her şeyi yapabileceklerini sanıyorlar, bu çok önemli, özgürler. Atatürk onlara her türlü hakkı vermiş. Ellerinden alınacağını düşünmüyorlar, mücadele etmeleri gerekeceğini düşünmüyorlar... Annem bizi her yere götürürdü; sinemaya, tiyatroya, operaya, maçlara, hatta güreş müsabakalarına bile...
Hadi çalışayım derken gidip oyun açıyorum


Sizi en iyi tanıyan da o olmuş, ne dersiniz? Mesela şu “çalışmaya oturamama” haliniz: “Bütün mesele bu çocuğu çalışmaya başlatmakta. Başladı mı çalışıyor.”

Bende atalet var, başlayamıyorum. Hadi, diyorum başlayayım, sonra bilgisayarda oyuna takılıyorum. Özellikle çeviri yaparken oluyor bu. Çeviri insanı yoran bir şey olduğu için, başlaması da kolay değil.

Çeviriye nereden başlıyorsunuz, birinci sayfadan mı?
İlk sayfadan başlarım, ama sıkılırsam başka yerlere de atlayabilirim. Ancak, Harry’de bunu yapmıyordum, çünkü gidişatın bir önemi var. Asıl korkuncu, “Hayali Yerler Sözlüğü”ydü. 3.5 yılda bitirdik. Aslında emindim bitmeyeceğinden. Ama Enis (Batur), “Arkadaşımın kitabını bitirmezseniz, bir sonraki Harry’i size vermem,” dedi. Manguel ile arkadaştır kendisi.

Azizem, çok teşekkürler. Sizinle çalışmak hem zevkli hem ilham vericiydi. “Bizi izlemeye devam edin,” diyelim mi okurlarınıza?
Keşke. Kitaba alabilseydim dediğim, ihmal ettiğimi sandığım insanlar var. Konuşuldu da onlar, ama zamanım olamadı.

Çevirmenlikte popstar mertebesi

2014’te Vogue’daki söyleşinizde Ebru Çapa, çevirmenlikte pop star mertebesine konumlamış sizi, çok hoşuma gitti.
Evet ama çok komik. Ben mesela 1963 ya da 64’ten beri çeviri yapıyorum. Şimdi bunu gençlere söylediğin zaman, tahayyül dahi edemiyorlar. O yıllarda çeviri yapacak yaşta olmak… Oysa, Harry Potter çevirmeni deyince tanımayan çıkmıyor diyebilirim.

Dilimizde olan sözcükleri neden terk edeyim?
15 yıl önce yazdıklarınızla bugün yazdıklarınız arasında dil farkı yok, eski yeni ayırt edilmiyor. Melûl mahsun, hayırhah, ömrübillah, hikmet-i hüda, gayya kuyusu... Bu sözcükleri terk etmemişsiniz. Çok akıcı, samimi bir üslubunuz var.
Neden terk edeyim? Bunlar çok güzel deyişler. Anlamayanlar da sözlükten bakıp öğrenebilir. Yani alışkın olduğum için ağzımdan öyle çıkıyor. Belki de çok yazdığımdandır. Yoksa hiç kullanılmayan kelimeleri bulup da zorla kabul ettirmeye çalışmıyorum. Konuştuğum gibi yazıyorum. Ama yazarken daha çok düşünecek vakit olduğu için, yazılanlar daha iyi oluyor tabii. Yazdığım gibi konuşamıyorum, yazmam konuşmamdan daha iyi.

Paylaş