VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Temmuz 2016 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Ondan kalan kağıttan bir kuş
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ondan kalan kağıttan bir kuş

“Göç yolda düzülür/ şiir yolda yazılır” der gibi yazdı hep. Yol üzerine tevatür çoktur, yol da çoktur aslında, gidemeyenlerin şiiriyse daha çoktur. Lakin yol başladığında bunun kıymeti de hükmü de yoktur. Zira... Zira denilecek yere geldiğimizde ise yol yarılanmış, şiir aralanmıştır.

HAYDAR ERGÜLEN



Adnan Özer’in coğrafyasında diyelim; şiir, zaman, göç ve yol harman olmuş, birlikte bir harita oluşturmuştur. Bu haritaya düşense kimi zaman yola çıkar, kimi zaman şiire. Şiirin ve yolun iç içe geçtiği, bir olduğu ve bir daha da hangisinin hangisi olduğunun anlaşılamadığı bir harita bu. Göç haritası diyen de olur, ruh haritası ya da Adnan Özer’in vaktiyle yazdığı gibi “Zaman Haritası” (1991) diyen de.

Adnan Özer’in macerasıyla şiirinin macerasını hiç ayrı düşünmedim. Bazı şairler için dünyaya şiir yazmak için gelmiş deriz, bazılarının ömrünü şiire yatırdığını söyleriz, ben bazılarının da şiir yazmak vazifesiyle gönderildiğine inanırım. Adnan Özer’in şiirle ilişkisi bu söylediklerimle ortaklıklar taşısa bile, onun şiiriyle bir ‘yol arkadaşı’ olduğunu, ‘yâren’lik yaptığını düşündüm hep. Şöyle diyelim, dünyaya yazmak için gelmiş bir adamdan çok; derlemek, toplamak, toparlamak, bir araya getirmek, buluşmak, buluşturmak, ortaya çıkarmak, görünmesini sağlamak, işaret etmek, yerini göstermek ve arada bir de söylemek, kaleme almak, kâğıda düşürmek için gelmiş bir adam o. Sevdiği, işaret ettiği, izlediği, yolundan gittiği, dillerini sevdiği, öğrendiği, hâl olduğu, dil olduğu, yol olduğu kadınlar, erkekler de öyle. Cesar Vallejo ve Aşık Mahzuni Şerif, Ruben Dario ve Neşet Ertaş, Chinua Achebe ve Octavio Paz... Başkaları da vardır, yolda bulunacaktır. Lorca’dan Neruda’ya, Che Guevara’dan Victor Jara’ya, Pessoa’ya, adeta ‘yol olmuş’ların karşılaştığı, buluştuğu, rastlaştığı ve kavuştuğu bir yerin yârenidir.
Bu yol aslında arayanların, kendilerini değil, birbirlerini, yani ilk bakışta aramadıklarını buldukları yerdir. Aramadığını bulmak. Belki de asıl aradığımız odur, aramadığımız ama bulduğumuz şey.

Şair böyle bir yola yazıldığı zaman, ona sadece sözcükleriyle, şarkılarıyla, yazılarıyla hazırlanmaz; bundan önce kendini sözcüklerin, boşlukların, harflerin, sessizliklerin, notaların da yerine koyar ve baştan başa bir ‘hâl’in gezgini, taşıyıcısı, sürdürücüsü olur. Orta Çağ Fransa’sında ‘troubadour’, bizde ise ‘abdal’ olarak adlandırılan bu geleneği günümüze taşıyanlardan biridir Adnan Özer.
Bu geleneğin illa da ‘kitap ehli’ olması gerekmez, çok şiir, çok yazı, çok kitap, çok söz diye bir dertleri de yoktur, ‘yol ehli’ olmak, ‘hâl ehli’ olmak şiiri de, sözü de, kitabı da içerdiği için; kimi şiirlerini dışarıya söylerler, kimilerini içlerine atarlar; artık içerisi neresidir dışarısı nerdedir, bilinmez olur, yol ve şiir, şair ve abdal ile ‘hemhâl’ olur.

Meyvenin tadını güneşten alması gibi, bu şiir de lezzetini yoldan alır. Yani şiirin tabiatından. Ve ‘kök’e, kaynağa ulaşma arzusuyla dolu o yolculuktan. Geleneksel şiirden modern şiire doğru çizgisel bir ilerleyişle açıklanan şiir, bir tür ‘devr-i daim’ gibi, tıpkı ‘devriye’ inancında olduğu gibi, asıl gerçeğinden haberli olmak ve aslına kavuşmak ister. Nasıl varoluş çemberinde, insan-ı kâmil olmak, Hakk’a ulaşmak, kaynağa dönmekse; şiir de kökünden, kaynağından bunca uzaklaştığı, adeta kayıp bir uygarlık olarak zaman zaman nostaljik bir nesne işlemiyle karşılaştığı bu çağda, köklerini özler ve çıkış sebebini hatırlamak, hatırlatmak ister. Hatırlatma işi elbette onu bir ‘hâl’ olarak yaşayanlara düşer.

Köksüzlük dünyasında tutunmak, sözü, yazıyı mülk edinmek değildir dert, herkesin yarası kadar açıldığı bu dünyada, göçmen ve göçebe olanın yurtsuzluğuna tanık, uzun sürgünlüğüne arkadaş ve yazgısına yoldaş olmak da, kabilenin ‘ufka merakla bakan’ kızlarına, oğullarına düşer. Adnan Özer doğduğu, yaşadığı, sürüldüğü, ayrıldığı kabilelerin hem gözü hem izi yolda ‘şair oğlu’ olarak, Taşlıtarla’dan Havana’ya, İstanbul’dan Granada’ya, Batman’dan Sirkeci’ye, Tekirdağ’dan Cağaloğlu’na, adına bazen şarkı bazen şiir dediği ‘nağme’leri söyleyip gezmiştir.
Yukardan beri yazıp geldiklerimi okuyunca, Adnan Özer’in ‘gam yükü’yle dolaşan bir şair olduğunu düşünmeyin hemen. Neşet Ertaş’ı sevmemiz gam yüzünden mi yalnızca? Düğün ve cenaze orkestrası gibi, Neşet Ertaş’ın da hem yaslı hem neşeli pek çok türküsünü severiz, aşinayız, yani hastasıyız. Mahzuni Şerif için de geçerli bu dediklerim. Adnan Özer’in geldiği yere bakarsanız ondaki neşenin de hem yola hem yoksulluğa içkin bir hâl olduğunu anlarsınız. Yolculuğun ritminden doğan bir neşe ve yoksulluğun gıdası, ekmeği olan bir neşe. Her ikisi de bu şiirde gamla yasla ikiz doğmuş kardeşler olarak, birbirlerinin yerini almaya çalışmadan, sürecek ve ‘kenardan kenardan’ bu sefere katılacaklardır: “Bu sonsuz göçmene bütün tarifeler boş./ her yere gidebilir ki onlar hiçbir yerlerdir./ Yağmura tutunur, ıslak trenlere, belki bir meraka,/ Neler neler geçer aklından ki hepsi ara seferlerdir/ olmayan bir güzergahta...”

“Yol Şarkıları”nı (Everest Y., Haziran 2016) okuyunca Adnan Özer’in şiirlerini özlemiş olduğumu fark ettim. Kitap çantamdaydı ve İstanbul içi uzun bir otobüs ve metro yolculuğunda okuduktan sonra ilk düşündüğüm bu oldu. Gençliğimiz de aklıma, kalbime, dilimin ucuna bu şiirlerle beraber geldi. Şairini hatırlayamadığım bir dize geldi dilimin ucuna da, “şiir söylüyorum kenardan kenardan” gibi bir dize. Aslında Adnan Özer’in şiiri için de söylenebilecek bir dize bu. Kenardan kenardan “göçmenliğin şiirine çalışıyorum, delirmeden” diye yazar. Makedonya’da, Üsküp-Köprülü arasında yazdığı uzun “Yol Şarkıları” şiirinde, doğduğu Trakya kırlarını anar: “Bizim oralardan aldım ben bu renkleri;/ Adnan Özer derler ‘nevi şahsına münhasır’,/ yurtsuzluktan hayta, özlemden ahmak/ gözleri hala o kalaylı bakırdadır.” Sonunda köklerine varacaktır: “Ah Trakya, kumru cumalar, üveyik cumartesiler ülkesi,/ cesedim dönecek elbet sana, göçmenliğe hatıra...”

Göçte ve göçmenlik duygusuyla yazılan şiirler olduğu için belki geniş, ferah, havadar bir şiir hissiyatı verir Adnan Özer’in şiirleri. Şiirde merkeze karşı ve uzak olduğu gibi, şehre de hep kırdan, dıştan, kenar mahalle ve semtlerden bakacak ve o mahallelerin şiirini yazacaktır. “Benden kalan kağıttan bir kuş/ yoksul çocukluğun sarı denizinde/.../ Bengaldeş mahallesinde İstanbul’un/ teneke minareli bir dini sevdim/ müezzini eski bir bitirim/ artık siz düşünün...”

“Kağıt Gemi” ve “Batman Sürgünü 1969” şiirleri, Adnan Özer’in göçmenlik ve sürgünlük gibi çetin yolculuklarının özel kayıtları gibidir: “Gezdikçe kendinde ne şehirler bulacaksın” dizesiyle başlayan “Kağıt Gemi” şiiri “susmak gibi, Adnan, anladın belki sonunda,/ Bir gün Şardağı’nda, bir gün Amazona’da,/ gittikçe kendinde ne boşluklar bulacaksın” dizeleriyle sürer.
Adnan Özer, yalnızca yazmak gibi değil, ‘yol olmak’ gibi bir şiirin abdalı.


Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163