VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
13 Şubat 2014 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Nâzım Hikmet memleket
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Nâzım Hikmet memleket

İnsanı yazan ve üstelik en güç halde bunu yapan, gözlerini kapadığında İstanbul kokusunu ciğerlerinde bulan, Haydarpaşa Garı’ndan adım adım inen, kum gibi, karınca gibi insanlarını görmeyi başaran bir büyük şair.

ENVER AYSEVER

Nâzım Hikmet Çankırı Cezaevi’ne tıkıldıktan sonra, eşi Piraye’ye gönderdiği mektubuna bir resim ekler. Okur bu resmi Memet Fuat’ın “Gölgede Kalan Yıllar” kitabında görür. Nâzım cezaevindeki 4 metrekarelik odasını çizmiştir. Yeteneklidir zaten resme. Karakalem bu resimde üç yatakla, iki masayı daracık yere nasıl sığdırdıklarını görürüz. Resmi sarsıcı kılan hem daracık, soluk alınmayacak bir odada Nâzım’ı hayal etmemizden kaynaklıdır, hem de diğer iki yatağın sakinlerinin isimlerinden! Bir yatak doktor Hikmet Kıvılcımlı’ya aittir, diğeri Kemal Tahir’e. Üç aydın, siyasi hükümlü, yazı/düşün adamı tek parti hükümetince cezalandırılmaktadır.



Dava yeterince gülünçtür. Ülkede komünistlere yönelik cadı avı başlamış, abuk sabuk tuzaklar kurulmuş, hukuksuz aramalar, sudan bahanelerle tek tek aydınlar, sanatçılar bir davaya sıkıştırılıp, uydurma mahkemelerde yargılanmış ve hükme bağlanmıştır. Nâzım’ın düzenli bir yaşamı seçtiği, yeraltı örgütlenmelerinden ve partiden uzak olduğu bir dönemde, bir kurgu yapılarak ve oldu bittiye getirilerek atılmıştır içeri! Esasen bu dayanağı sağlam olmayan dava baştan yalan dolan üzerine kurulu olduğu için pek kimseyi inandıramasa da, nihayetinde adı “Donanma Davası” denilen bu yargılama sonucunda çok ağır kararlar çıkmıştır. Üç tutsak aynı dönemin suçluları olarak bir arada bulunmaktadır.

KIYASIYA KAVGA
Hapishaneye dönersek; okumuş yazmış adamlara toplumun, hükümlü/tutuklu kimselerin, gardiyanların, müdürün de büyük saygısı olduğunu biliyoruz. İstanbul’daki yaşamı birden darmadağın olan Nâzım’ın eşi Piraye, Çankırı’da bir ev tutar. Nâzım’a yakın olmak, onu her gün görebilmek ve belki koşullar sağlanırsa evci çıkmasını sağlamak için. Nâzım karısını karşısında görünce sevinir. Çocuk kalbi heyecanla atar. Bir iki görüşme sonrası dertlenmeye, söylenmeye başlar. Oda arkadaşlarından rahatsızdır. Üç düşünce adamı kıyasıya kavga etmektedirler. İş öyle bir hale gelmiştir ki, gece nöbete kalan jandarmalar kapılarını tıklatarak, uyarmak zorunda kalır düşünür / mahkumları. “Koca adamlar, aydın kimselersiniz böyle bağıra çağıra kavga size yakışır mı?” diye ürkek müdahale ettiklerini öğreniriz. Nâzım eşinden, dönemin sözü geçen paşalarından dayısı Ali Fuat Cebesoy’dan ricacı olup, kendisini bu cezaevinden çıkarmasını ve Bursa’ya naklini ister.
Bir zaman sonra gerçekleşir isteği. Bursa’ya gönderilir. Bu kez mızmızlanan Nâzım, “Beni niye arkadaşlarımdan ayırdınız?” diye sitem eder ailesine. Piraye, onun isteğini anımsatsa da, ikna etmede başarılı olamaz. Hoş Bursa Cezaevi’nde Orhan Kemal’li yılları okuyunca edebiyatımızın etkili, yepyeni bir sayfasının açıldığını görür okur. Bu üç mahkumun ruh dünyası, içinde bulundukları davaya olan inançları ve mizaçları üstüne bir roman veya tiyatro oyunu kurulabilir rahatça. Bir de Piraye var elbet başlı başına şiirli bir kadın.... Kendimi hiçbir zaman Kemal Tahir’e yakın hissetmedim. Kafasının şarklı bir karışıklığı vardır, kendince bir tarih algısı olduğuna inanırım. Edebiyatının esas olarak toplumsal tezleri için kaynak yaptığını görüyorum. Doktor Hikmet tam bir dava adamı, sinirleri çelikten bir mahkum ve yaşantısını bilimsel tezler üreterek yeni bir toplum için adamış bir aydın bana göre. Kavgaya gönülden giren, sözünü sakınmayan! Bu her iki adamın da aksi olması doğal... Büyük adamlar elbet.
Nâzım Hikmet’in doğası bana sıcacık ve yakın gelir. Ele avuca gelmez bir çocuk olduğunu düşünür, büyük coşku ve kederin kolaylıkla onu ele geçirdiğini sezerim. Eşit, özgür, dürüst ve mutlu insanların olduğu bir dünya peşinde koştuğunu bilirim. Ama bir farkla; evet komünisttir ama şair, edebiyat adamı bir komünist! Şiirini, yeteneğini, sözünü zaman zaman salt siyasal amaçlar için kullandıysa da, esasen yaratının esrikliği içinde ve sanatın ölçüsünü bilerek yürümektedir yolunu. Bu hal zaman zaman karşındakine çelişkili bir tutum, dağınık bir kafa olarak görünebilir, dahası tekinsiz, güvenilmez bir adam izlenimi de uyandırır. Oysa Nâzım’ı bizim çok sevmemizin nedeni tam da insan olması, insan olmanın doğasındaki garip ikircikliği ve hezeyanları bolca hissetmesi ve sunmasıdır.
Bu üç adamın fena halde kavgaya tutuşması esasen yazı/kültür adamları için şaşırtıcı değildir. Dışarıda bir hayat akarken ve pek çok yapılacak iş, eylem varken eli kolu bağlı kalmak deli eder insanı. Tek başına bıraksalar bu kimseleri kendileriyle de didişeceklerdir. Bir de üç dik başlı insanı en hararetli dönemlerinde, üstelik kapana kıstırılmış.

ELEŞTİRİ ADABI
Ülkenin ve aslında dünyanın politik ortamının hiçbir özgürlüğe izin vermediği, faşizmin alabildiğine egemen olduğu, üstelik büyük bir savaştan çıkmanın tüm korkusunun yaygın biçimde hissedildiği günlerde düşünmek/yazmak en büyük yanlış elbet! Komünizm bir öcü olarak görülmekte, yeni inşa edilen devletin başlıca düşmanı da komünistler olarak algılanmakta! Peki Nâzım nerede duruyordu bu süreçte?
Nâzım Hikmet düzenli bir yaşama geçmek, şiirler söyleyerek, sinemacılık yaparak, Darülbedai’ye eserler yazarak ayakta kalmaya çabalamaktadır. Bir ayağı bohem bir çevrede olsa bile, karısı Piraye’nin yanında olmak, belki ona sığınarak yaşama tutunmaktadır. Piraye’nin ikinci eşidir Nâzım. İlk eşinin babasının (kayınpederinin) Ethem Efendi Caddesi’ndeki konağında oturur ve Nâzım’la o evde yaşar. İki çocuğu vardır. Nâzım onları evladı sayar. Geniş aile içinde güvenilir, mert, sevgisini insanlarla paylaşan bir kişi olarak bilinir. Lakin komünistliği, ev ahalisinin deyimiyle ortaklamacılık ideali, peşinden gelir.

Uzaktan bakınca tarihi kişilerin güncel bir yaşam sürmediğini sanır, onların kahraman olmalarını isteriz. Kimi zaman insani zaafları, beklentileri duyguları öne çıkınca da sinirleniriz. Tuhaf! Nâzım, hapislik hayatı boyunca üretken olmuş, ayakta kalabilmek için o koşullarda dokumacılık işine girmiştir bir yandan. Seçkin, güngörmüş bir ailenin çocuğu hem mapusluk yaşıyor, hem sevgiliden uzak, hem de çalışmak zorunda! Piraye’nin oğlu Memet Fuat’ı kendi oğlu sayar Nâzım. Aralarında dostluk incelikli, kimi zaman güç badirelerden geçse bile kalıcıdır. Nâzım, günün birinde Yahya Kemal’i eleştiren genç Memet’i uyarır; “Bu kimseler büyük sanatçılar. Zaman içinde daha da büyüyecekler. Onlar hakkında konuşurken özenli olmalıyız” der. Doğrusu bu yaklaşıma çok hak vermedim. Ama Nâzım’ın tutumu etkileyici. Muhtemelen Nâzım kendi şiirinin çoktan Yahya Kemal’i geçtiğini biliyordu. Ama bir usta ne demek, o nasıl eleştirilir, bunu da gayet iyi biliyordu.

Yıllar sonra bir ev toplantısında Memet Fuat ve Melih Cevdet bir arada bulunur. Sanat konuşulur. Herkes Nâzım hayranıdır. Ona öykünenler bolcadır. Melih Cevdet herkesin kulağında çınlayan bir saptama yapar, yankılanır; “İyi ama artık böyle şiir yazılmıyor” der! O koşullarda, bunca riskli bir tümceyi kurduğu için büyük bir ozandır Melih Cevdet! Muhtemelen bu cesur yürekli imge tutkunu adamı Nâzım o ortamda görse keyif duyar, tartışır, şiiri üstüne fikir söylerdi. Melih Cevdet usta kimdir biliyordu elbet, ancak biricik olmanın ve yeni bir ses bulmanın ne demek olduğunu da çok iyi biliyordu. Evet tarihin akışında önemli dönemeçler yaratanlardan özenle söz açmalı.
Memleket sözcüğü en çok Nâzım’a yakışır.

 Gölgede Kalan Yıllar Gölgede Kalan Yıllar

Memet Fuat

Detay için tıklayın

Paylaş