VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ocak 2014 Salı | Anasayfa > Haberler > Müziğin kalbinden öykücükler
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Müziğin kalbinden öykücükler

“Şu Romantik Müzikçiler”, ülkemizin kıdemli flüt sanatçısı Kamil Şekerkaran’ın acı-tatlı anılarından oluşuyor. Sanatçının kendi deyimiyle “öykücükleri”, bir dönemi daha yakından anlamamızı sağlıyor.

SERHAN BALİ

Müzik camiamızın görmüş geçirmiş üyelerinden biri olan Kamil Şekerkaran ile bugüne kadar karşılaşmadım. Yıllar önce “Orkestra” dergisindeki çalgılar üzerine beğeniyle okuduğum yazılarını ise çok iyi hatırlıyorum. Bu alandaki teorik ve pratik bilgileri Türkçede bu kadar iyi kaynaştırabilmiş başka birine ait yazılar okuduğumu anımsamıyorum. Şekerkaran’ın anılarını hevesle edinip bir solukta bitirdim. Kitap hızlıca okumaya uygun zira içerik ve dil-üslup bakımından akıcı bir kurguya sahip.
Şekerkaran’ın kitabında ısrarla kullandığı tabirle “öykücükler”inin kimileri Türkiye’deki müzik hayatının geçmişine ışık tutacak, kimileriyse üzerinde fazla durmadan gülünüp veya hüzünlenip geçilecek cinsten. Ama bendeniz, her bir öykücüğün özgül önemini irdelemektense, bu yaşanmışlıkların toplu halde geleceğe kalabilecek olmasını daha fazla önemsiyorum. Şekerkaran’ın da kitabın son sayfalarında altını çizdiği gibi Türkiye’deki konservatuvarlardan (Ben buna müzik fakültelerini de ekleyeyim) yetişenlerin genel entelektüel seviyesi ne yazık ki hiçbir zaman övünülecek durumda olmamıştır (Şekerkaran yaşamı boyunca gözlemlediği “cahillik manzaraları”nı anılarında anlatıyor). Zaten bu alanda yaşadığımız sıkıntıların temelinde, yetişmiş kaliteli insan gücüne sahip olmayışımız yatıyor. O yüzden, Şekerkaran gibi eli kalem tutan, kendisini müzik dışında başka alanlarda da yetiştirebilmiş, entelektüel müzisyenlerimizin anılarını kaleme almaları çok önemli. Kitap üzerine düşündüğüm sırada belleğimi zorladım ama bugüne dek Hamit Alacalıoğlu dışında, herhangi bir orkestra müzisyenimizin anılarını okuduğumu hatırlayamadım.

Ülkemizin küçük sanat camiasında, gerçek niyetini muhatabının yüzüne söylememe, arkadan-karnından konuşma türünden nahoş tavırlar vakayı adiyeden sayıldığı için, Şekerkaran’ın yaşamından geçmiş kimi insanlara yönelik -açıktan hedef almaktan kaçınsa da- yaptığı üstü kapalı göndermeleri hafif bir tebessümle okumamak elde değil. Şekerkaran isim vermekten imtina ettiği durumlarda ise “gazetelerde amatörce müzik yazıları yazan bir bay”, “profesyonel bir orkestra müzikçimiz”, “müzikle de yakından ilgilenen bir tıp profesörü” gibi üstü kapalı tanımlamaları tercih etmiş.

Yazarımızın yeri geldiğinde her seferinde, eskilerin diliyle “arzı hürmet ederek” ismini andığı bir kişi var ki, o da hocası Cemal Reşit Rey. 1930 yılında İzmir’de doğup ilk müzik derslerini amatör bir flütist olan babasından alan Şekerkaran’ın 1948 yılında yüksek öğrenim için geldiği İstanbul’da, İstanbul Şehir Orkestrası’nın sınavlarını kazanarak bu orkestranın ikinci flütistliğine atanmasıyla yolları kesişmiş Cemal Reşit Rey ile ve daha sonra ondan kuramsal müzik dersleri de almış. Rey’in nevi şahsına münhasır karakteri ve davranışlarından yansımalar Şekerkaran’ın anılarının en keyifli satırlarını oluşturuyor. “Dünyanın öbür ucunda bir koko düşerse” örneğin, o kadar tatlı bir anekdot ki, Cemal Reşit Rey’i hayattayken tanıyamamış olsam dahi, Şekerkaran’ın belgesel tadındaki üslubu sayesinde Rey’in “kocaman açılmış yaşam dolu mavi gözleri, abartılı öfke gösterisi” gözümde canlanıverdi.
Şekerkaran’ın yazım dili ve üslubu -önsözde vurguladığı gibi- bu alandaki “aşırı titizliğini” gözler önüne seriyor. Üzerinde inceden inceye düşünülmüş, “hesaplı” bir üslup bu ama okuru sıkmıyor. Kimi insanlara ve kurumlara ise yer yer tepeden bakan bir üslup bu. Yeri gelmişken, kitabın beni hayal kırıklığına uğratan bir yanının, ülkemizde öteden beri müzik-müzisyen eleştirisi yapan kalem erbabı üzerine yeterli yorum içermemesi olduğunu söylemeliyim.
TEMKİNLİ ELEŞTİRİ
Halbuki küçük klasik müzik camiamızın baş çekişme konularından biridir bu. Bu ülkede öteden beri müzisyenler ve müzikologlar eleştiri alanına girmekten imtina ederler ama formal müzik eğitimi olmamakla birlikte kendini müzik alanında yetiştirip kalem oynatan “amatörleri” de küçümseme eğilimi taşırlar. Şekerkaran’ın anılarının sadece bir yerinde geçiyor “amatör müzik yazarı” deyişi ama orada da yerdiği aslında o değil bir başka kişi. Anıların, geleceği anlaşılan devamında, Şekerkaran’ın “amatör eleştirmenlere” daha fazla dokundurmasını bekliyorum.
Vatan Kitap’ta İdil Biret’in annesi Leman Biret’in günlüğünü tanıtırken, “Bu kitap sadece Biret’in küçüklüğüne değil dönemin Türkiye’sine de ışık tutuyor” diye yazmıştım. Şekerkaran’ın anıları da, bu kıdemli müzikçimizin yaşamını aşıp, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki İstanbul müzik yaşamından fotoğraf kareleri sunuyor okura. Örneğin Cemal Reşit Rey yönetimindeki İstanbul Şehir Orkestrası’nın 1950’li yıllarda Şan ve Saray sinemalarında verdiği efsanevi konserler canlı biçimde anlatılmış. Yazarımızın şehir orkestrasında birinci flütistliğe nasıl atandığını işlediği öykücükte, kitapta ismini vermediği selefinin, sonraki yıllarda Yeşilçam’ın ünlü karakter oyuncusuna dönüşecek olan Muzaffer Tema olduğu gerçeği, o döneme aşina olmayanlara ilginç gelecektir şüphesiz. Şekerkaran’ın hırpalamalarından nasibini alanların içinde ünlü bir genç meslektaşı var ama kitapta adı geçmediği için ben de yazarımızın kem sözle andığı bu müzisyenimizin adını vermeyeyim; anlayan anlamıştır diyelim. Şekerkaran’ın hafızasında kekremsi tatlar bırakan bir büyük ismin de rahmetli Aydın Gün olduğu anlaşılıyor.

Olumsuz düşüncelere sahip olduğu kişilerin isimlerini kitapta saklı tutan yazarımız, sıra Gün’e geldiğinde, dikkatli bir üslupla, kendisini vakti zamanında epeyi uğraştırmışa benzeyen bu opera sanatçımıza eleştiri oklarını atmayı ihmal etmiyor. Kıdemli meslektaşı Mükerrem Berk de Şekerkaran’ın iğneleyici üslubundan nasibini almış.
Anıların hiçbir yerinde, İstanbul Filarmoni Derneği’nin yıllarca başkanlığını yapan, Şekerkaran’ın “Orkestra” adlı dergisinde de uzun süre yazdığı Panayot Abacı’nın isminin geçmeyişine ise hayret ettim. Yine eskilerden bildiğim Pertev Apaydın’ın muazzam bir orkestra şefi olabilecekken küstürülmesi, Apaydın’ın bunun üzerine Belçika’ya göç ederek kayıplara karışmasının anlatıldığı öykücük ise hayli acıklı.
Kitaba neden “Şu Romantik Müzikçiler” isminin verildiğini anlayamadım. Bu başlığın atıldığı ve İstanbul Oda Orkestrası’nın kurucusu olan Hamit Alacalıoğlu’nun başrolünde olduğu üç öykücükte de müzisyenlerin romantik tabiatından bahsedilmiyor; burada olsa olsa ironik bir yaklaşımın varlığından söz edebiliriz. Yazarın son sayfalardaki öykücüklerinin ortak başlığı olan “Dünyaya Yeniden Gelsem”, Kamil Şekerkaran’ın bir flütist ve bir orkestra sanatçısı olmaktan dolayı duyduğu gurur ve mutluluğu iyi yansıttığı için başlık olarak kitabın içeriğine sanki daha uygun düşermiş.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam