VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
29 Aralık 2009 Salı | Anasayfa > Haberler > Okurlarımı hırpalıyormuşum; başka yazarlar bana on katını yaptı!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Okurlarımı hırpalıyormuşum; başka yazarlar bana on katını yaptı!

Hakan Günday""ın dip dalga etkisi yaratan kitapları ""Ziyan"" ile su yüzüne çıktı!

Buket Aşçı

-Romanlarını ciddiye alan bir okurun var. Bunu neye bağlıyorsun?

Ciddiyetle okumalarına... Çünkü ben hayran olduğum yazarları öyle okurum. Kalemi elime alıp yazmaya başladığımda da farkettim ki ben de onlarla aynı sularda yüzüyorum. Bir ciddiyetten bahsettiğimiz için de bir imza gün ya da söyleşide okurlarla karşı karşıya geldiğimiz ilk tepkimiz, normal insan iletişiminden farklı olarak "gülümsememek" oluyor. Okurlarımla karşı karşıya gelince önce selamlaşmak için birbirimize gülüşmüyoruz, "Acaba ne desek?" diye bakıyoruz. Onun için de iş gayet ciddi gidiyor. Çünkü iki tarafın birbirine söyleyecekleri var ve bunlar illa gülümsemekle başlamak zorunda değil.

-O zaman hemen sorayım, karşılaştığında ya da karşılaşabilseydin gülümsemeyeceğin yazarlar kimler?

Celine’le başlar. “Gecenin Sonuna Yolculuk”u 10-14 yaşlarında tesadüfen okumuştum. Sonra yıllar içinde farklı zamanlarda ve yerlerde tekrar okudum. Ve her defasında farklı bir şeyler arnladım. Ama bu beni başka romanlar okuma konusunda durdurdu.

-Neden?

Çünkü o kadar etkilenmiştim ki Celine’in hayatından, muhakeme üslubundan; başkasının muhakeme üslubuna ihtiyacım olmadığını düşündüm. Bu tabii yaşımla ve cehaletimle alakalıydı.

BAŞUCU DEĞİL, AYAKUCU KİTABI
-Başucu kitabın oldu mu?

Başucu kitabımdan ziyade, üzerinde durduğum ayakucu kitabına dönüştü. Ancak sonrasında ne kadar cahil kaldığımı farkettim. Bu hayattaki hayran olduğum tek gözlerin Celine’e ait olamayacağını, dünyanın yazı tarihinin çok daha zengin olduğunu anlayınca can havliyle diğer yazarları okumaya başladım. Ne bulursam okumaya başladım. Sonra göz bozma riskiyle tercihler yapmaya başlayınca karşıma Yahya Kemal, Oğuz Atay, Bukowski, Kozinskiler çıktı. Bu isimlerle dost oldum. Öyle bir dost oldum ki onlarla, karşılaştığımda gülümsemek yerine onlara sorular sormaya başladım. Sürekli soru soran ve azimle onların düşüncelerini hırpalayan ve ayıklayan bir dost... Allah’tan çok azı hayattaydı da karşılaşamadım. Ama gördüm ki tarih boyunca görülmez bir ip var. Ve bu ipe birbiriyle ilgisizmiş gibi duran insanlar tutunmuş. Hangi çağda olursa olsun beraber sıkıntılar ve huzursuzluklar içinde yazmışlar, üretmişler. Benzer sorunlar etrafında semazen olmuşlar.

-Sen bu ipi gördün mü?

Bu ipi yakaladığımı hissettim. Tabii onlar bu iple olağanüstü gösteriler yaparken ben sadece düşmemek için tutunmakla yetindim.

-Hakan Günday denildiğinde “farklı bir yazar” deniyor. Kendini farklı buluyor musun?

Bunun yanıtını kişini kendisinin söylemesi çok zor; neden böyle, neden fark var? Buna ancak kısa matematik cevaplar verebilirim ve bu cevaplar da istatistikle başlar. Birinci madde de şu olur: Benim ilgilendiğim konularla ilgilenen insan sayısı az. Benim ilgilenme biçimimi benimseyen insan sayısı da az.Dolayısıyla ister istemez farklılık ortaya çıkıyor.

-Bu farklılıkta Rodos doğumlu olman, Belçika’da büyümen, doğrusu Türkiye dışında şekillenmenin etkisi var mı?

Her ne kadar yetişme çağında, hâlâ da öyle, her şeyden etkinelmeye açık bir hayat sürdürmüş olsam da herhangi bir ağaca sarılmadım. Bir kök peşinde koşmadım. Böyel bir arayışla ilgilenecek vaktim de yoktu. Zaten aklım da böyle çalışmıyor.

AKLIM DURARAK ÇALIŞIR
-Neden?

Aklım çok uzun süreler durarak ve çok nadiren çalışarak çalışıyor. Az ve öz çalışmasına gayret ediyorum yaşlanmaması için...

-O zaman sana şu soruyu sormak anlamlı olur: Nasıl ve ne kadar sürede yazıyorsun?

Çok kısa sürede. İlk kitabım “Kinyas ve Kayra”yı iki ayda yazmıştım. Bütün diğerlerini de... “Ziyan”a kadar... Onu yazmak bir buçuk yılımı aldı.

-“Ziyan”ı diğer romanlarından farklılaştıran ne?

Tarihî bir kişilik hakkında cümleler kuruyor olmasıydı. Yaşamış bir insan olduğu, yani bir doğum ve ölüm tarihi olduğu için... Orada artık et ve kemik vardı. Bu da onunla ilgili bulgu ve bilgilere ulaşmamı gerektirdi ki bu da zaman alıcı bir şey. Çünkü ülkemizde, Oğuz Atay’ın da dediği gibi insanlar hayatlarını pek kayıt altına almıyor ve bu olmadığı için tarihi bir kişiliğin hayatını araştırmak kolay olmuyor, özel çabalar gerektiriyor. Mesela biyografi kütüphanemiz yok. “Ziyan”ın yazımını uzatan bir diğer neden de yazma ritmini bozacak bir süreçten çıkmış olmamadı ki buna zorunlu askerlik hizmeti diyoruz. Yeniden cümle kurmak biraz zamanımı aldı.

-Atatürk’e suikast düzenleyen Ziya Hurşit’i kastediyorsun, yani büyük amcandan... Atatürk’e suikast düzenleyen biri ile akraba olmak... Nasıl bir duygu bu?

Ben de bunu sonradan öğrendim. Yani bu sorun içimde yaşanmadı. Öğrenince de önce sindirmeye çalıştım. Karşılıklı oturup üzerinde konuşma ihtiyacı hissedeceğim biri de yoktu. Kaldı ki bu İnkilap Tarihi kitaplarında üç cümle ile anlatılıyor. Yani kimse olayın derinine inme zorunluluğu hissetmemiş. O yüzden bu bilgiyle tek başıma cebelleşmek zorunda kaldım ve sindirme aşamasında da anlamaya çalıştım. Anlamak birkaç hatften oluşan bir kelime olabilir, ama bunun çok ötesindedir. Şöyle diyeyim, beni yeterince meşgul etti ve bununla başa çıkmanın tek yoluda anlayabildiklerini bir kitapta toplamaktı.

-Türkiye’de resmi tarih hep bir tartışma konusu... Atatürk’ün yaşamı ve kişiliği de bu tarihin odak noktasında kalıyor. Az önce söyledin, Ziya Hurşit hakkında ders kitapları iki satır yazıyor diye. “Ziyan” resmi tarih dışına çıkan bir roman mı?

Yeniden farklı ülkelerde bulunmuş olmama gelebiliriz. Resmi bir tarihin olduğunu, yani tarihin damgalı mühürlü bir şey olduğunu, üzerinde “Görülmüştür” yazıldığını, Belçika’da ortaokul iki ya da üçte tarih dersinde anladım. Çünkü orada tarih bambaşka anlatılıyordu. Yani tarihin, yazanın kalemine göre değiştiğini gördüm. Tarih, kurguyla süslenmiş bir gerçektir. Ama insan elinden çıkan çoğu metin böyledir, prospektüsler hariç. Hatta o prospektüslerde de ticari kaygıyla kurgu yapılıyor olabilir. Bu yüzden tarih kurguyla süslenmiş bir gerçektir. Sen hangi toplumda tarihe tanıklık ediyorsan o toplumun kurgusunu görürsün. Burada yapacak bir şey yok.

YAZMAK HER ŞEYDEN MUAF OLMAKTIR
-Atatürk gibi askerlik de büyük tabularımızdan. “Ziyan”da ikisini de ele aldın, neden?

Ziya Hurşit’ten bahsetmek istiyordum. Onu bir roman kahramanı yapmam sindirme aşamasının son halkasıydı. Anlamaya çalışıyordum. Çünkü mantık zinciri içinde davranmamıştı. Onun eğitiminde birisinin başka işler yapması gerekirdi. Ancak ondan tek başına bahsetmek ilgimi çekmiyordu. Sonrasında “Zorunlu askerlik hizmetinin, yani iradenin olmadığı bir yerin içinde kaybolmuş bir insanın hayatıyla Ziya Hurşit gibi her şeyi seçmiş birini yan yana koyarsam ilginç olabilir” dedim.

-“Yazarken tedirgin olmadım” diyebilir misin?

Olmadım, çünkü üzerimde böyle bir baskı hissetmiyorum. İnsanın böyle bir baskıyı hissetmesinin sebebi ise önceki yaşamıyla ilgilidir.Tabii evraklar, soruşturmalar ama yazarken böyle bir baskı hissetmedim. Zaen roman yazmak benim için her şeyden muaf bir meşgaledir.

-Nelerden?

Aklına gelen ne varsa... Kendi ismimden, kimliğimden başlayarak fizik kanunlarına kadar... Bunu öylesine zevkle yapıyorum ki bu yüzden de ilk romanımda Hakan Günday adında bir karakter vardır,"Piç"te de! Çünkü roman denilen şeyin nasıl bir iş olduğunu kendi adımla bir karakter yarattığımda anladım. Gördüm ki artık orada bir hikâye var ve hiçbir kural, artık ben yokum, bir karakter var.

Neden kahramanların huzursuz ama ikiyüzlü olmamak adına tekme atmaktan çekinmeyen, masaları dağıtabilecek kişilikler?

Bu insanların erişebileceği fikirlerin daha ileri gitme ihtimali fazla. Huzursuz bir karakter sorulara cevap bulmak ister. Oğuz Atay"ın karakterleri tesadüfen seçilmiş karakterler değildir ya da Ahmet Hamdi Tanpınar"ın. Bunlar mecburlar böyle olmaya yani masaları dağıtmaya...

Peki karakterlerinden korkuyor musun? Açıkçası ben onlarla aynı masada oturmak istemezdim…

Ehh, bence de o insanlarla yalnız kalmanın pek bir alemi yok. Kapı komşusu olmaya da… Hayatlarını daha çok uzaktan izleyip ölmelerini beklemek daha iyi. En azından karşı daire boşalmış olur! Zaten onlarla sadece yazarken irtibat kurmak mümkün. Bana gelince… Onların akıllarına girmek ancak yazarken mümkün. Girdikten sonra da artık benim için hiçbir şey ifade etmiyor oluyorlar. Zaten yazdıklarını çok beğenen biri de değilim, yani onları daha sonra düşünmek bile istemiyorum. "Ne yapıyorlar, ne ediyorlar, neyle ilgileniyorlar" diye. İlk yıllarda yeterli şevkim olsaydı internette kahramanların onların hayatlarını devam ettiren yazılar tasavvur etmiştim: Ama karşıma iki şey çıktı: Tembellik ve buna gerek olmaması. Çünkü fark ettim kitap bittikten sonra artık o kitapla hiçbir bağım kalmıyor. Onu düşünmüyorum. Bazı kitapları ne zaman yazdığımı bile tam hatırlamam. Mesela "Piç"i tam olarak ne zaman ve nerede yazdım hatırlamıyorum.

O zaman yazarken senin hayattan koptuğunu, vahiy gelmiş gibi yazdığını düşünebilir miyiz?

Yazarken, geçirdiğim süreçte zamanın ne olduğunu anlamamışsam iyi bir şey yazdığımı düşünürüm. Bu benim için iyi yazdığımı anlamanın tek yolu. Kendime geldiğimde "Akşam olmuş" demişsem "Belki iyi bir paragraf yazmışım" derim. Eğer kafamı kaldırıp "Yemek vakti gelmiş" demişsem o yazı korkunçtur.

Bir okurun şöyle diyor: "Babamın beni öldürteceğini düşündürten yazar..." Okurlarına ne yaptığının farkında mısın?

Evet, ama bana onun on katını yaptılar başka yazarlar. Bu iş sırayla... İstiyorum ki okurlar da aynısını bana yapsın. Bu ama uyandırmakla, bu huzursuz etmekle ve bunun sonucunda gözkapaklarının gittikçe saydamlaşmasıyla ilgili... Yani gözler kapanırken bile görebilmekle...

Kahramanların huzursuz kişilikler ve fazlasıyla canı sıkılan... Senin canın ne sıkar?

Benim en çok canımı en çok şeylerden biri de insanın etkisinde kaldığı hayattan ötürü olmadığı biriymiş gibi davranması. Yani rol yapması.

Sen rol yapar mısın?

Bu konuda çok iyi olduğum için bunun sıkıntısını yaşıyorum.

Ne kadar rol yaparsınız?
Gerektiği kadar. Hiç müsrif olmam ama fazlasını da yapmam.

Şu an, bu röportaj sırasında rol yapıyor musun?

Muhtemelen. Bunları söylerken bile insanın kendisini ayırması çok zor. En nihayetinde insanlar yalnızken akıllı olur, en üst seviyede kullanabilir. Çünkü o zaman hiçbir şeyin baskısı altında kalmaz. Benim anladığım iki yüzlülükten bahsediyorsak eğer yani bireyin özgür olup olmamasından, o zaman özgürlük sadece ifade özgürlüğüyle sınırlı kalmamalı. Özgürlük var olma özgürlüğüyle de alakalı bir şeydir. Yani her şeyden muaf ve her şeyden ayrı bir biçimde olabilmekle.

Romanlarını birer cümle ile tarif etmen gerekse... Hangi cümleleri seçersin?

"Kinyas ve Kayra"; her şeyi reddeden iki insanın sonu belli olmayan bir yolculuğa çıkması... "Zargana"; her şeyi reddeden bir insanın aşık olması... "Piç"; her şeyi reddeden dört insanın gidecek cesareti olmayıp durmaları... "Malafa"; her şeyi isteyen bir insanın her şeye ulaşma çabası... "Azil"; her şeyden ve herkesten uzaktan olan biri... "Ziyan" ise her şeyin mümkün olduğu bir adamın hikâyesi.

Peki kendini nasıl tarif edersin?

Son romanla çok benziyoruz.

Kendini "her şeyin mümkün olduğu” son romanınla tarif ettin. Bu cümlenin ardından her türlü soru sorulabilir. Kendini bu kadar açabilir misin?

Okurlarımın beni merak etmesinin okurlarıma da bana da yararı yok. Sanatta önemli olan işin kendisidir, işçi değil. Ayrıca kendimi tarif etmem pek mümkün değil. Mezar taşında bir yazanlar yeterli olabilir, yani doğum ve ölüm yılı beni tarif için kafidir, çünkü aradaki tire kadarım.

Bir yazarın yani imza sahibi olan, "ben" diyen birinin bu kadar mütevazı olması mümkün mü?

Bir insan eğer başkaları tarafından okunsun diye roman yazıyorsa aslında pek mütevazı değildir, kabul. Ama burada ilgilenilmesi gereken şey ben değil yazılanlar olmalı. Eğer benimle ilgilenilmesini isteseydim, başka bir meslek seçerdim ve o meslekte de adımla anılan spor ayakkabıları üretilirdi. Bu iddialı olmak değil. Çünkü o zaman şu an ki hayatımın tersini yaşor olurdum... Yani bir şirket, işletmeci olurdum.

Ama bu röportajı yapıyor olman, sorularıma yanıt vermen bu görüşünün dışına çıkmak değil mi?

Sayende daha önce düşünmediğim şeyler düşünüyorum. Senin söylediğin, verdiğin cevaplar ve tepkilerinle de ilgili... Ama bana en sevdiğim rengi sorsaydın, hiçbir şey çıkmazdı.

Son bir soru; sanırım 11-13 arası kahramanın oldu... Onlarla bir "Son akşam yemeği" yesen, seni kim öldürür?

"Son Akşam Yemeği"nde en sevdiğim kişi Yahuda"dır... Yani Yahuda olur, ben öldürürdüm. İsa"ya gelince Asil olurdu...

Fotoğraf: Murat Bayraklı

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam