VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Kasım 2013 Cuma | Anasayfa > Röportajlar > Ne çocuğu anlayabildik ne de çocukluğu
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ne çocuğu anlayabildik ne de çocukluğu

Sunay Akın şiirleri kadar, birbirinden ilginç gerçek hikayeleri bulup çıkarmasıyla da tanınır. Yeni kitabında da parklardan müzelere, cephe gerilerinden oto sanayiye kadar “büyük tarihin” yazmadığı kişilere ve hikayelere yer veriyor.

İpek Ceylan Ünalan

Kitabınızın adı neden “Geyikli Park”?
Parklar deprem sonrasında medyada gündeme geliyordu. Beklenilen Marmara depremi sonrasında can güvenliği için parklara sığınmayı beklerken, 31 Mayıs’da toplumda büyük bir kırılma yaşandı ve özgürlüklerinin kısıtlandığını hisseden yüz binlerce insan parkları doldurdu. Gezi Parkı olaylarına sahne olan 2013 yılı, özgürlük ve demokrasi tarihimizde tarihi bir olayın yıldönümüydü oysa!. II. Abdülhamit’in baskılarına karşı gelen Resneli Niyazi, Manastır’da dağa çıkmış ve II. Meşrutiyet’in ilanıyla meclisin açılması üzerine de “Hürriyet kahramanı” ilan edilmişti. Niyazi Bey, 1913’de, Avlonya iskelesinde öldürülür. Bu yıl, onun katledilişinin 100. yıldönümü. Soruyorum; siz bu yıl hürriyet ve demokrasi kahramanı Resneli Niyazi’yi hatırlayan herhangi bir yazı ya da haber okudunuz mu? Özgürlükler adına sesimizi yükseltiyorsak, Resneli Niyazi’yi unutmak, hele ki öldürülüşünün 100.yılında anmamak, olaylara bir satranç oyuncusu değil de, dama oyuncusu gibi yaklaştığımızı gösterir. Damada amaç taş yedirmeden taş yemekken, satrançta önemli olan hamle yapabilmektir. Bu ülkede, demokrasiyi dilinden düşürmeyen, millet meclisinin üstünde güç olamayacağını söyleyen çok da, Resneli Niyazi’yi hatırlayan yok! Küba, Che’yi unutur mu? Ama, bir dönem adına şiirler yazılan, şarkılar bestelenen, biblolar, hatıra mendilleri çıkarılan Resneli Niyazi unutuldu çoktan. Hem de, demokrasinin “ileri” gittiğinin iddia edildiği bir dönemde! Kitap adını Resneli Niyazi’nin katledilişinin 100. yılından ve Gezi Parkı’ndan alsa da, içinde farklı konularda pek çok öykü var.

Kitabınızda “Çocukları çok seven ama çocukluğu sevmeyen bir toplumuz. Bunu kurduğumuz “Çocukluk yapma”, “Bana masal anlatma” gibi cümlelerde belli ettiğimizi söylüyorsunuz. Sizce neden insan çocukları sevdiği halde çocukluğu sevmez?
Biz çocukluğu kazasız, belasız atlatılması gereken bir dönem olarak görürüz. İstanbul sokaklarında çöp toplayan kamyona sesini çıkarmadan arkasında bekleyen sürücüler, aynı sabrı bir çocuğu indiren servis arabalarına göstermiyorlar. Bir çöp kadar değer vermiyoruz çocuklara. Bunun en somut kanıtı da, biz büyüklerin birbirimizi aşağılamak için kullandığı şu tür tanımlardır: “Senin o dediğin çocuk oyuncağı”… “Çocuk olma”… Neden? Ne zararını gördük çocukluğumuzun? Bir zamanlar cebimizde para yerine oyuncaklarımız olduğunda daha mutlu değil miydik? Büyük denilen, özgürlüğü elinden alınan çocuktan başka biri değildir. Çocukluğu sevmiyoruz, çünkü boynumuza geçirilen tasmalara, bileklerimize takılan zincirlere tapıyoruz. Hayal kurmanın o güçlü kanatlarını kullanamayıp uçamayanlar sevmez çocukluğu, sevemez.. Hele ki, kadının ezildiği, köleleştirildiği bir toplumda çocuğun da değer görme konusunda pek şansı yoktur. Oysa, bir ülkenin geleceği politikacılarının vaatlerinde değil, çocuklarının oyunlarında ve hayallerindedir. Ne demişti Picasso: “Her zaman bir çocuk gibi resim yapmak istedim”.. Çocuğun sevilmediğinin bir başka göstergesi de, oyuncağı oyalayıcı bir obje olarak görmemizdir. Herkes dürüst olsun; pırlantadan % 0, asitli içecekten % 8, oyuncaktan ise lüks tüketim maddesi olarak % 18 stopaj alınan bir ülkede, hiç kimse çocukluğun sevildiğinden, anlaşıldığından söz edemez. Herkes krala biat edip, hayranlık içinde elbisesinin çok yakıştığını söylerken, “kral çıplak” diye haykıran bir çocuk değil midir? Bu masalda çocuğun neden sevilmediği son derece açıktır!


Kitabınızda Çanakkale Savaşı’nın bilinmeyenlerini anlattığınız bölümlerde birinde “Çanakkale Savaşı’nda kara mizah oldukça yaygındır” diyerek birkaç örnek veriyorsunuz. Kara mizah nasıl bir şeydir sizce, tepki toplar mı?
Kara mizah ince zekanın ürünüdür. Çanakkale gibi yıllardır trajedik öykülere konu olan bir tarihi olayda kullanırsanız, büyük bir kesim tarafından dışlanırsınız. Kara mizah, kitap okuyan, aydın insanlar tarafından algılanabilir. Ben, “Geyikli Park”ta bunun bir örneğini veriyorum, daha doğrusu hamlesini yapıyorum.. Ama, söylediğiniz gibi Çanakkale Savaşı’nın pek çok “bilinmeyenlerini” anlattığım için, okurun aşina olduğu konuların dışında kalıyor ve oluşturulmuş bilgi düzeyinde algılanmadığı için kabul görüyor. Bu çok dikkat edilmesi gereken, hassas bir konudur.

Yine Çanakkale Savaşı sırasında atılan top mermilerinin seslerinden ve savaş ortamının korkutan yüzünden çocukların nasıl etkilendiğinin pek de yazılmadığından şikayet ediyorsunuz. Çocuk ve savaş kavramlarını yan yana getirmek ya da düşünmek sizi nasıl etkiliyor?
Çanakkale’de, insanlık tarihinin en büyük savaşlarından biri yaşandı.. Ve, Çanakkale şehrindeki çocuklar, tüm bu acıların tanığı oldular. Onları araştırmak, bir çocuğun diliyle Çanakkale’yi anlatmak istedim. Tabi bunu yaparken de, izini sürdüğüm çocuğun, yazının sonunda sürpriz bir insan olarak okurun karşısına çıkmasını istedim. Başardım da. Ama, hiç de kolay olmadı. Kitaptaki en uzun süre kutu şeklindeki rafında bekleyen yazılardan biri oldu. Çünkü bizde çocuk tarihi üzerine bilgiler ve belgeler son derece yetersizdir. Ne çocuğu anlayabildik, ne de çocukluğu.. Savaş ve çocuk konusunda en hüzünlü öyküyü, II. Dünya Savaşı’nın toplama kamplarına bizzat gidip, müze bölümlerinde, arşivlerinde çalışırken öğrendim: Gaz odalarındaki cesetleri toplamak için içeriye girenler, zavallı insanların cansız bedenlerini odanın bir köşesinde yığılı olduğunu görürler. Hayatlarının son anlarında da olsa, birazcık daha nefes almak isteyen insanlar, yerden tavana doğru yükselen gazdan kaçmak için birbirlerinin üstlerine çıkmışlar.. Ceset yığının en üstünde gençler, onların altına orta yaşlılar, onların da altında ihtiyarlar vardır.. Evet, en aşağıda ise çocuklar!. Günümüzde de böyle olmuyor mu? Bizler “hayat kavgası” verirken, çocuk ölümleri üzerine yükselmiyor muyuz?

Kitabınızda Taksim Gezi Parkı’na da değinmişsiniz. Taksim Gezi Parkı kaldırılıp, yerine yapılması planlanan Topçu Kışlası kent müzesi olsun mu?” diyerek başlayıp yıllar öncesinde Taksim’de yapılması planlanan bir müzenin olduğunu ancak bu müzenin yapılma yerinin park değil yandaki bir otelin olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Amerika Birleşik Devletleri’nde 2011 yılında, birinci lig spor karşılaşmaları ve eğlence parklarına giden insan sayısı 450 milyondur. Aynı yıl Amerika’da müze gezmeye giden insan sayısı ise 820 milyon!.. Herkes Amerika’yı Doları ve ordusuyla güçlü sanıyor ama Washington’daki parlamento kütüphanesinin raflarının uzunluğu 1400 kilometredir. Bunun da anlamı şudur; Edirne’den girer, Van’dan çıkar!. Louvre müzesini sergilenen her eserin önünden geçmek koşuluyla ziyaret ederseniz 12 kilometre yol yürürsünüz. Bunun gibi örnekleri çoğaltabilirim. Ben hep şunu savundum: Bir ülkede demokrasi, o ülkedeki müzelerin koridorlarının uzunluğuyla doğru orantılıdır. Her yönüyle bizden daha gelişmiş olan ülkeler önce zengin olup, sonra müzelerini açmadılar. Ülkelerinin aydınlanma tarihinin tanıkları olan ve bu hafızayı oluşturan eserlerini önce müzelerin çatıları altında bir araya getirerek o değerlere ulaştılar. Sivas katliamından sonra Madımak Oteli müze olsun dendi. Gezi parkı olayları sonrasında da, yapılmak istenen Topçu Kışlası’nın kent müzesi olacağı söylendi. Şu duruma bakar mısınız? Bizim aklımıza müze açma düşüncesi ille de, toplumsal bir felaket yaşanılınca mı gelecek? Zonaro hatıralarında, Taksim’de müze için ayrılan bir yerden söz eder. Buraya yapılması düşünülen müze binası için bir yarışma da açılmış, birinci de seçilmiş. Söz konusu yer, Taşkışla’nın karşısındaki otelin bulunduğu arsadır. Ben de diyorum ki, Taksim’e bir müze yapacaksak yeri yıllar öncesinden belirlenmiş. “Orada otel var” diyecek olanlara da hamlemiz hazır: “Müze yapmak için gücümüz halkın parkına yıkmaya mı yetiyor?”

Peki Taksim’e bir müze yapılacak olursa ne müzesi olmalı sizce?
Biz, İstanbul’a yeni bir müze kazandırma konusunda gerçekten samimiysek, Haydarpaşa Garı ne güne duruyor? Yok efendim, ille de tarihi bir kışlada müze açalım diyorsak, öyleyse olmayan Topçu Kışlası yerine, Haliç’de onarılan Humbarahane Kışlası’nı bu iş için ayıralım. Bu ülkede müzeciliğin, hele de özel müzeciliğin gelişmesi için çaba harcarken ve devletimden hiçbir destek talep etmeyip, sadece köstek olunmamasını isterken, kusura bakmayın ama bu konuyu konuşmak içimi acıtıyor. “Geyikli Park”ta müze konusunu yeterli kadar paylaşıyorum okurumla. Yeni demiryolu düzenlemesinin ardından Kadıköy sınırları içindeki altı tarihi tren istasyonu boşa çıkıyor. Kadıköy Belediye Meclisi, o tarihi istasyonların müze yapılması için karar aldı. İyi de, bu karar basında hak ettiği ilgiyi ve desteği gördü mü? Kusura bakmayın, dedim, içim acıyor!..

Şu an aklıma geldi, “Geyikli Park” isminde Gezi Parkı var da, geyik nerede karşımıza çıkıyor?
Geyik bizim değil, Hürriyet Kahramanı Resneli Niyazi’nin karşısına çıkıyor! Bir dağ yolunda giderken, “Dikkat yaban hayvanı çıkabilir” tabelaları her zaman heyecanlandırmıştır beni. Yol kenarlarındaki o uyarı tabelalarının içinde geyik resmi vardır.. Ama, bugüne kadar benim karşıma hiç geyik çıkmadı? Bana çıkmayan geyik, meclisin açılması için iki yüz adamıyla isyan edip, dağa çıkan Kolağası Niyazi Bey’e çıktı!.. Kitabımda, katledilişinin 100. yılında, demokrasi şehidi Niyazi Bey’i ve Gezi Parkı olayları esnasında hiç kimsenin bu tarihi yıldönümü göremeyişinin bağlarını kuruyorum. Çok ilginçtir, Çanakkale Savaşı’nda da, işgale karşı özgürlük için direnen bir insanımızın kucağında ceylanla çekilmiş bir fotoğrafı vardır. Çanakkale Savaşı’nda, bir askerin ceylanıyla poz vermesi kadar, tarihi bir Çanakkale seramiğinin üstünde bir zürafa resminin de karşımıza çıkması gariptir.. Bostancı Oto Sanayi Sitesi’ndeki bir tamircide görmüştüm; usta tüm aletlerinin düzgün bir şekilde dizildiği duvara şu tabelayı asmıştı:”Dışarıya takım verilmez”. Ben de geyik konusunu bu tabelayla noktalıyayım. Meraklısı okusun. Ne de olsa, asiti kaçmış gazoz içilmez.

“Geyikli Park” Türkiye ve dünya tarihine kazınmış pek çok önemli olayın ardındaki önemli detayları gözler önüne seriyor. Bu kadar bilgiyi araştırmak, bir araya getirmek ve yazmak ne kadar zamanınızı aldı?
Ülkemizde elinden hiçbir iş gelmeyen, herhangi bir ustalığı ya da mahareti olmayanlar için “okur, yazar” denir. Yani, bunun anlamı şudur; bu adamın okuma ve yazması vardır, ama başka da hiçbir şey bilmez. İşte ben, altı yaşında okumayı kendi kendine söktüğüm günden beri sadece okuyor ve yazıyorum. Elimden başka da bir iş gelmiyor!. “Geyikli Park”, tüm kitaplar gibi o günlerde yazılmaya başlandı. Yazarların otobiyografilerinde, söyleşilerinde çocukluklarına yapılan bir göndermeye rastlayamazsanız; yok denilecek kadar azdır. “Geyikli Park”, tüm kitaplarım gibi bir “Müze Kitap” olsun istedim. Sanırım, benim düzyazılarıma uygun en güzel isim bu: “Müze Kitap”. Yurt dışında bir gösterimi izleyen bir Alman bilim insanı, yanıma gelip, “siz ancak bir şairin ulaşabileceği ayrıntıları bir araya getiriyorsunuz” demişti. “Geyikli Park”, karanlığa ışık taşıma kaygısını hissettiğim günlerde yazılmaya başlanılan kitaplarımdan biri yalnızca. Tüm gerçek sanat eserleri karanlığı aydınlatır. Benim çabam da bunu başarabilmek.


SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
22 Temmuz 2017 Yıl : 13
Sayı : 161