VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Haziran 2012 Cuma | Anasayfa > Haberler > Ölümle bağışlanan celladın kızı; Benedicta
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ölümle bağışlanan celladın kızı; Benedicta

Tekinsiz güzelliğiyle arafta kalmış bir ruh, kötülüğü de iyiliği de sorunlu, inanç dolu bir keşişi de ancak böylesi bir varlık yoldan çıkarmaz mı zaten?

Nazlı Berivan Ak

Gotik edebiyatın unutulmaz ve yazık ki Türkiye’de pek az bilinen yazarı Ambrose Bierce... 1842’de doğan, hayatı boyunca türlü işlerde çalışan, hep sınırda, hep tekinsiz öykülere imza atan bir Amerikalı yazar. 1913 yılında “bilinmeyen bir nedenle“ gittiği Meksika’da izini kaybettiren, sonu bilinmeyen bir dahi. Doğaüstü edebiyatı, sınırsız fantezi dünyası ve karanlık öyküleriyle korkutucu, etkileyici, gerilimli bir kalem.
“Keşiş ve Celladın Kızı” öyküsüyle gotik edebiyatta yeni bir sayfa açtı Bierce, Fransisken bir rahibin Salzburg yakınlarındaki Berchtesgaden Manastırı’na gelişiyle başlayan öykü, celladın kızı Benedicta ile karşılaşmasıyla tamamen değişiyordu. Natura ile mücadele, Tanrı aşkını aşan tutku ve ölümcül bir sonla öykü modern klasikler arasında yerini aldı.

“Yıllar önce -galiba 1890’da- Dr. Gustav Adolf Danziger, parlak bir yazar, Heidelberg’li Herr Richard Voss’un bir Alman öyküsünün kendisi tarafından yapılmış çevirisini, San Fransisco’ya, bana getirdi. Dr. Danziger o zamanlar İngiliz diline son derece yabancı olduğundan, bu ülkede basılması için benden Herr Voss’un çalışmasını yeniden yazmamı rica etti. Bu uyarlamada Dr. Danziger tarafından bana verilen eser büyük oranda değiştirilmiş ve uzatılmıştır.” Aylık bir dergide çevirisi yayımlanan el yazması, Ambrose Bierce’ın hayalgücüyle yeniden hayat bulur.

Önsözün ardından karanlık bir dünyaya düşer okur, yirmi bir yaşındaki tanrı inancıyla dolu Fransisken keşiş Ambrosius iki arkadaşıyla birlikte Passau’dan Berchtesgaden Manastırı’na gelir, “Ulu Tanrının bin altı yüz sekseninci yılında.” Sürülerce ayı ve kötü ruh barındıran kasvetli ormanlarla kaplı, yabanıl ve dağlık bir ülkedir bu. Başkeşişin isteğini gerçekleştirme inancıyla doludur Ambrosius, bir yandan da gençliğinin verdiği tuhaf bir ateşle için için kavrulmaktadır. “Bu kadar korkunç bir yerde başımıza gelebilecekleri düşününce içimizi bir sıkıntı kaplamıştı” der bir noktada, iç sıkıntısının sebebi tekinsiz bir coğrafyada Başkeşişinin buyruklarını yerine getirmek zorunluluğu mudur, yoksa ruhunun derinliklerine gömdüğü tutkuyla yüzleşeceğini hissetmesi midir, öykü ilerledikçe anlar okur.

Erkeklik halini bir kenara bırakarak sığınmıştır Tanrısına keşiş, keşfederken yeni kasabasını, şöyle anlatır yerlilerini: “Genç erkeklerin genç kadınlar uğruna geyikler gibi dövüştüğünü söylüyorlar. Ah, şu erkeklerin kalplerinde ne kötü ihtiraslar var! Fakat bu tür şeylerin hiçbirini tanımadığıma ve hiçbir zaman bu denli habis duygular beslemeyeceğime göre, yargılamamalı ve ayıplamamalıyım.”

YENİ DOĞMUŞ BEBEK

Ne dilediğinize dikkat edin. Hiçbir ruh yeni doğmuş bir bebeğin ruhu gibi sonsuza dek huzursuzluktan uzak kalamaz. Bir keşişinki bile.
Kalpleri inanç dolu, günlerden birinde ormanın derinliklerinde ilerlerken, bir adamın asılı durduğu bir darağacı ile karşılaşır Ambrosius ve arkadaşları. Asılı adamın yüzü onlara dönüktür ve morarmış, biçimi bozulmuş haliyle, ölümün tam o gün gerçekleşmiş olduğunun şaşmaz izlerini taşıyan yüz hatları açıkça görülmektedir.

“Bu dehşetli manzaraya bakmaları için kardeşlerime seslenmek üzereydim ki, tuhaf bir şey oldu: Çayırın içinde, ağaç çiçeklerinden yapılmış bir çelengin üstüne yayılmış uzun sırma saçlarıyla genç bir kız belirdi. Üstünde bütün bu manzarayı adeta yanan bir alev gibi aydınlatan, parlak kırmızı bir elbise vardı. Hareketlerinde darağacındaki cesetten korktuğunu gösteren en ufak bir iz yoktu; aksine yüksek ama yumuşak bir sesle şarkı söyleyerek ve orada toplanmış, kanatlarını hızla çırpıp gagalarını takırdatan ve hırçınca çığlıklar atan büyük yırtıcı kuşları korkutup kaçırtmak için kollarını sallayarak, çimenlerin üstünden çıplak ayaklarıyla cesede doğru süzülüyordu...”

Uzun saçları, kapkara gözleriyle Benedicta. Tekinsiz güzelliğiyle arafta kalmış bir ruh, kötülüğü de iyiliği de sorunlu, inanç dolu bir keşişi de ancak böylesi bir varlık yoldan çıkarmaz mı zaten? Öylece durmakta karşısında, hiçbir şey yapmıyor olma haliyle meydan okumakta, varlığı, kadınlığı tehlike.

Öykü boyunca keşişin Tanrı’yla mücadelesini izler okur, inancını sorgulayışına, Benedicta’ya duyduğu aşkın gittikçe kuvvetlenip sonunda yıkıcı bir hâle dönmesine, bir ruhun çöküşüne ve baştan doğuşuna tanıklık eder. Güzel ve saf Benedicta tüm sapkınlıkları simgeleyen bir gölgeye dönüşür ya da şöyle diyelim, Ambrosius’un kötücül gölgesi (aslında tam da erkek ve insan hali) Benedicta’nın varlığında yeni şeklini alır. Ambrose Bierce’ın dehası da tam bu noktada ortaya çıkar. Ambrosius öksüz ve yetim kalan Benedicta’nın koruyucusu haline gelir; “çocuk” der ona, “zavallı güzel çocuk”. Öylesine bir aşk büyütür ki içinde, keşişliğini de, misyonunu da sorgulamaya başlar.
“Öğleden sonra Benedicta’nın kulübesine indiğimde, onu kapının önünde, bembeyaz edelweiss çiçeklerini, kan görünümündeki mor ağaç çiçeklerine geçirerek, Kutsal Bakire imgesine bir çelenk yaparken gördüm. Yanına oturup sessizce yaptığı bu güzel şeyi izledim, fakat içimde birikmiş yoğun duygu seliyle, ‘Benedicta, aşkım, ruhum, seni dünyadan çok seviyorum! Seni yeryüzündeki ve cennetteki her şeyden daha çok seviyorum’ diye haykıran bir ses vardı.”
İçindeki ses gittikçe yükselir, öyle ki Benedicta’ya duyduğu aşkla beraber farkındalığı artar, “zavallı çocuk” için üzüldükçe Tanrısına kızgınlığı derinleşir, cennetin hayalini kuran keşiş yeryüzünde kadının cehennemini yaşamaya başlar ve araftadır, en kötüsü de araftadır.
Son sarsıcıdır. İnsan doğası şaşırtıcıdır ve kadın erkeğin şeytanıdır. Hiçbir güzellik cezasız kalmaz ve Benedicta da cezasını bulacaktır: En korumasız ve beklemediği anda.

Ambrosius’un Tanrı’yı karşısına alarak aşık olduğu Benedicta başka bir erkeği sevmekte, başka bir ruhu arzulamaktadır. Keşiş çılgına döner, merhametli ve koruyucu Tanrısından, gazap dolu Tanrısına sığınır ve Benedicta’yı diz üstü çökmeye zorlar:
“Tanrı tarafından kutsanıp papazlığa yükseltilmiş bir din adamı olarak, seni, sevmekten başka bir günahın olmadığından, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına bağışlıyorum” diye haykırır. “Bu günahını pişmanlık duymaksızın bağışlıyorum. Ruhunu bu lekeden kurtarıyorum, çünkü bunun bedelini kanınla, canınla ödeyeceksin.”

Keşiş Ambrosius, Celladın Kızı Benedicta’ya ölümü bağışlar.

“Bu güzel bedeni, yüzünü açıkta bırakacak şekilde beyaz bir çarşafa sarıp, boylu boyunca yere serdim. Ancak, kan çarşafı biraz lekeleyince, saçlarını göğsündeki kızıl güllerin üstüne bıraktım. Benedicta’yı cennette bir gelin haline dönüştürürken, Meryem imgesinden aldığım edelweiss çelengini alnına yerleştirdim; bunu yaparken, bir zamanlar cezamı çekerken beni rahatlatmak için getirmiş olduğu edelweiss çiçeklerini anımsadım.”
Ambrosius Benedicta’dan Benedicta’yı öldürerek kurtulur. Keşişlikten insanlığa dönüşünde rehberi iblis olmuştur dostlarına göre, ona da en büyük hediye verilecek, ölüm bağışlanacaktır.

“Kardeş Ambrosius bütünüyle Tanrı’nın sadık bir hizmetkarıydı. Ona dua edin, ona dua edin!”Bu sefer darağacında sallanan Ambrosius’dur.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam