VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
13 Mart 2010 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Nazlı Eray
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Nazlı Eray

Şimdi artık Sinop ve Paris yolculuğundan döndük ama haydi Nazlı, bu kez de Sinop’a ‘Nükleer Santral İstemiyoruz’ hareketine destek vermeye gidelim, var mısın?

Buket Uzuner

“Ah Bayım Ah!” adlı şahane hikâyesi yayımlandığında Nazlı Eray’ın Türk Edebiyatı’na yepyeni bir ses getirdiği hemen anlaşılmıştı. Ben o sırada henüz farklı ve yeni edebî sesler konusunda karar verecek bir yaşta ve birikimde değildim, iyi bir okurdum; yani burnum iyi edebiyat kokusunu tanımaya başlamıştı. Pek çok okuru gibi ilk yayınlandığı 1978’lerde “Ah Bayım Ah” dili, tekniği ve ironisiyle beni de etkilemişti. Nazlı Eray’la neredeyse dönemin en önemli edebiyat atölyesi sayılabilecek Attilâ İlhan’ın Bilgi Yayınevi’ndeki küçük editör odasında tanışmıştım. Şair’in ‘edebiyat kumaşı’yla doğan ve bundan zengin bir gardırop hazırlayacağını sezdiği genç yazar adaylarına verdiği destek kapsamında yayımlanan ‘umut veren yazarlar’ dizisindeki kitaplardan “Ah Bayım Ah!” bugün bile hâlâ genç ve güzeldir! Nazlı (Eray), o yıllarda da tıpkı bugünkü gibi uzun kızıl saçlı, gözle görünmeyen bir sevgiliye gülücükler dağıtırken, yanında bulunmanızın tek nedeni yalnızca onun kafasından geçen hınzır ve gerçeküstü bin bir hikâyeyi dinlemek olduğuna samimiyetle inanan çok ilginç bir kadındı. Benim gibi yazar adayı gençleri Kavaklıdere’deki yazı-evine davet eder, yazmayı düşündüğü yeni hikâyeleri ve Güney Amerika seyahatlerini anlatarak bizi büyülerdi. Nazlı’nın yazı evinde raflar ve sehpalar Rio’dan Tokyo’ya, Delhi’den San Francisco’ya o sıralarda Türkler’in pek merak etmedikleri veya seyahat etme olanakları şimdiki kadar fazla olmayan, yani henüz egzotik coğrafyalardan getirdiği ilginç objeler ve çoğunluğu o sıralar henüz Türkçe’ye çevrilmemiş Amerikan Edebiyatı’nın önemli yazarlarının kitaplarıyla doluydu. 1970’lerin Türkiyesi’nde genç ve iyi eğitimli bir kadının yalnızca çalışmak için kendine ait bir evi olması kadar - bugün bile hâlâ yaşamlarını moda-güzellik salonu- alışveriş- magazin- oyun salonu içine sıkıştıran burjuva kadınlara benzemeyen bir profil çizen Nazlı Eray elbette özellikle o yılların genç kızları için farklı bir prototipti. Bu nedenle Nazlı Eray’ın yalnızca yazdıklarıyla değil yaşamıyla da Türk Edebiyatı’ndaki yerinin özgün olduğunu düşünürüm. Tabii benim gibi seyahat ateşiyle yanan, ancak henüz nasıl ve hangi olanaklarla yola çıkacağını bilmediği için çıldırmak üzere olan bir genç kızın, Latin Amerika anılarını kurmakta usta olduğu mistik ve masalsı atmosfer çerçevesinde rüya gibi anlatan Nazlı’ya nasıl hayran olduğumu tarif etmememe herhalde gerek yoktur. Birkaç yıl sonra üniversiteyi bitirdiğimde, Türkiye’de içinde ve karşısında bulunduğum siyasi görüşlerin kullandığı neredeyse birbiriyle aynı uzlaşmazlık ve şiddet dilinin benim özgürlük ve hümanizma hayallerimle örtüşmesinden ümidimi kesecek kadar olumsuz deneyime sahiptim. Tıpkı şimdiki gibi kimse kimseyi dinlemiyor, herkes yalnızca kendisinin haklı olduğunu düşünüyor ve şiddet gündelik hayata her biçimde yerleşiyordu. Gitmeye karar verdim. Başka dünyaları keşfedecektim. Bunu da ancak eğitim bursları kazanarak yapabilecektim. Ben Norveç’te mikrobiyel ekoloji yüksek lisansı yapmaya ve sırt çantamla ‘inter-rail’ denen uzun tren yolculuklarına başladığımda Nazlı Eray artık Türkiye’nin tanınan yazarları arasına girmişti. 1980 yazında garsonluktan aşçılığa yaz işlerinde çalışıp, seyahatlerim için para biriktirdiğim için Türkiye’ye ailemi ziyarete ancak 15 günüm kalmıştı. O yaz Türkiye’ye döndüğümde şiddet bıraktığımdan daha şiddetliydi, insanlar umutsuzdu ve 12 Eylül Darbesi’ne yalnızca iki ay kalmıştı, üniversiteden arkadaşlarım ya erkenden evlenip anne-baba-memur olmuş ya da iki ay sonra bastıracak askerî darbe nedeniyle başlarına gelecek korkunç günlere doğru kaygıyla sürüklenmekteydiler. Bu çok gerilimli, endişeli ve tehlikeli memleket ortamında Nazlı Eray’la buluşmuştuk. O heyecanla bana Norveç’in Viking Efsanelerini ve fiyortlarını soruyor, bense İskandinavya üniversitelerindeki demokratik ortamdan ve kadının insan haklarından bahsediyordum. Nazlı âniden: “Ben yarın Sinop’a gideceğim, haydi gelsene!” diye o sırada sordu.

CEZAEVİNDE İKİ KADIN YAZAR
Sokaklarda insanların kaçırıldığı, şehirlerarası yollarda otobüsleri önüne gelenin çevirip kendi ideolojisinden olmayanları alıp götürdüğü, okuduğu üniversiteye göre gençlerin solcu veya sağcı olarak damgalandığı o 12 Eylül’e iki ay kala yeni kitabı için Sinop’a araştırma yapmaya giden Nazlı’nın bu teklifini hemen kabul ettim. Ancak Nazlı’yı tanıyan ve seven annemle babamın bu kararımdan ötürü çok endişelendiklerini iyi hatırlıyorum. O zaman manasız bulduğum endişelerini şimdi kendim bir anne olarak artık iyi anlıyorum. Nitekim biz ertesi gün elimizde iki küçük çantayla iki kadın Sinop yolundayken memleketi sarsan bir suikast sonucu başbakan Nihat Erim öldürülmüştü. Sinop’ta o yıllarda bir tek otel ve sıfır turist vardı. Hem bu yüzden hem de o çok güvensiz ortamın gerginliğinden, uzun kırmızı saçları ve çocuk kadar samimi merakıyla her şeyi sorgulayan Nazlı Eray’la yanında kısa saçlı, Norveç’ten alınmış rengârenk Hint entarileriyle ben Sinop sokaklarında belirdiğimizde, bizi bildiği kadın tiplerine benzetemeyen esnafın mesafeli ilgisiyle karşılamıştık. Nazlı, Sinop’ta gül koklayan adamdan, özel izinle ziyaret ettiğimiz Sinop Cezaevi kadınlar koğuşundaki ilginç hikâyelere kadar aradığı her şeyi gördü, duydu, kokladı ve sonra da onları özgün üslubuyla yazdı. Bense Nazlı’yla seyahat etmenin sürreal sürprizlerini ve keyfini yaşamak kadar, güzel, temiz ve küçük bir kent olan Sinop’u tanıdım. Ancak Refik Halit Karay’dan Mustafa Suphi’ye, Kerim Korcan’dan Zekeriye Sertel’e pek çok aydın ve yazarın düşünce suçlusu(!) olarak yattığı ama en çok başını öne eğmeden, ‘aldırma gönül!’ diye kükremiş büyük edebiyat ustamız Sabahattin Âli’yle adı bütünleşmiş Sinop Cezaevini gezmek (şimdi Feride Çiçekoğlu’nun yazdığı Parmaklıklar Ardında dizisinin çekildiği) ikimizin de içini burkmuştu.

PARİS’TE BULUŞMA...
Sonra araya yıllar, başka ülkeler, seyahatler ve hayat girdi, Nazlı’yla birbirimizi ancak kitaplardan ve basından izledik, ta ki İKSV’nin 9 Ekim 2009- 20 Ocak 2010 tarihlerinde Fransa’da gerçekleştirdiği TÜRKİYE MEVSİMİ (La Saison de la Turquie) sergilerini izlemek üzere Paris’e davet edilene kadar... Paris uçağında Nazlı’yla karşılaştığımızda Sinop yolculuğumuzun üzerinden tam 30 yıl geçmişti ama biz sanki biraz önce Sinop’tan dönmüş gibi kaldığımız yerden devam ettik. Paris’te IKSV’nin başarılı genel müdürü Görgün Taner ve genç arkadaşları biz yazarlara, 241 bin 233 kişinin gezdiği, çok iyi ve profesyonelce hazırlanmış ‘Bizans’tan İstanbul’a: İki Kıtanın Limanı’ başlıklı sergi olmak üzere birçok sahici ve etkin sergiyi görme şansı yarattılar. Yıllardır yurtdışında abartılı tanıtımlarla ortaya çıkan ama çoğu amatör ve zayıf etkinliklerden artık bezmiş biri olarak IKSV’nin Fransa’daki başarısını kutluyor, yeri gelmişken Şakir Eczacıbaşı’nı saygıyla anıyorum. Şimdi artık Sinop ve Paris yolculuğundan döndük ama haydi Nazlı, bu kez de Sinop’a ‘Nükleer Santral İstemiyoruz’ hareketine destek vermeye gidelim, var mısın?

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163