VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
20 Eylül 2010 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Ölümün o derin ve sessiz eğitimi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ölümün o derin ve sessiz eğitimi

Elisabeth Kübler Ross""un ""Ölüm ve Ölmek Üzerine"" kitabını Operatör Doktor Ata Bozoklar kaleme aldı.

Ata Bozoklar

“Ölmek ve Ölüm Üzerine/ Ölmek Doktorlara, Hemşirelere, Din Adamlarına ve Ölenlerin Ailelerine Ne Öğretmelidir?” Elisabeth Kübler- Ross’un kitabının adı bu. Böyle bir konu ve başlık seçmek gerçekten takdire değer. Ölümden bahsetmenin kötümserlikle eşdeğer sayıldığı bir çağda yaşıyoruz. Seyrettiğimiz filmler, günlük yaşantımız, bize sunulanlar hep yaşamın parlaklığı üzerine kurulmuş. Ölümü adeta yok sayıyoruz. Bir gün öleceğiz ama “şu an ya da yarın” değil ve 100 yaşına da gelsek bu değişmiyor. Oysa bu olasılık hep var ve karşımıza bir anda ve hiç beklemediğimiz bir şekilde çıkacak.

BİR SABAH UYANINCA...
Bir gün uyanıp da kendinizin veya çok sevdiğiniz bir yakınınızın tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalandığını öğrenirseniz ne olur? Bu durumu nasıl karşılarsınız?
Kübler Ross, kitabında düşünmekten bile hoşlanmayacağımız böyle iddialı bir konuyu bize sunma cesaretini göstermiş. Üstelik de “pozitif düşün, sakın böyle şeyleri aklına getirme” gibi sloganların, amacını haddinden çok aşarak hezeyana dönüştüğü bir zaman diliminde bunu yaparak kanımca övgüyü de iki kat daha fazla hak etmiş...
Kitap her ne kadar özellikle ölümcül hastalara, yakınlarına ve onlarla ilgilenen sağlık personeline ithaf edilmişse de içinde hepimizi ilgilendiren ve özellikle de yaşam adına öğrenilecek çok şey var. İlk bakışta konu ve materyal kuşkusuz soğuk duruyor ama okudukça her şeyin giderek ılıklaştığını ve ölümü anlamadan gerçek anlamda yaşamın da anlaşılamayacağını fark ediyorsunuz.
Çıkış noktası günümüz için, hiçbir açıdan haksız ve yanlış kabul edilemeyecek “insanı her ne olursa olsun daha çok yaşatma” tutkusu... Bu, tabii ki takdir edilmesi gereken bir uğraş ama acaba bu çabanın hasta üzerindeki etkisini doğru okuyabiliyor muyuz? Kitabın ana temasını bu olgu oluşturuyor. Sayfaları çevirdikçe; “Hastalıkla uğraşırken hastaya neler oluyor?” “Bir hastanın ve ailesinin o güne kadar kendisinden çok uzakta bir yerlere koyduğu ölüm olgusuyla bir anda tanışmasının kaçınılmaz sonuçları nelerdir?” “Bu durum aile içi iletişimi nasıl etkiler?” gibi dokunulmaz ama çok önemli sorularla karşılaşıyorsunuz. Devam ettikçe de bir hastanın, en çok ihtiyacı olduğu anda yakınlarıyla arasında başlayan kopuşu ve giderek derinleşen uçurumu görüyorsunuz. Yakınlarının ve hastanın tedavisi için çalışanların, hastanın iyiliği için yaptıkları onca şeye rağmen uzaklaşmaktan başka bir işe yaramayan davranış modellerine tanık oluyorsunuz.

TAGORE’NİN ÖLÜMSÜZ DİZELERİ
Kübler Ross, kitapta edebi bir üsluptan özellikle kaçınmış gibi görünüyor. Daha ziyade bilimsel bir makale gibi teknik bir yazım dili kullanmış. Bu açığı gidermek amacıyla da konu başlıkları değiştikçe Hintli şair Tagore’ un ölümsüz şiirlerinden alıntılar yapmış. Bu alıntıların konuları derinleştirmek açısından ciddi katkısı olduğunu düşünüyorum. Diğer taraftan konuyu teknik olarak ele almış olmak, insanın ölüm gibi tatsız bir olguyu duygularının ötesinde aklıyla kavramasını kolaylaştırıyor.
Kitabı genel olarak diyaloglar üzerine oturtmuş. Hastalar, hasta yakınları, doktorlar ve din adamları arasında geçen konuşmaları, hiçbir katkı eklemeden tüm açıklığıyla aktarmış. Araya yorumlar eklemiş olsa da bunları olabildiğince dikkatli ve kendisini mümkün mertebe olayın dışında tutarak yapmış. Sanıyorum bunu başarabilmiş olmasının en önemli nedeni, yazarın kendisinin de bir şeyler anlatmaktan çok anlama isteğiyle dolu olması.
Kitabı bitirdiğinizde, kafanızda mucizevi cevaplar yerine, pek çok ciddi soru buluyorsunuz. Bu da bence kitabın ve araştırmanın güvenilirliği açısından çok olumlu bir etki bırakıyor.
Hekimler olarak senelerce ağır hastalarla ilgilendik. Ölümcül hastalıklar için çareler üretmekle uğraştık. Hâlâ da bu uğraşıyı sürdürmekteyiz. Kitabın sayfalarını çevirdikçe ilk olarak bunca yıldır bu savaşı hep “hastalığa” karşı verdiğimizi ve arkasındaki “hastayı” asla göremediğimizi fark ettim. Bizler, hastalık için daha neler yapabiliriz, neyi atlıyoruz derken, gariptir hasta yakınları da aslında neyi eksik yaptıklarını, geç kalıp kalmadıklarını sorguluyorlar ve asıl olarak bu sorumluluktan kurtulma çabası içinde oluyorlardı. Hasta kendi içinde “Neden ben”, “Bu neden benim başıma geldi”, “Ben kötü müyüm” sorularıyla baş etmeye çalışırken bizler de kendi suçluluk duygularımızla meşguldük. Hepimiz için ortak olan sadece suçluluk duygusuydu. Diğer yandan kendi içimizdeki ölüm korkusu gerçek anlamda bir iletişim kurmamızı engelliyor ve diyaloglarımızda hep olgunun çevresinde dönüp duruyor ama asla asıl meseleye gelemiyorduk. Ölüm fikri o kadar korkunçtu ki, hem hasta, hem yakınları, hem de tedavi edenleri kendi dünyasına çekiyor ve iletişimi bütünüyle yok ediyordu. Yalanlar yalanları izliyor, yüzler sahteleşiyor, suçluluk ve korku karşılıklı öfkeye dönüşerek durumu daha da içinden çıkılamaz bir hale sokuyordu. Bu artık alıştığımız ve aslında farkında da olmadığımız bir durumdu.

ÖLÜMÜ OLDUĞU GİBİ KABUL EDEBİLMEK
Kitabı okurken bizzat hastaların ifadelerinde bu durumu o kadar açık ve net olarak görüyorsunuz ki hayatın içinde bunu fark edemeyişinizi anlayamıyorsunuz. Korkularınızın gücüyle yüzleşiyorsunuz. Gereksiz hurafelerle doldurup harcadığınız o son zamanlar aklınıza geliyor ve keşke o zamanlara geri dönüş mümkün olsaydı diye içinizden geçiriyorsunuz.
Hastanız veya yakınınız için bütün yapılması gerekenleri yapsanız da, yanlış bir şey yapmamış olsanız ya da hiçbir suçunuz olmasa da, ölümün gelebileceği tüm gerçekliğiyle karşınızda duruyor. Belki de tüm yapılması gereken, onu olduğu gibi kabul edebilmek. Ölmek için muhakkak bir suçumuzun olması gerekmediğini anlayabilmek. Korkularımızla ve suçluluk hislerimizle yüzleşerek biraz daha dürüst olabilmek ve beraberliğin o çok değerli son kısmını harcamadan sevgiyle geçirebilmek.
Bunların hepsi günlük hayatımızda ölüm kavramına ne kadar az yer verdiğimizi fark etmenizi de sağlıyor. “Ölümü neden hiç düşünmüyoruz” diye soruyor insan... Belki de bir sonsuzluğa bağlanma duygusunun insanı daha umutlu ve üretken kılacağını umuyoruz. Oysa aynı düşünceler, bazen şuursuzca ölüme sürüklenmeye veya gözümüzü kırpmadan birbirimizi öldürmeye de neden olabiliyor. Bunun yerine, ölümün gerçekliğini daha sık hatırlasak ve bunu bir yakınımızı kaybetmeden veya ölümcül bir hastalığa yakalanmadan da yapabilsek, acaba yaşamımızı daha özgür ve değerli kılabilir miyiz?
Böyle bir bakış açısı, bize zannettiğimiz gibi umutsuzluk yerine çok daha gerçekçi ve umut dolu bir yaşam sunabilir mi? Ve zamanı geldiğinde de ölümü kabullenmeyi kolaylaştırabilir mi? Neden olmasın? Kitabın sayfalarını her çevirişinizde bu fikre biraz daha yaklaşıyorsunuz. Büyük bilgelerin, dergâhlarda yıllar süren çabalarla edindikleri donanımı, ölüme yaklaşan bir insanın bütün naifliğiyle nasıl olup da bir cümlesiyle ifade edebildiğine hayretle tanık oluyorsunuz. Ölümü düşünmedeki ve kabullenebilmekteki yalın katıksız bilgeliği fark ediyorsunuz...
Evet tüm bunlar sadece ve sadece samimi söyleşilerden çıkıyor. Son derece bilimsel bir teknik donanımla ve özenle yönetilen söyleşilerden... Bizzat yaşayanların hissettiklerinden ve ifadelerinden...
Kanımca Kübler Ross basit gibi görünen ama büyük bir iş yapmış. Ortaya iddiasız bir araştırma mahiyetinde görünen ama ciddi bir felsefe kitabı çıkarmış. Bir farkla ki, bu kitaptaki felsefeciler büyük zekalardan oluşmuyor. Sadece ölümü hissetmenin o derin eğitimini almış sıradan insanları dinliyorsunuz. Kimin ne kadar haklı olduğuna karar vermekte size düşüyor.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam