VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Kasım 2013 Cuma | Anasayfa > Haberler > Ölebileceğim düşüncesi kafamda sakince biçimlendi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ölebileceğim düşüncesi kafamda sakince biçimlendi

Sylvia Plath’ın tek romanı “Sırça Fanus”, hem kitabın yayınlanışının hem de şairin ölümünün 50. yılında bir kez daha Türkçede. Romandaki “Ölebileceğim düşüncesi kafamda bir çiçek, bir ağaç gibi sakince biçimlendi” sözleriyle henüz 19 yaşındayken intiharı kafasına koyan yazar yazdıkları kadar, yaşamıyla da edebiyatın kült isimlerinden biri oldu.

Özlem Akalan

Bir roman projem var; aylardır, yıllardır zihnimde evirip çevirdiğim. Bir türlü mesafe katedemiyorum. Çünkü romanın kahramanlarından birinin intihar etmesi gerekiyor. İşin tüm “esprisi” orada. İntihar fikrinden “fazlasıyla” uzak olduğumdan intihar için bir türlü elle tutulur bir sebep bulamıyorum. Aşk acısı? Klasik. Mutsuzluk? Kim alabildiğine mutlu ki? Çocukluk travmaları? Kitabı en az 500 sayfa uzatır! İntihar eden edebiyatçılarla ilgili makaleler, araştırmalar okudum. Çevremde bu “işi” denemiş olarla konuştum. Yine de kafamda oturtamadım. Daha doğrusu oturtamamıştım. Ta ki, Sylvia Plath’ın “Sırça Fanus”unu okuyana kadar. Yazar, bu tek romanında yarattığı karakter Esther Greenwood’u “öyle güzel” intiharın eşiğine sürüklüyor ve defalarca geri döndürüyor ki, “Aslında hayatı o kadar da kötü gitmiyordu, neden ölmek istiyor ki?” diye soran benim gibi en Pollyanna okuru bile en sonunda ikna ediyor. Yanlış anlaşılmasın lütfen, yazar intiharı özendirmiyor; ancak karakterinin derin umutsuzluğunu, kararsızlığını ve gelecekte başına geleceğini düşündüğü şeylerden çok korktuğunu çok güzel anlatıyor.
19 yaşındaki Esther Greenwood, okul hayatı boyunca hep en iyi olmuş, Bostonlu sıradan bir kızken, moda ağırlıklı bir kadın dergisinden aldığı bir aylık bursla New York’a gider. 1953 yazıdır. Amerika’nın farklı yerlerinden gelmiş 11 kızla birlikte dergi için çalışan Esther, kendini moda delisi ya da fazla muhafazakar kızlardan ziyade asi ve alaycı Doreen’e yakın hisseder. Kızların bir aylık New York maceralarının fonunda, Esther’in 8 yaşındayken babasını kaybettiğini, Buddy adında eski sevgilisini ve gelecek planlarını öğreniyoruz. Ne var ki dergideki editörü Jay Cee’nin “Okulu bitirince ne yapmayı düşünüyorsun?” sorusu Esther’in hayatına bir bomba gibi düşüyor. Hep profesör olup şiir kitapları yazmak ya da şiir kitapları yazıp editör olma hayalleri kuran Esther’in dilinden “Aslında pek bilmiyorum” sözleri dökülür. İşte bu, sonun başlangıcıdır. Çünkü bir kez kafası karışmıştır.
Burs bitip Boston’a döndüğünde, ünlü bir yazarın yaz dersleri için başvurusunun kabul edilmediğini öğrenen Esther önce roman yazmaya koyulur. Bu konuda fazla tecrübesiz olduğuna karar verip annesinden steno dersleri almayı planlar. Bu fikrinden de, tezini bitirme düşüncesinden de birkaç saat içinde vazgeçer. “Sonra üniversiteyi bir yıl erteleyip bir çanak çömlek ustasının yanında çıraklık yapmayı düşündüm.
Ya da Almanya’ya gidip Almancayı iyice öğrenene kadar garsonluk yapabilirdim. Planlar kafamdan birbiri ardına aceleci tavşanlar gibi hoplayarak geçiyordu.” diyen
Esther’in uykuları kaçmıştır. Günlerce, haftalarca gözünü kırpmayan, yemek yemeyen ama hepsinden önemlisi ne okuyup ne de yazabilen Esther soluğu Gordon isimli psikiyatrın muayenehanesinde alır. İlk görüşte nefret ettiği Gordon ikinci randevuda elektroşok tedavisi uygulamaları gerektiğini açıklar. Berbat bir elektroşok deneyiminin ardından Esther tek bir çıkış yolu kaldığını anlar. İş, intihar yöntemini seçmeye kalmıştı. Bileklerini kesmeyi dener önce; sonra kendini asmayı; denizde dibe dalarak boğulmayı bekler ama her defasında bir mantar gibi su yüzüne çıkar hatta Fitzgeraldvari bir atmosferde, gelgite bırakmak ister kendini. Sonunda bir kutu uyku hapı yutar ve kendini evin bodrumundaki daracık bir boşluğa gizler. Annesinin onu bulması günler alır; öyle ki Esther’in kaybolduğu, polisin onu aradığı haberi gazetelerde bile yayınlanır. Sonunda bir akıl hastanesinde gözlerini açar. Sonra bir başka akıl hastanesi.

YARI OTOBİYOGRAFİ
Sylvia Plath’ın 1963 yılında Victoria Lucas mahlasıyla kaleme aldığı “Sırça Fanus”, yazarın hayatından pek çok iz taşıyor. Roman karakterinin 19 yaşında olduğu 1953 yılında Sylvia da 19 yaşındadır. O da Boston, Massachusetts doğumludur. Esther’in annesi Alman göçmeni, Sylvia’nınki ise Avusturya göçmenidir; babaları ise böcekbilimci.
Roman kahramanı gibi Sylvia’nın da bir erkek kardeşi vardır. İkisinin de babası kızlar henüz sekiz yaşındayken ölür. Tıpkı Sylvia Plath’ın, babasının ölümünün ardından dinden uzaklaşması gibi Esther de Hristiyanlığa uzaktan bakar.Yazar, Esther gibi burs kazanarak üniversitenin ilk yılında bir ay süreliğine moda-kadın dergisi Mademoiselle’de staj yapar; sonuç her iki karakter için de hayal kırıklığıdır elbette. Romanda Esther, hangi intihar yöntemini seçeceğine karar vermek ve cesareti olup olmadığını görmek için bileklerinden önce ayak bileklerini kesip kan akıtır. Artık herhalde söylememe gerek yoktur; bu, Sylvia’nın da ilk intihar denemesi olur.
Esther karakteri gibi, ilk depresyon belirtilerini 19 yaşındayken Harvard’daki bir seminerden red cevabı alınca gösteren Sylvia, elektroşok terapisinin ardından ilk gerçek intihar girişiminde bulunur. Tahmin ettiğiniz gibi; uyku ilaçları içer, evin bodrumuna saklanır. Üç gün sonra bulunur ve daha fazla elektroşok gördüğü psikiyatri kliniği günleri başlar. Sylvia’nın klinik masrafları ve okul bursları, yazar Olive Higgins Prouty tarafından karşılanır; romanda Prouty karşımıza Philomena Guinea olarak çıkıyor. İsim ve mekanlardaki birtakım değişiklikler dışında yaşadıkları, hissettikleri ve olay örgüsüyle yarı otobiyografinin ötesinde bir roman aslında “Sırça Fanus”.











TED HUGHES ETKİSİ
Yaşamının ilk 19 yılını roman kahramanı Esther Greenwood’un ağzından anlatan Sylvia Plath, kitabın ilk baskısı yayınlandıktan bir ay sonra intihar eder. “Sırça Fanus”, yazarın kendi adıyla ilk kez 1967 yılında yayınlanır. 1979 yılındaysa romanın sinema uyarlaması gelir.
Kimilerine göre 1956 yılında İngiliz şair Ted Hughes ile evlenip çoluk çocuğa karıştıktan sonra yazamama sürecine girmesi ölümünün tetikleyicisi olmuştur. Romanın bir bölümünde Esther, bu en büyük korkusunu arkadaşı Buddy vasıtasıyla şöyle dillendiriyor: “Bir de Buddy Willard’ın sinsi ve bilgiç bir tavırla, çocuklarım olduktan sonra kendimi farklı hissedeceğimi ve artık şiir yazmak istemeyeceğimi söyleyişini anımsıyordum. Belki de gerçekten evlenip çocuk doğurduktan sonra insanın beyni yıkanmış gibi oluyor ve ondan sonra totaliter bir devletin kölesi gibi duyuları körelerek yaşayıp gidiyordu.”
Yine de gerçek şu ki, ölümünden önceki son birkaç ayı, onun şiir adına en verimli dönemlerinden biriydi. Zira ölümünden sonra derlenen “Ariel” şiir derlemesindeki 26 şiiri, bu sancılı döneme aitti.
Büyük bir tutku ve aşkla, tanıştıktan kısa süre sonra evlendiği İngiliz “Poet Laureate” (devlet tarafından seçilen başşair) Ted Hughes, hiç kuşkusuz Sylvia Plath’ın sonunu hazırlamıştır. Hughes’un 1961 yılında tanıştığı şair Assia Wevill ile yaşadığı aşk, Plath’ın çocuklarını da alarak evi terk etmesiyle sonuçlanır. Hem iş hem de biri iki yaşında diğeri dokuz aylık iki çocuğun bakımını üstlenmek Plath’ın kaldıramayacağı bir yüktür. Sonunda gazı açar, evdeki fırının içine başını sokar. Hem çocuklarla ilgilenen hem de intihar eğilimli Plath’a göz kulak olan hemşire eve geldiğinde artık çok geçtir.
Kimilerine göre aslında Sylvia Plath gerçekten intihar etmek istememiştir; bu, onun en güçlü yardım çığlığıdır.
Çünkü ölmeden önce komşusuna evden kaçta çıkacağını sormuş, kapısının üzerine doktorunu aramalarını söyleyen bir not bırakmıştır.
İşin en ürpertici yanı, Assia Wevill’in de 1969 yılında Plath’ın yöntemiyle intihar etmesi. Ancak o, dört yaşındaki kızını da kendisiyle birlikte ölme sürükler.
Bu noktada, intiharın genetik kodlarda saklı olduğuna inananların tezlerini güçlendirecek bir bilgi vermek istiyorum: Hughes ile Plath’ın oğlu Nicholas da, 47 yaşında kendini asarak intihar etti; sebep ağır depresyon.
“Sırça Fanus” romanında da yazdığı gibi kendisine ne imkanlar sunulursa sunulsun “hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havasında bunalacağına” inanan Sylvia Plath, psikiyatri kliniğinden çıktığında biraz olsun rahatlamıştı; “Bütün o ateş ve korkudan arınmıştım.
Şaşılacak kadar sakindim. Sırça fanus başımdan bir metre kadar yukarıda asılı duruyordu. Artık hava alabiliyordum”. Bu sözleri yazmasına rağmen yine de umutsuzdu Plath: “Hiç ama hiç emin değildim. Bir gün, herhangi bir yerde o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?” Ve indi de sırça fanus şairin üzerine, henüz 31 yaşında nefessiz bıraktı hayatı boyunca korku içinde yaşayan Plath’ı.











MEZAR TAŞI MESELESİ VE "DADDY"
Sylvia Plath öldüğünde henüz eşi Ted Hughes’dan boşanmamıştı. Dolayısıyla mezar taşının üzerinde Sylvia Plath Hughes yazar. Bu da mezarın defalarca tahrip edilmesine neden olur. Şairin hayranları, ki bunların çoğu doğal olarak Ted Hughes’dan nefret etmektedir, mezar taşının üzerindeki Hughes soyadını silmek için uğraşırlar. Hem Sylvia Plath hem de Assia Wevill’in ölümünün sebebi olarak Ted Hughes’un uyguladığı şiddeti gösteren feministler her fırsatta şairi eleştirirken, Plath da doğal olarak bir feminizm ikonuna dönüştü.
Şiirlerinde kişisel konulara ağırlık veren ve Türkçeye “itirafçı şiir” olarak geçen “confessional poetry” akımının ilk temsilcilerinden olan Plath, 1962’de yazdığı “Daddy” (Babacığım veya Babişko olarak çeşitli kereler Türkçeye çevrildi) şiiriyle tarzı zirveye taşıdı. Şairin meşhur “Her kadın bir faşiste tapar” sözünün de geçtiği ve şiddet, Yahudi soykırımı, korku, nefret gibi ögeler taşıyan bu şiirin de yer aldığı “Ariel” kitabına önsöz yazan Robert Lowell hem Plath’ın kişiliğini hem de akımı şu sözlerle özetliyordu: “Tüm şarjörü dolu bir silahla Rus ruleti oynamak gibi.”

KİTAPTAN BÖLÜMLER
“Ben on dokuz yaşındayken bekâret en önemli konuydu. Dünyadaki insanları Katolikler ve Protestanlar ya da Cumhuriyetçiler ve Demokratlar ya da beyazlar ve zenciler, hatta erkekler ve kadınlar olarak değil de biriyle yatmış ve yatmamış olanlar diye ikiye bölünmüş olarak görüyordum, iki insan arasındaki tek kayda değer fark buymuş gibi geliyordu.”
“Uzaklarda kusursuz bir erkek görüyor ama o erkeğin yakına gelir gelmez hiç de uygun biri olmadığını anlıyordum. Hiç evlenmek istemeyişimin nedenlerinden biri de buydu. Hayatta en son istediğim şey sonsuz güvenceye kavuşmak ve okların atıldığı yay olmaktı. Ben değişiklik ve heyecan istiyordum. Dört Temmuz bayramındaki havai fişeklerden fışkıran rengarenk kıvılcımlar gibi her yöne atılmak istiyordum.”
“O sabah bir başlangıç yapmıştım. Kendimi banyoya kilitledikten sonra küveti ılık suyla doldurup bir jilet çıkarmıştım. Romalı bir düşünüre nasıl ölmek istediğini sorduklarında damarlarını ılık banyo içinde kesip açacağını söylemişti. Bunun kolay olacağını sanıyordum, küvete uzanıp bileklerimde çiçeklenen kızıllığın berrak suyun içinde dalga dalga kabarışını izleyerek gelincik rengi köpüklerin altına kayıp uykuya dalacaktım.”
“Bayan Guinea’ya minnettar olmam gerektiğini biliyordum ama hiçbir şey hissedemiyordum. Bayan Guinea bana bir Avrupa ya da dünya turu bileti vermiş olsaydı da fark etmeyecekti. Çünkü nerede olursam olayım bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kafesinde ya da Bangkok’ta hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.”




SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam