VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Aralık 2016 Perşembe | Anasayfa > Haberler > O tablolar nasıl yapıldı?
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

O tablolar nasıl yapıldı?

Vincent van Gogh’un, kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplar sanatçının o paha biçilmez eserleri yaratırkenki ruh halini okura sunuyor. Kelimeler, fırça darbelerini bir kez daha hayata katıyor.



İz sürmek... Kelimelerde, cümlelerde, suskunluklarda, renklerde, eskizlerde, odalarda, giysilerde, aşklarda, kavgalarda, coşkuda, yalnızlıkta, ölümde...

İz sürmek zor ve değerli bir iş. Yok, aman yanlış anlaşılmasın, dedektifliğe soyunmuş değilim. Okuduğum bir kitabın bana hissettirdiklerini paylaşıyorum sizlerle. Ne mi okudum, söyleyeyim: Vincent van Gogh, “Son Mektuplar”...

Vay canına, değil mi? Öyle...
Mektupları yazan kişi, van Gogh... Alabora olmuş bir dimağ, savruk bir hayat, perişan bir ruh, yalnızlığa sürüklenmiş bir beden, renklere, desenlere sığınarak ayakta kalma çabası. Kardeşinin gönderdiği mektuplardan çıkan 50 Frank’la geçimini sağlamaya çalışan bir dâhi. Hayattan kaçıp saklanmak, onu hastane odalarında süründüren ruhsal problemlerini onarmak için renklere, tuvallere sığınan ve hayatını 37 yaşında çok sevdiği kırlarda dolaşırken tek kurşunla sonlandıran bir genç adam.

Vay canına, değil mi? Öyle...
Sanatçıların mektupları dikkatli gönüllere bambaşka pencere açıyor. Satırlarda bir yandan yazanın yaşadıklarına, sıkıntılarına, arayışlarına ortak oluyoruz; diğer yandan da sanat hakkındaki düşünce ve kaygılarına, başka sanatçılarla ilgili değerlendirmelerine ulaşıyoruz. Masum mektuplar paha biçilmez belgelere dönüşüveriyor.
Van Gogh’un mektuplarında da öyle oldu. Hem aklımda yer etmiş paha biçilmez eserlerini yaratırkenki ruh halini anlayabildim, hem de ansiklopedi sayfalarındaki kuru yaşam hikâyesi ete kemiğe büründü.

“Son Mektuplar”ı okurken kendimce bir yol izledim: Bir yandan kitap sayfalarını çevirdim, bir yandan internette ressamın hayatını ve eserlerini araştırdım. “Hayatını araştırdım” diyorum, zira kitaptaki mektuplar van Gogh’un son yıllarına ait olduğundan bir bütünlük kurmakta zorlanabiliyor insan. Doğumunu, çocukluğunu, gönüllü vaiz olarak çalıştığı günleri, madencilerle yaşayıp saman üstünde derme çatma bir barakada uyuduğu ve sefil kıyafetler giydiği için komşuları tarafından şikâyet edilip bir hastaneye kapatıldığını, zihinsel problemleri nedeniyle ağır ve uzun tedaviler gördüğünü bilmek gerekiyor. “Zihinsel problemleri” diyorum zira ünlü ressamı özellikle hayatının son iki yılında ciddi şekilde etkilemiş olan hastalıkları için 30’dan fazla teşhis konulmuş. Şizofreni, bipolar bozukluk, frengi, boya zehirlenmesi bunların bazıları.

Şimdi tekrar kitaba dönelim: Van Gogh’un mektupları beni bugün paha biçilemeyen eserlerini yaptığı günlere, anlara götürdü. Duygular... İşte mektuplara asıl yansıyan bu.
O nedenle sevgili okur, size de kitabı/mektupları okumadan önce van Gogh’un eserlerine bir kere daha göz atmanızı, bugün “Patates Yiyenler”, “Ayçiçekleri”, “Yıldızlı Gece”, “Dr. Gachet’nin Portresi” gibi pek tanınmış eserlerini bir kez daha hatırlamanızı ve sonra kitaba dönmenizi, bu eserleri yaptığı günlere, anlara ortak olmanızı öneririm.

Bakın hemen şimdi yapabilirseniz, “Dr. Gachet’nin Portresi”ni internette bulun ama bir yandan da aklınızda şu satırları tutun: “Bay Gachet’nin melankolik ifadeli bir portresini yaptım. Bu ifade, tuvale bakanlara çoğu zaman bir yüz buruşturması gibi gelebilir. Oysa resmedilmesi gereken şey bu, çünkü ancak o zaman, eski sakin portrelere nazaran bugünün insanlarının yüzünde ne kadar çok ifade, ne kadar çok tutku olduğu anlaşılabilir, bir bekleyiş gibi, bir çığlık gibi. Kederli fakat yumuşak, yine de açık seçik ve zeki, böyle daha çok portre yapmak lazım, bunlar ileride insanlar üzerinde belli bir etki bırakacaktır. Daha uzun süre bakılacak, belki yüz yıl sonra özlemle hatırlanacak modern kafalar var.”

Bir başka mektup: “Doktorun portresi üzerine çalışıyorum, beyaz kasketi başında, çok açık tenli, ellerinde hafif pembelik, mavi bir frak, kobalt mavisi fon, dirseğini kırmızı masaya dayamış, masada sarı bir kitapla morumsu bir yüksekotu.”

Hayali sergi açmaktı
“Yıldızlı Gece” tablosunu ise şöyle anlatmış: “Geceleyin bir gökyüzü, ışıksız bir ay, toprağın yansıttığı kesif gölgelerden belli belirsiz çıkmış cılız hilal. Aşağıda kenarları uzun sarı kamışlarla çizilmiş bir yol. Turuncu ışıklı penceresiyle eski bir han ve çok yüksek, çok dik, çok karanlık bir servi. Yolun üzerinde beyaz bir atın bağlı olduğu sarı bir araba ile çıktıkları gezintiden geç vakit dönen iki kişi var. Çok romantik diyelim.”
37 yıl sürmüş bu fırtınalı hayat.
Kardeşi Theo’ya yazdığı her mektuba, “Mektubun ve içinde bulunan 50 Frank için teşekkürler” diye başlamasından anlıyoruz ki, hayli parasızlık çekmiş.
Hayattayken “Kırmızı Üzüm Bağı” isimli tek bir tablosunu satabilmiş.
Mektuplarını okuyup bitirdiğimde, bugün milyon dolarlara satılan, koleksiyonerlerin gözdesi tablolarını yaptığı günlerde yine kardeşine yazdığı bir mektupta yazdığı bir cümlesine takıldım: “Bir gün bir kafede kendi sergimi açma imkânı bulacağımı sanıyorum.”
Vay canına, değil mi? Öyle...


Gauguin ile çatışma
Ne vakit bir ortamda van Gogh’tan bahsedilse söz dönüp dolaşıp dönemin diğer dâhisi Paul Gauguin’e, bu iki üstün yeteneğin sıkı ve bir o kadar da sancılı dostluğuna gelir. Ve elbette Gauguin’e kızan van Gogh’un kendi kulağını kesmesine... Şimdi yine kitaba/mektuplara dönelim ve van Gogh’un o dönem yaşadığı Güney Fransa’daki Arles kentinden Gauguin’e yazdıklarını okuyalım: “Sevgili dostum Gauguin. Bana yazdığınız için size teşekkür ederim, sevgili dostum buraya döndüğümden beri hep aklımdasınız, buna emin olun. Paris’te sadece üç gün kaldım, oranın gürültüsü falan bende çok kötü bir izlenim yaratınca, akıl sağlığım açısından kırsala çekip gitmenin daha temkinli bir davranış olacağına karar verdim - aksi takdirde, hemen size koşardım.”
İşte, güçlü duygularla örülen bu dostluk bir tartışmayla bitiyor ve sonuç, Vincent van Gogh’un kulağını kesmesi...



Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam