VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
09 Şubat 2011 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > O, aşkı günah saymıyordu
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

O, aşkı günah saymıyordu

Deneyimli gazeteci Tevfik Yener, önümüzdeki günlerde çıkacak kitabı ""İstanbul Aşk Ekmek Hayal""de, şehre bambaşka bir gözle bakıyor. İşte ""İstanbul Aşk Ekmek Hayal"" kitabından çarpıcı bölümler...

"Türkiye"ye demokrasi getireceğiz diyenler, diktatörlük getirdi"

“49-50 yılbaşı gecesi: Sahnedeki teyzeye bayılıyorum. Şalvar giymiş, komik bir şarkı
söylüyor. “Zehra Bilir”miş adı... Sonra, lacivert elbiseli bir amca şarkı söylemeye
başladı. Uyumuşum. O yıllar; Ayhan Işık artist olmaya çalışır, Zeki Müren’i kimse
tanımazmış, Ahmet Üstün sahnelerin kralıymış. NATO’ya alınmıyoruz, depremler
oluyor, Galata’da yanan gemideki 61 yolcu ölüyor...
Tam yeni yıla girerken, New York Times gazetesi “Türkiye’de basın özgürlüğü
yok. Türkiye’ye demokrasiyi getireceğiz diyenler, diktatörlük getirdi” diye yazmış...
Tramvaylar yaşıyor, gecekondular kuşatıyor antik kent İstanbul’u, ABD yardımı
durmuyor, İstanbul’un sahilleri yollarla yok ediliyor.
Bulvarlar açılıyor, koca ağaçlar kesiliyor, konaklar yıkılıyor. Şehir nüfusu birkaç
yılda birkaça katlanıyor.
Henüz; Dolmabahçe Sarayı’na tecavüz eden Swiss Hotel yok, İstanbul’a kötülük
gökdelenler yok. Boğaz işkenceyle ağır ağır öldürülmekte. Günseli Başar Avrupa
Güzeli, Fenerbahçe şampiyon.”

***

Üç beş kilo kuru gıdaya oy satanlar hep vardı!

“Ankara barlarında çıplak kadın oynatırlar, Konya meydanlarında ve köylerinde
dindarlık taslarlar” diyordu. Gerçekten bunun örnekleri de vardı. Sonuçta
Menderes’in tepesi attı, “Çıkın seçim meydanına!.. Millet kimi istiyormuş, bizden

memnun mu değil mi görelim!..” dedi. 1957 seçimleri âlemdi. Menderes meydan
okumuştu ama, “Ya seçimi kazanamazsak, aman ha!..” korkusu da vardı. Seçim günü
semtimiz Laleli’deydim. Yollar delik deşikti. DP İstanbul’u kazarak yok etmekteydi.
Ordu Caddesi üstünde, Tayyare Apartmanları içine seçim sandığı konmuştu.
Kaldırımda bir de çadır bulunuyordu. Çadırda sözde yol inşaatının işçileri ikâmet
etmekteydi. Biz o güne kadar çadırda yatan kimseyi görmemiştik. İki kamyon dolusu
100 kadar seçmen geldi ve “çadırdaki”ler olarak oy verdiler. Sonra 100 kişi yürüdüler
ve bir üst sokaktaki garajın içinde bulunan sandığa da oy attılar.
“Hooop ne oluyor!..” dedik ama coplar yanıt verdi. Hani sonradan türeyen üç beş kilo
kuru gıdaya oy verenler benzeri, 50 liraya oyunu satan, 100 vatansever kamyonlara
binip toz oldu. Seçimi DP kazandı. Geçen günlerde Laleli’deki gibi seçim hilelerinin
yurdun her yerinde yapıldığını öğrendik de, ne fayda!...”

***

Bin yamalı pantolonların altındaki lüks ayakkabılar kara mizah mıydı?

“6 Eylül 1955’i yaşamayanlar asla gözlerinde bu olayı canlandıramaz. Ne kadar
korkunç olduğu anlaşılamaz. Ancak şunu söyleyebilirim: Felaket ve afet filmlerindeki
abartı sanılan olayları izlemiş gibi olurdunuz. Onlar filmdir, rahat kolduğunuzda
izliyor, mısır patlağını dişlerken olanlara “fantezi” deyip geçiyorsunuz. 6-7 Eylül
olayları film değildi. İstanbul yakılıp yıkılıyordu... Yakıp yıkanların arasında facianın
tam göbeğindeydim. Hava iyi olduğu için ince montumun kollarını sıvamıştım.
Bir ara baktım kollarım kan içinde... Elimi attım. Balyoz darbeleriyle kırılan vitrin
camlarının minik parçaları kollarıma saplanmış.
... Cengiz Han’ın orduları gibi yaka yıka ilerleyenlerle birlikte Galatasaray’a gelmişiz,
geçmişiz.
Ardımızda, paha biçilmez eşyaların üst üste yığılmasıyla oluşan bir metre
yüksekliğindeki yol Tünel’e doğru uzayıp gidiyordu. Döşemelik, giyimlik kumaşlar,
yünlüler, ipekliler, İtalyan fötr şapkalar ve gömlekler, kravatlar birbirine karışmıştı.
Yıkıcılardan bazıları deli gibi ayakkabılara saldırıyor, elindeki tek pabucun diğer
tekini bulamayınca ana avrat küfrediyordu. Kime acaba?
Bazıları çarıklarını atıyor, yerine biri kahverengi diğeri siyah yeni ayakkabıyı
giyiyordu.
... O, dededen toruna kalan bin yamalı pantolonların altındaki lüks İngiliz veya İtalyan
ayakkabılar kara mizah mıydı, trajikomik mi?”

***

Bir âşıktan özür mektubu

“1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin Başbakanı Adnan Menderes:
Ruhunda fırtınalar esen romantik.
Siyasi yaşamında ve sevgisinde hırçın. Hayatının gıdasını sevgiden alan, onsuz
yaşayamayan insan.
Karısının koruyucusu, çocuklarının saygın babası Adnan Menderes.
O, bir opera sanatçısını sevdi: Ayhan Aydan’ı. “... Sana daima bağlıyım. Bir hatayı,
bir gafleti unut. Sen benim uğurumsun. Sen benim her şeyimsin. Sen yokken kendimi
yalnız, terk edilmiş, havada hissediyorum. Zaten yalnızlıkların, terk edilmişliklerin
ve buhranların içindeyim. Etrafım insanlarla, yüz binlerce insanla sarılmış olmasına
rağmen...”
Bir başbakanın, kırgın sevgilisine sözleri bunlar. 1957 yılı. Bu sözlerin sahibi olan kişi 1950’de başlayan büyük aşkını belki 17 Eylül 1961 yılına kadar kalbinde taşıdı.
O gün saat 02.30’a kadar.
Çünkü 02.30’da idam edilmişti.
İdam edilirken “Hiç kimseye kırgın değilim” diyordu. “Hayata veda etmek
üzere olduğum şu anda, devletime ve milletime ebedi saadetler dilerim. Bu anda
karımı ve çocuklarımı şefkatle anıyorum...” derken kalbindeki büyük aşk eşine ve
evlatlarınaydı.
Muhalifler, dost görünen düşmanları ile çevresi sarılmışken âşık olmaktan korkmadı...
O, aşkı günah saymıyordu.
Evli başbakanın yasak aşkını çekincesiz yaşamasını partileri adına sakıncalı
buluyorlardı. Gazeteler bu skandalı yazarsa seçmenler hoş karşılamazdı. 1950’de
iktidara gelir gelmez fakir Türkiye’deki ilk icraatı Türkçe ezanı Arapça’ya çevirmek
olan bir hükümetin başkanı “zina” yapsın ha... Haşa, sümmü haşaaa... Seçmen bunu
affetmezdi...

***

"Zeki Bey bize şarkı söyle!"

Zeki Müren, o sıralar Tepebaşı Gazinosu’nda sahneye çıkıyordu. Geceyarısından
sonra saat 01.30 gibi Karavan Pavyon’a gelirdi.
İşte o gecelerden birinde, hayli alkollü bir kadın Zeki Müren’e kafayı taktı. “Zeki
Bey, bize şarkı söyle!”diye bağırıp duruyordu.
Zeki Bey de şef garsonla kadına bir pusula gönderdi. Nazik mesajı
şöyleydi: “Hanımefendi. Alakanıza teşekkür ederim. Sizin için söylemek isterdim
ama sazım yok. Gazinoya buyrun, misafirim olun. Saygılarımla.”
Kadın bu nezaketten anlayamayacak kadar sarhoştu. Bu defa ayağa kalkarak
terbiyesizce bağırdı: “Ne naz yapıyorsun lan!. Kadın iyice kafaydı, ikinci bombasını
attı: “Sen ib.. değil misin! İb..... işte!...” Kadın bu sözü söyledi ve zafer kazanmış
komutan edasıyla oturdu. Zeki Müren’e bundan büyük darbe vurulamazdı. Bütün
salon buz gibi oldu. Orkestra bile sesini kısmıştı. Koskoca Zeki Müren’e böyle
bağırmak ve “Sen ib.. değil misin?” diyebilmek. Herhalde Zeki Müren ağlayarak
Karavan’dan ayrılacaktı. Zeki Müren sakin ayağa kalktı, kadına döndü ve elini
göğsüne koyarak: “Evvelallah!...” dedi.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163