VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
10 Nisan 2011 Pazar | Anasayfa > Haberler > Ne “Ateşten Gömlek”miş hiç üstünden çıkarmasan da eskimiyor, ne “Yaban”mış kapılarda yatıp kalksa da burnu havada kalıyor
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ne “Ateşten Gömlek”miş hiç üstünden çıkarmasan da eskimiyor, ne “Yaban”mış kapılarda yatıp kalksa da burnu havada kalıyor

3 Türkiye Cumhuriyeti 2023’te kutlayacağı 100. yılına yaklaşırken bir yandan da yoğun bir anayasa tartışması içinde. Cumhuriyet’in temel ilkeleri, yani “Laik, sosyal, ulusal devlet” ve “Atatürk ilkeleri” kavramları tek tek sorgulanıyor. “Liberal”ler bu değerlerin anayasadan silinmesini istiyor. Onların bu tavrı karşısında Atatürkçü ve ulusalcılar ise öfkeli. “Ergenekon ve askeri vesayet” suçlamalarının da eklendiği bu ortamda Atatürkçüler’e yönelik bir diğer eleştiri ise, belki de en klasiği “Elitist ve halktan kopuk aydın” tanımları.

Kerem Çalışkan

3 Aslında Türk aydını 100 yıl önce de aynı tartışmaları yaşıyordu. Bu yüzden “Türk aydını Cumhuriyet’i kurarken giydiği ‘Ateşten Gömlek’ yıllarını sil baştan yaşıyor gibi” desek yanlış olmaz. O yüzden diyorum ki; Kurtuluş Savaşı’nın en ateşli mücadelelerini yaşamış Yakup Kadri ve Halide Edip’in eserlerini tekrar raftan indirelim. “Mahşerin Dört Romanı” diyebileceğimiz Yakup Kadri’nin “Yaban” ve “Ankara”sı ile Halide Edip’in “Ateşten Gömlek” ve “Türk’ün Ateşle İmtihanı”nı yeniden okuyalım...
!!!

Bugün Türkiye’nin önünde son derece kritik sorular ve akabinde alınacak kararlar var. Ulusal devlet ve toprak bütünlüğü korunacak mı, yoksa bölünecek mi? Yeni anayasa ve referandumlarla başkanlık sistemine geçilecek mi? Laiklik ve din yeniden tanımlanacak mı? Ordunun cumhuriyeti koruyucu rolü tümüyle son bulacak mı? TÜSİAD’ın gölge sesi Sayın Cem Boyner’in ifade ettiği gibi “Vatandaşların onuru ve bireysel özgürlüğü için bölünmeye” razı olunacak mı?
Bu soruların tümünün ucu açık ve tartışılıyor. Tüm bunların tartışılıyor olmasını Cumhuriyet’in başarısı ve sağlamlığı olarak görebilsek de “Atatürkçü gelenek”ten gelen Türk aydınları bu durumdan memnun değil. Çünkü liberallerin iddialarının aksine onlar Türkiye’nin çok yönlü bir tehdit altında olduğunu düşünüyorlar. Etnik ve bölücü tehditin, İslamcı tehditin... Dahası Batı emperyalizminin Orta Doğu’yu yeniden dizayn ederken Türkiye’yi de kuşattığı kanaatindeler. “Libya’yı bombalayan uçakların Türkiye semalarını tehdit etmeyeceği ne malum?” diyorlar. Onlara “Endişeli siviller” adını verenler de var. Özetle; kendilerini I. Dünya Savaşı sonunda işgal altındaki İstanbul’dan kaçan ve 1919- 1920’lerde Mustafa Kemal’in yanında İstiklal Savaşı’nın ateşine kendini atan Türk aydını gibi çok yönlü bir tehdit altında hissediyorlar. Aslında onlar Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazı altında kalmış Osmanlı aydınıydı. Neydi bu “Osmanlı aydını tipi?”
Batı eğitimi almış, halktan kopuk, İslamcılığa uzak ve mesafeli, henüz millet bilinci taşımayan bir milleti, milli kurtuluş savaşına yöneltmeye çalışan bir avuç fedakar insan... Çoğu İstanbul, Selanik veya İzmir kökenli bu Osmanlı dönemi Türk aydını derin bir kimlik bunalımı içindeydi. Bir milli mücadeleye atılmışlardı, ama ortada “millet” bilincine sahip millet yoktu. Bir de üstelik haklarında padişah ve halife tarafından İslam ve memleket düşmanlığı nedeniyle çıkarılmış “idam fermanları” vardı.
İşte Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban”(1932) ve “Ankara”‘sı (1934) ile Halide Edip Adıvar’ın “Ateşten Gömlek” (1922) ve “Türk’ün Ateşle İmtihanı” (1928) bu dönemi en iyi anlatan romanlardır. Osmanlı’nın enkazından “Yeni Türkiye”yi yaratmak için çırpınan bir avuç aydının düşüncelerini, arzularını, çelişkilerini ve trajedilerini çok çarpıcı bir şekilde yansıtır. Ayrıca her iki yazar da o zor günlerde Ankara’da Mustafa Kemal’in yanında yer almaya cesaret etmiş, seçkin ve sıra dışı kişilerdir.
Halide Edip “Ateşten
Gömlek”i Yakup
kadri’den “çaldı”(!)

“Ateşten Gömlek” aslında Yakup Kadri’nin yazmak istediği bir kitaptı. Zaten kitabın isim babası da odur. Ancak Halide Edip bu ismi çok sever ve 1922’de cepheden izin alıp Ankara’ya döndüğünde bu kitabı bir çırpıda yazar. Başına da Yakup Kadri’ye kitabın adını çok sevdiği için “çaldığını” anlatan bir önsöz ekler. Yakup Kadri’nin de aynı adla bir kitap yazmasını ve ilerdeki günlerde iki “Ateşten Gömlek”in kütüphanelerde yan yana durmasını düşler. (Selim İleri’nin Can Yayınları’dan çıkan “Ateşten Gömlek” kitabının sonunda, bu iki yazar arasındaki dostluk ve isim tartışmalarını anlatan yazısı da olağanüstü güzeldir.) Ama Yakup Kadri, daha sonra savaş günlerini ve aydınların giydiği “Ateşten Gömlek”i anlatan bir başka kitap yazar. Adı: “Yaban”dır. “Yaban” Anadolu köylüsünün, Kurtuluş Savaşı için dışardan gelenlere taktıkları isimdir. “Yabancı” anlamını taşır ve o aydınlar o köylüler tarafından dışlanır. “Yaban” romanının kahramanı Ahmet Celal, 1. Dünya Savaşı’nda kolunu kaybetmiş İstanbullu, aydın bir subaydır. Emireri Mehmet Ali, onu, işgal altındaki İstanbul’da perişan olmasın diye kendi köyüne getirir. Burası, Orta Batı Anadolu’da Haymana ve Sivrihisar yakınlarında, ıssızlığı, sahipsizliği ve insan tipleri ile o günlerin tipik bir Anadolu köyüdür. Köylüler Ahmet Celal’i “Yaban” olarak kabul eder ve dışlar.
O da kimse ile doğru dürüst bir ilişki kuramaz. Dahası köylüler Ankara’ya ve Kurtuluş Savaşı’na da yabancıdır. Askerden, jandarmadan korkar ve kaçar. Padişahın ve Halifenin Yunan uçaklarıyla attırdığı “Sizi Mustafa Kemal’in çetelerinden kurtaracağız” bildirilerine inanıyorlardır. Bu bildirileri yırtıp ezen Ahmet Celal’i ise git gide “düşman” bellerler.
Ey Türk aydını halka ne
verdin, ne bekliyorsun?
Ahmet Celal ise köylünün bu perişan ve ilgisiz durumu karşısında, Türk aydını olarak kendi kendisi ile hesaplaşır. Yakup Kadri “Yaban”ın ikinci baskısının önsözüne de aldığı bu çarpıcı bölümde şunları yazar: “Bunun sebebi Türk aydını gene sensin! Bu viran ülke ve bu yoksul insan kütlesi için ne yaptın? Yıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinme hakkını kendinde buluyorsun. Anadolu halkının bir ruhu vardı; nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, burayla hasada gelmişsin! Ne ektin ki, ne biçeceksin?...”
Bu köylerde “Türklük” bilinci yoktur. Mesela Türkler’den ve onların milli kurtuluşundan söz eden Yaban’a köylüler “O senin dediklerin Haymana tarafında yaşar...” yanıtını verir. Sonunda Yunanlılar bu köyü de işgal eder. Ahmet Celal, sevdiği bir köylü kadını da yanına alarak bozkırda kayıplara karışır. Günlükleri, yanmış köyün taşları arasında bulunur. Sakarya Savaşı sonrası Yunan ordusunun yakıp yıktığı bölgelerde “Anadolu Mezalimini Tetkik Komisyonu”nda görev alan Yakup Kadri bu romanı o günlerden 10 sene sonra Ankara’da yazar. Ancak romancının belleğinde hâlâ dumanı tüten bir şekilde kalmış olan, yanık, ıssız ve perişan köylerin görüntüsü ve aydınların trajedisi bu romanda bütün çarpıcılığı ile duruyordur.

Ankara romanı: Bir kadın,
üç erkek, üç dönem

Yakup Kadri’nin bir diğer önemli romanı “Ankara”da ise önemli nokta, İstiklal Savaşı sonrası “uygar bir millet yaratmak” için verilmesi gereken savaştır. Yakup Kadri bu noktaya ısrarla vurgu yapar. Romanın kahramanı yine İstanbullu’dur ama bu kez Selma adında bir kadındır. Evlenip kocası ile Anadolu’ya geçmiş, Kurtuluş Savaşı’na katılmıştır. Selma’nın hayatına üç erkek girer ve Ankara’nın üç dönemini simgeler.
Birinci kocası bankacı Nazif Bey, Yunan ordusunun Ankara kapısına dayandığı günlerde korkaklık gösterince Selma ondan soğur. Ardından Kurtuluş Savaşı’nın kahraman subayı Miralay Hakkı Bey ile evlenir. Ancak savaş kahramanı kocası daha sonra, emekli olarak bir şirketin yönetim kurulunda yer alıp alafranga Batı özentisi bir sosyete çapkını haline gelince ondan da soğur. Böylece Yakup Kadri bu romanda, milli mücadele kadrolarının, nasıl refaha eriştiği ve “Batılılaşma” ve “modernleşme” adı altında nasıl yozlaştıklarını anlatır.
Selma daha sonra yazar Neşet Sabit ile evlenir. Kendinden yaşça küçük Neşet Sabit ile toplumu ve Türkiye’yi kurtarma, kalkındırma davasında aşkları birleşir. “Ankara” romanı aynı yıllarda yazılan Sovyetik romanlara da benzer. Son bölümünde devlet öncülüğünde iktisadi kalkınma yüceltilir, Türkiye’nin her alanda kalkınıp ilerlediğine dönük bölümler yer alır. Hatta bilimkurgu olarak Cumhuriyet’in 20. yıldönümü canlandırılır. Buna göre Gazi 1943’te Çankaya’da İsmet Paşa ile birlikte balkona çıkar ve halkı selamlar. Oysa Gazi 1938’de ölür. Başlayan devletçi ekonomik reformların ciddi bir bölümü aksar. Yakup Kadri, o zaman, yani romanın üçüncü baskısına 1964’te şöyle bir önsöz yazar ki çok acıklıdır: “Ya son bölümünde hayalini kurduğum Türkiye’nin gerçekleşmesine doğru bir gelişme olmuş mudur? Ben o zamanlar, bir gün gelip öleceğini aklımdan bile geçirmediğim Atatürk’ün öncülüğü ve rehberliğiyle bu ideal Türkiye’ye 20 yıl içinde varacağımızı umuyordum.Şimdi o 20 yıl üstünden bir 20 yıl daha geçmiş bulunuyor. Fakat, biz, sosyal, kültürel ve ekonomik devrim şartları bakımından hâlâ romanımın ikinci bölümünde verdiğim ve karikatürünü yaptığım Ankara’nın içinde tepinip durmaktayız.”
Gelelim Türkiye’nin yoğun olarak tartıştığı “Askeri vesayet, sivil demokrasi, Ergenekon ve darbecilik ile İslam ve cemaatleri” meselelerine... Sanırım burada Halide Edip’in tanıklığına başvurmanın tam zamanı.
Halide Edip eşi Dr. Adnan Adıvar ile birlikte 1920’de Anadolu’ya geçmiş ve Mustafa Kemal kuvvetlerine katılmış bir aydındır. Amerikan ekolünden yetişmiş, liberal görüşleri de güçlü olan bir entelektüelidir. Halide Edip’in iki eseri “Ateşten Gömlek” ve “Türk’ün Ateşle İmtihanı” birlikte okunursa, gerçek ve kurgunun nasıl iç içe geçtiği çok iyi anlaşılır. 1928’de yazdığı “Türk’ün Ateşle İmtihanı” cephede tutulan notlar ve anılarından oluşur. Hepsi birebir gerçektir. “Ateşten Gömlek” ise bu gerçekliğin atmosferinde 1922’nin Ankarası’nda hızla yazılmış bir romandır. İkisini birlikte okumak ise bir edebiyat şölenidir.
Halife ve İslam ölüm
kalım sorunudur

Halide Edip’in romanlarında o günlerin gerçekliği öne çıkar. Bunların başında da milli mücadelede-çete savaşı ve başı bozuk direniş güçlerinden düzenli orduya geçişin sancıları gelir.
Diğeri Hilafet ve Halife yanlısı güçlerin ve onları destekleyen bir kısım halkın, milli mücadele yandaşlarına düşmanlığı gelir. Birçok yerde milli mücadele yandaşları bu unsurlar tarafından öldürülür. Bazısı linç edilir! Bu yüzden Mustafa Kemal ve milli mücadelenin çekirdek ekibi tarafından İslam ve Halife sorunu bir inanç ve dini özgürlük sorunu değil, bir ölüm-kalım sorunu olarak görülür. Halife ve ona bağlı İslamcıların galip gelmesi halinde, Mustafa Kemal ve yandaşları tümüyle asılacak, taşlanacak ve yok edilecektir. Dahası Yunan orduları birçok yerde halkın desteğini Halife’nin bildirileriyle kazanmaya çalışmıştır. “Cahil halk” arasında bunlara kapılan hiç de az değildir. Onun için, Atatürk ve İslam konularını tartışırken, Atatürk kuşağı aydınlarının İslamcılara karşı mesafeli hatta kimi zaman sertleşen tutumlarını değerlendirirken, bu Halife-İslam fetvaları-Yunan işbirliği günlerini de hatırlamakta fayda var.

halide onbaşı konferans
verip halkı bilgilendirdi
Halide Edip’in canlı tanığı olduğu o günler sancılı bir şekilde merkezi ordunun kurulmaya çalışıldığı günlerdir aynı zamanda. Buna tepkisi olanlar çoktur. Bazı yerlerde halkı ve kadınları orduya destek olmaya ikna etmek de Halide Edip’e düşer. Onbaşı üniforması ile konferanslar verir. Bunlardan bir tanesinde ordunun toplumdaki rolünü vurgulamak için kullandığı tez çok ilginçtir. Ve bence günümüze kadar yeterince de tartışılmamıştır.
Halide Edip, Osmanlı toplumunda padişahın düşmana teslim olup devrilmesinden sonra, onun yarattığı otorite boşluğunu manen ordunun doldurduğunu söyler. Mustafa Kemal önderliğindeki Kurtuluş Savaşı’nda, otoritedeki bu
manevi boşluk, büyük ölçüde ordu ile doldurulur. Ancak orduya ve askere dönük eleştiriler o günlerde de vardır.
Örneğin dönemin önemli isimlerinden ve milliyetçi, ulusalcı ideolojinin kurucusu Ziya Gökalp, Türkiye’de o günlerde yeni kurulan sistemi Latin Amerika ülkelerindekine benzetir! Halide Edip’e “Biz Cenubi Amerika hükümet şekline dayanıyoruz. Padişahlar geldi geçti, bundan sonra bir paşadan öbür paşanın eline düşeceğiz” der. (Türk’ün Ateşle İmtihanı. Özgür Yayınları. Ocak 2001. s.263) Ziya Gökalp’in bu sözlerinin ardından, Türkiye İsmet Paşa’dan sonra gerçekten, Cemal Paşa, Memduh Paşa ve Evren Paşa’yı görür! Bu yüzden “askeri vesayet”e son verme tartışmalarına bir de bu perspektiften bakmak ilginç olabilir, diye düşünüyorum.
Liberal arkadaşlar, herhalde şimdi o kadar “ulusalcı” olmasına rağmen Ziya Gökalp’i bu sözleri nedeniyle hayırla anabilirler!
Halide Edip’in emsalsiz eseri “Türk’ün Ateşle İmtihanı”nda ordu ve asker tartışması elbette Ziya Gökalp ile sınırlı değildir. İlginç bir bölüm daha vardır. Halide Edip bu bölümde 4. Fırka’dan Binbaşı Nazım’ı anlatır. Etrafında birçok kahramanlık macerası vardır. Orijinal bir adamdır. Askerliğin içindedir ama askerliğin en çok aleyhinde olan da odur.
“Yeni bir Türkiye’nin, hatta dünyanın şekli için bir formül edinmişti. O da şuydu: Evvela bütün zabitleri öldürmek, sonra da zabitleri öldürenleri öldürmek, nihayet Türkiye’yi mesut ve yeni bir hayata kavuşturmak.” (Türk’ün Ateşle İmtihanı. Özgür Yayınları. Ocak 2004. s.176)
Sonra Binbaşı Nazım, Eskişehir yakınlarında Yunan ordusuyla çarpışırken şehit düşer. Halide Edip onun bayrağa sarılı cenazesi başında acı acı “Bütün zabitleri öldüreceksin” sözlerini hatırlar. Öldürülenlerden biri de odur. Daha sonra Sakarya’da çok sayıda subay milli davada can verecektir.
Şimdi yeni ve daha demokratik bir Türkiye kurmak için TSK’nın etkisizleştirilmesi gerektiğini düşünenlerin sözleri karşısında ister istemez insanın aklına Halide Edip’in Binbaşı Nazım’ı düşüyor.
Demek ki “İleri demokrasi” ve “müreffeh Türkiye” için şimdi subayları temizleme aşamasındayız. Ancak Binbaşı Nazım’ın teorisine göre bu temizliğin ardından o subayları temizleyenlerin de temizlenmesi gerekiyor. Kısacası; daha çok iş var!...

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam