VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Haziran 2013 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > O yıllar, ehliyetsiz araba kullanır gibiymişim
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

O yıllar, ehliyetsiz araba kullanır gibiymişim

Nazlı Eray anılarına Bir Rüya Gibi Hatırlıyorum seni ile devam ediyor. Anne ve babasının, eniştesi Sabahattin Kudret Aksal ile halasının ilişkilerini, gençlik aşkı Metin'in güvenini kazanmak için atlayıp Konya'ya gidişini anlattığı anıları okurken tatlı bir öğle uykusunda rüya görür gibi oluyorsunuz...


basci@gazetevatan.com

"Bir Rüya Gibi Hatırlıyorum Seni", "Yaşamımdan Anılar" adı altında çıksa da bir roman gibi yazılmış… Neden böyle bir yaklaşım içerdiniz?

Böyle bir yaklaşımı bilinçli olarak oluşturmadım. Bir de baktım, eski dünyalar, eski hayatlar, insanlar, aşklar, iki ayrı şehir; İstanbul ve Ankara kalemimin ucundan kağıda akıyor. Gözyaşı gibi bir şeydi bu. Belki de "Yürek yaşı" dersem daha doğru olur. "Yürek yaşı" deyince acıklı sanılmasın, yazarken çok güldüğüm yerler oldu. "Yürek tebessümü" oldu yani. İnsanın hayatının bir dilimi işte. Yaşanmış, belleğine iyice teyellenmiş; fermuarı kalbine dikilmiş; açınca dökülüyor. Senin hayatın, senin insanların, kaderin sana oynadığı oyunlar, hayat dediğimiz masal… Herkes, her şey gerçek. Roman gibi döküldü satırlara. Hiç dokunmadım, öyle bıraktım. Hayatımı yaşadığım gibi… Müdahalesiz.

Anımsamalarınız gerçekten bir rüya gibi… Bir süre sonra insana geçmişi bir rüya gibi mi geliyor?

Bilmiyorum. Ben sürekli geçmişin ve bugünün içinde bir insanım. Ruhum da durmadan başını uzatıp, yarına bakıyor. Şu yaşadığımız hayat belki bir rüya. Belki bir hayalin içinde devinip duruyoruz. Belki rüyalar gerçek, gerçek hayat bir rüya. Nereden bilebiliriz bütün bunları? Kuralları ve tanımlamaları biz koyuyoruz. İnsan beyni… O büyülüyor beni işte. Bellek, zaman, rüyalar… Hayal ve hakikat. Hepsi iç içe. Bütün hayat bir algıdan ibaret bana sorarsan. Nasıl algılarsan öyle yaşıyorsun. Ne kadar görürsen, o kadarı senin. Gözlerini kapatırsan hayat yok! Ama bir rüya başlayabilir. Keşke ölüm bu ikisinin arasına sıkışmış bir şey olsa… O zaman yaşadığımız hiçbir şey kaybolmaz. Yani ölüm, yaşadığın hayatı unutmak olabilir…


EHLİYETSİZ ARABA KULLANIR GİBİ
Karakter oluşumunda en önemli dönem çocukluk. Bilinçaltımız özellikle bu dönemde şekilleniyor. Bu nedenle rüyalarımızda da çocukluğumuz etkili. Ama şimdi sizin kitabınızdan sonra şu soru takıldı aklıma. Belki çocukluğumuz ya da gençliğimiz bir rüyaya dönüştüğü için uykularımıza giriyor olabilir mi?

Olabilir. Belki insanın yaşadığı hayat yavaş yavaş bir rüyaya dönüşüyor ve biz uykumuzda bunu parça parça görüyoruz. Kimbilir… Kimi insan geçmişi pek düşünmez. Ben bağlıyımdır geçmişe. Anlattığım olayların çoğu yirmi yaşımdayken yaşanmış. O zamanlar yaşadığım şeyler… İki erkek, o aşk… Tüm ayrıntıları anımsıyorum. Mutluluğu, çaresizliği, bunalımı… Ne kadar acı ki o zamanlar şimdiki yaşam birikimim ve tecrübem yok. Her şey pat! pat! önüme geliyor. Heyecan verici bir şey hayat. Gençlik baş döndürücü. İlkbahar damarlarında gibi. Ehliyetsiz araba kullanır gibiymişim. Ama ne güzel. Hayatımın hızı, duygularımın yoğunluğu hep önümde, arabamın gösterge panelinde görünüyordu bunlar ama tam doğru okuyamıyordum. Gençlik günleri hatalardan da oluşabiliyor bazen. Bu çok güzel fakat pahalı ödüyorsun ruhunda esen fırtınanın yaptığı hasarı.

Kitapta aileniz, enişteniz Sabahattin Kudret Aksal ve halanızın hikâyesi de var. Yakışıklı ve çapkın bir şair olsa da Sabahattin Bey’in halanıza duyduğu aşk… Ve halanızın da ona. Nasıl bir ilişkiydi onlarınki?
Evet kitapta halam ve Sabahattin eniştem var tabii. Çok güzel bir ilişkiydi onlarınki. Çünkü her şeye rağmen hiç kopmadan, eniştem ölene kadar devam etti. Çok yakışıklıydı eniştem, gençken herhalde ele avuca sığmaz biriydi. Halam bir Osmanlı ailesinin kızı. Fakültede tanışıyorlar. O zamanlar için çok modern bir aşk. Halamın evinde eniştem hala her köşede yaşıyor, ev onun kitapları ve hatıraları ile dolu. Halam bana, ‘Hayatımda en çok o sevdi beni,’ demişti bir kere. Tarih gibi bir evlilik ve bir tutku bence. Sonunda eniştem gene yalnızca halamın oldu. Halam üçüncü kişileri sildi süpürdü. O kadar güçlü. Anıları yalnızca ona ait. Eniştem ondan sorulur yani. Bu da halamın hayatını çok ustaca yönetmiş olduğunu ve sevdiği erkeği hiç kaybetmediğini gösteriyor. Münire Aksal o. 96 yaşında, güçlü ve kendinden emin.



Anne ve babanızın hikâyesi çok dokunaklı… Onların ilişkisinden size kalan duygu nedir?
Annem ve babam… Çok güçlü bir erkek ve çok güzel bir kadın. Ne bileyim ben, Glenn Ford ile Rita Hayworth gibi… Mutlaka fırtınalı bir aşktı onlarınki, ben bilmiyorum. Babam daima güzel karısını ve çocuklarını koruyan bir baba. Az konuşan bir banka müdürü. Annem, Irak sefiri ve bir İttihat ve Terakkici olan muhteşem dedemin kızı. Anneannem Bağdat’ta sefireyken Kral I. Faysal ile tenis oynarmış. Belki de Kral bu sarışın sefireye hafif tutkundu. Olabilir. Armalı tablası, anneanneme verdiği armağanlar bende. Sigarayı bırakamamış kral. Anneanneme kraliyet armalı tabakasını vermiş! Annemin gençliğini, tüylü şapkalarını bir gardrobun aynasından yansırken hayal meyal hatırlıyorum. Yaşlılığında bile gençti. Tuhaf bir insan. Bu düşünce ile ilgili. Düşünceleri hiç yaşlanmadı. Onlardan uzak, başka bir şehirde yaşadığım için üzülürdüm arada. Dünyanın en olgun anne ve babasıydılar. Kardeşim de ben de onları istemeyerek çok üzdük. Ben fırtınalı denizde bir gemiydim. Mümtaz da bir şeyler tuttururdu! Evet, ‘Bir rüya gibi hatırlıyorum onları. İstanbul ve Beyoğlu onlara ait anılarımda. Abdi İpekçi’deki Azer Apartmanı, Küba renkli bir sabah vakti ve krem karamel renkli, abajurla aydınlatılmış bir gece zamanı onlara ait. Bütün İtalyan operaları babamın. Napoliten söyleyen tenorlar annem için söylüyorlar şarkılarını. Ve annemin hastanedeki o sonsuz uykusu. Yavaş yavaş yatakta bir ‘gül’e dönüşmesi… Onların yokluğuna hiçbir zaman alışamam.



AYRILIKLAR ACI VERİYOR
Kardeşiniz Mümtaz’la olan ilişkiniz, küslüğünüz, onu Kel Maleç kuşunda görüşünüz. Kardeş küslüğü, uzaklığı çok acı değil mi? Barışmanın imkânsız olduğu ama buna rağmen yokluğu asla doldurulmayan, hep acı veren…

Benim kardeşim Mümtaz ile ilişkim hiçbir zaman kötü olmadı aslında. Birbirimizden milyarlarca kilometre uzak veya birbirimize et ile kemik kadar yakın olduğumuz zamanlar oldu. Kitapta Bodrum’daki bahçeme, mavi parlak pelerinli bir Kel Maleç kuşu olarak sürekli geliyor Mümtaz ve bir kuşun sesi, bir kanatlının soluğu ile benimle konuşuyor, haberleşiyor. O benim bir parçam aslında. Acı veriyor ayrılıklar bana. Şimdi koşsam gitsem bulurum onu Bağdat Caddesi’nde oturduğu kafede. ‘Abla’ diye boynuma sarılır. Ama işte her şey öyle kolay olmuyor. İçimizde kementler var. Bu yaşam çok kısa. Bazen endişelenirim onun için. Çocukken ben bakmıştım bir ara Mümtaz’a. Yaramaz bir çocuktu. Uzak kaldık birbirimizden. Hayatlarımız çok farklı. Ben Niagara Şelalesi, Mümtaz Como Gölü. Belki Mümtaz benim şifrelerimi karıştırıyor bazen, çözemiyor beni. Bak bu olabilir.
Genç aşkınız... Metin’le olan ilişkiniz… Fevzi’nin araya girip, ilişkinizi bozması ve sizin aşkınızı ispat edip, atlayıp Konya’ya gidişiniz. Hem de 1960’larda. Metin Bey bunun değerini fark edebildi mi?
Tuhaf bir şeydir benim Metin’le yıllar önce olan ilişkim. Beni birçok acıdan, bunalımdan, ruh karmaşasından bir iki dakika içinde kurtarmayı başarmıştı, eski Gençlik Parkı’nda gölün kenarında bir akşamüstü birlikte çay içerken. Çok mu yakışıklıydı? Hayır. Konuşkan da değildi. Neydi işin sırrı? Bana güven vermişti. Güvenmiştim ona. İkimiz de bir rüyada gibiydik. Usulca ‘seni seviyorum’ demişti bana. Büyülenmiş gibiydi. Fevzi uyandırdı bizi bu rüyadan. Belki haklıydı. Şimdi, uzun yıllar sonra anlıyorum. Beni seviyordu ve bu rüyayı bozmak için elinden geleni yapıyordu. Esas oğlanken birden durum değişmişti. En iyi arkadaşına, beni emanet ettiği Metin’e pat! diye ilk görüşte aşık olmuştum. Metin de bana. Fevzi’ye göre yasak bir aşktı bu. Konya’ya bir 28 Aralık günü gittim Metin’i orada bulabilmek için. O yıllar için bu büyük bir cesaretti. Dışarıda kış, kıyamet. Nereye gittiğimi bile bilmiyorum. Öyle bir otobüse ilk defa biniyorum. Yüreğim söylüyor, ben gidiyorum. Metin bunları ne yazık ki hiç anlayamadı. Bir yandan da Fevzi’nin baskısı vardı tabii. Hepimiz mutsuz olduk, feleğin elinden tesadüfen atılmış bilyeler gibi hayat yollarına saçıldık.
Ne güzel. Ne yüreklisiniz. Genelde kadınlar, "O benim peşimden koşsun," der ama siz atlayıp gidiyorsunuz hem de o dönemde. Hep böyle feminist miydiniz?
Evet, aşkta çok yürekliyimdir ben. Sevgide. Bu duyguların yürek istediği kanısındayım çünkü. Aşk bir ustura gibi kalbi dilim dilim doğrar dikkat etmezsen. Metin bana inanmıyordu. Ben klasik taktikleri bilmiyordum. Zaten onları uygulayacak zaman yoktu. Aşk alevi dev bir arazöz ile söndürülmeye çalışılıyordu. Sevgimi ona anlatmaya, onu inandırmaya mecburdum. Ama o inanamıyordu bir türlü. Fevzi ikimizi de çok iyi tanıyordu. Film gibi bir olaydı bu. Fevzi’nin sevgisini hiç gözüm görmüyordu. Metin var gücüyle kaçıyordu. Zayıftı belki de. Aşkın o ilk baştaki tılsımı birden bozulmuştu. Şimdi olsa, Fevzi’yi o kadar üzer miydim acaba? Dediğim gibi kaderin oyun oynadığı kristal bilyeler gibi dağılıp bir yerlere yuvarlandık. Kadere bu yüzden inanırım.

O yıllara ve o yıllardaki Nazlı Eray’a ilişkin duygularınız ne?
O yılları düşününce duygu doluyor içim. Çok cesur bir Nazlı, hayatını bir hamlede değiştirip, Ankara’ya gidebiliyor. Arkada bıraktığı ondokuz yirmi yılı adeta siliyor. Dönmüyor bir daha İstanbul’a. Bunaldığı, acı çektiği kente dönmüyor. Metin’e inanıyor, oysa Metin onun kadar güçlü değil. Fevzi… Melek mi, şeytan mı? Bilmiyorum. Yıllar sonra ona hak verdim. Ankara. Benim için yeni bir dünya. O dünyaya girişim, adapte oluşum ve gene çevremde dolanan kaderin oyunları… Beni sımsıkı tutup, bırakmayan bir şehir. Roman gibi bir hayat! Devlet dairesindeki yıllarım, orada insan ruhunu öğrenişim, derken korkunç hastane günleri… Azrail’in buz gibi kollarından kurtulup, bir gecede üne kavuşmak ve bunun farkına bile varmamak… Gençlik. Hepsini yeniden yaşamak isterdim gözümü kırpmadan.

Gezi Parkı direnişi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
"Çocukluğum Gezi Parkı’nda geçti. İlk pembe balonum orada elimden uçtu, gökyüzüne gitti. Parkta yaşananlar için olumlu düşünüyorum.O pembe balonu gökyüzüne uçurup kaybetmemek lazım.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam