VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
04 Kasım 2010 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Onlar istemese de yazmak için hep bir nedenleri vardı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Onlar istemese de yazmak için hep bir nedenleri vardı

""Yazarın Kuramı-Eserimi Nasıl Yazdım?"" ünlü yapıtların ortaya çıkışını anlatıyor.

Dünya edebiyatına yön veren, yazdıklarıyla kitleleri peşinden
sürükleyen ünlü edebiyatçılar çoğu zaman akıllarına birdenbire düşen
bir fikrin peşinden gitti. Ondan sonra ise zaman ve mekân önemsizdi...

Friedrich Nietzsche (1844-1900)

Zerdüşt’ün kişiliği hikâyesi doğmadı adeta üzerime çullandı!

Yalnız 19. yüzyılın ikinci yarısının değil, aslında tüm çağların “deyişi de başka türlü olan” düşünürlerinden Nietzsche’nin en ünlü yapıtı olan “Zerdüşt Böyle Dedi”nin hikâyesi...
Zerdüşt’ün öyküsünü anlatmama geldi sıra. Yapıtın ana düşünü olan bengi-dönüş düşüncesi, erişilebilecek o en yüksek olumlama ilkesi, 1881 Ağus- tos’una rastlar: Bir kâğıt parçasına karalanmıştır, altında şu yazılıdır: “İnsan ve zamanın 6000 ayak ötesinde”. O gün Silvaplana Gölü kıyısı ndaki ormanlarda yürüyordum; Surlei yakınlarında, piramid biçimi yükselen kocaman bir kayanın dibinde mola verdim. Bu düşünce orada geldi bana. O günden bu yana, 1883 Şubatı’nda birdenbire inanılmaz koşullar altında yaptığım doğuma dek geçen süreyi önsözde birkaç cümlesini aktardığım son bölüm, tam Richard Wagner’in Venedik’te öldüğü kutsal saatte bitirilmiştir evet, o süreyi hesapladığımda, gebeliğimin 18 ay sürdüğü anlaşılır. Tıpatıp bu sayının çıkması, benim bir dişi fil olduğum düşüncesini getirir insanın aklına, Buda’cıların aklına hiç değilse, yakında eşsiz bir şey geleceğinin yüzlerce belirtisini taşıyan Gaya Scienza bu araya rastlar: Zerdüşt’ün başlangıcı bile vardır onda; dördüncü kitabın sondan önceki parçasında Zerdüşt’ ün ana düşüncesi vardır. Sağlık durumum hiç de parlak değildi; kış soğuktu, son derece yağmurluydu. Kaldığım küçük han denizin hemen üzerindeydi, öyle ki geceleri dalga çıkınca uyunmuyordu; istemediğim ne varsa hemen hepsi toplanmıştı orada. Gene de, sanki benim ilkemi, yani gerçekten bir diyeceği olan şeyin “her ne olursa olsun” ortaya çıkacağını kanıtlamak ister gibi, o kış, o güç koşullar içinde ortaya çıktı Zerdüşt’üm. Öğleden önceleri Zoagli’ye giden güzelim yolda, çamlıklar içinden geçerek güneye doğru çıkıyordum; göz alabildiğine denizi görüyordum ayağımın altında. Öğleden sonraları, sağlık durumum elverdikçe, Santa Margherita koyunu ta Portofino’nun ötesine dek bir baştan bir başa dolanıyordum. Bu yerler, bu görünüşler, İmparator Üçüncü Friedrich’in oralara olan büyük sevgisi yüzünden daha bir değerliydi benim gözümde. 1886 güzünde yolum gene o kıyılara düştüğünde, bu küçük, unutulmuş mutluluk ülkesine onun da son gelişiydi. Bu iki yol boyunca Zerdüşt’ün bütün birinci bölümü doğdu kafamda; en başta Zerdüşt’ün kendisi, kişiliği doğdu: Daha doğrusu çullandı üstüme...

Ellias Canetti (1905-1994)

6 yıl, bir pencereden 6 bin kişilik akıl hastanesine bakmasam Körleşme olmazdı.

Oyun, gezi, kurmaca portre, deneme, özyaşamöyküsü ve sosyal bilimlerde de çığır açan “Kitle ve İktidar” kitabının (1960) yazarı tek romanı olan “Körleşme”nin hikâyesini şöyle anlatıyor:

Körleşme. Bu başlık yanıltıcı, çünkü sonradan ilk kitabım olacak olan yapıt, hepsi de 1929 sonbaharından 1930 sonbaharına dek, yani bir yıl içersinde tasarlanmış olan sekiz kitaptan biri olarak düşünülmüştü. Daha sonra çalışmalarımı üstünde yoğunlaştırdığım, bir yıl sonra da bitirdiğim birinci romanın ilk metni “Kant’ın Yanışı” başlığını taşıyordu. Kitap, dört yıl süreyle ve bu başlıkla bende kaldı; yayımlanacağı sırada, 1935’te; kitaba o zamandan beri taşıdığı başlık olan “Körleşme” adını verdim. Bu kitabın bugün Kien diye bilinen baş kişisi, ilk taslaklarda “kitap kurdu”nun kısaltılmış şekli olarak B. harfiyle gösterilmişti. Çünkü Kien’i bir kitap kurdu, kendini tümüyle kitaplara adamış biri olarak canlandırmıştım gözümde; öyle ki, kitaplarla olan bağıntısı, kişiliğinden çok daha önemliydi. Sonunda bu kişinin öyküsünü belli bir bağlam içersinde yazmaya giriştiğimde, ona Brand adını taktım. Bu ad, aynı zamanda sonunu da içeriyordu: kahramanımın bir yangında ölmesi öngörülmüştü.

Kitap Kurdu’nun tümüyle kurmaca olmasına karşılık, Therese kişiliği tümüyle gerçek bir örnekten kaynaklanıyordu. 1927 Nisan’ında, Viyana’nın dışında, Hacking’de bir tepede, Hagenberggasse’de bir oda kiralamıştım.
Odayı görmeye bu ilk kez gidişimde, kız arkadaşımın ziyaretlerine ses çıkartılmamasını şart koştum. Kadın, “nişanlımın” hep aynı kız olması gerektiğinde direndi. Öfkeyle zaten bir tek nişanlım olduğunu söylemem üzerine, yatıştı. Ayrıca çok kitabım olduğunu söyledim. “Rica ederim,” diye karşılık verdi kadın, “Bir üniversite öğrencisinin kitapları olması şarttır zaten”.

Altı yıl yaşadığım bu odaya Therese’nin kişiliğinden başkaca şeyler de borçluyum. İçinde 6000 akıl hastasının yaşadığı Steinhof’u her gün görmek, benim için bir itici güç oluyordu. Bu odada yaşamasaydım, “Körleşme”yi hiçbir zaman yazmazdım, bundan kesinlikle eminim.

Paul Auster(1947)

Her şey bir hayalle başladı ve sonra gerçek oldu

New York Üçlemesi”nden “Görünmeyen”e, Amerikan edebiyatının son otuz yıldaki en önemli yazarlarından olan Auster’in ünlü üçlemesinin ilk cildinin ise tam romanlarına özgü, tuhaf rastlantılarla dolu bir hikâyesi var.
İlk romanımı bana yanlış bir telefon esinlendirdi. Bir öğle sonrası Brooklyn’deki evimde yalnızdım, masamda oturmuş çalışmak üzereydim ki telefon çaldı. Yanlış anımsamıyorsam 1980 ilkbaharıydı, Shea Stadyumu’nun dışında on sentliği buluşumdan birkaç gün sonra. Alıcıyı kaldırdım, hattın öteki ucundaki adam “Pinkerton Ajansı”yla mı görüşüyorum diye sordu. “Hayır ”, dedim ona, “yanlış numara çevirmişsiniz ” ve telefonu kapadım. Sonra işimin başına döndüm ve o görüşmeyi de aklımdan çıkardım.

Ertesi gün öğleden sonra telefon yine çaldı. Karşımdaki, bir gün önceki adamdı ve yine aynı soruyu sordu: “Pinkerton Ajansı’yla mı görüşüyorum?” Yine “hayır”, dedim ve YİNE kapadım telefonu. Ancak bu kez, “Eğer evet deseydim neler olurdu” diye düşünmeye başladım. Pinkerton Ajansı’nın bir detektifiymişim gibi davransaydım ne olurdu? Merak ettim. Adamın vereceği işi üstlenseydim ne olurdu?

Aslını isterseniz, elime geçen iyi bir fırsatı boşa harcadığımı hissettim. Eğer o adam bir daha ararsa, diye düşündüm, en azından onunla biraz konuşurum ve neler olduğunu anlamaya çabalarım. Telefonun bir kez daha çalmasını bekledim, ancak üçüncü kez çalmadı.

Ondan sonra kafamın içinde çarklar dönmeye başladı ve yavaş yavaş koca bir olanaklar dünyası açıldı önümde. Bir yıl sonra “Cam Kent”i yazmaya giriştiğimde o yanlış numara, kitabın en önemli olayına dönüşmüştü, yani bütün o hikâyeyi başlatan hataya. Özel detektif Paul Auster’la konuşmak isteyen biri, Quinn adlı bir adama telefon eder. Tıpkı benim yaptığım gibi, Quinn de o adama yanlış numara çevirdiğini söyler. Ertesi gece aynı şey olur ve Quinn yine kapar telefonu. Ama benimkinden farklı olarak Quinn’e bir şans daha tanınır. Üçüncü gece telefon yine çaldığında arayanın oyununa katılır Quinn ve işi üstlenir. “Evet, der ona, ben Paul Auster’ım”; ve o dakikada karmaşa başlar.

(...) Kitabı bitireli on yıl oldu ve o günden beri kendime başka projeler buldum, başka fikirler, başka kitaplar. Ne var ki iki ay kadar önce kitapların asla bitirilmediğini öğrendim, hikâyelerin bir yazar olmadan da kendilerini yazmayı sürdürebileceklerini de.

O gün öğleden sonra Brooklyn’deki evimde yalnızdım, telefon çaldığında masamda oturmuş çalışmaya çabalıyordum. Burası, 1980 yılında oturduğum ev değildi, telefon numarası da farklıydı. Telefonu açtım, karşımdaki adam “Bay Quinn’le görüşmek istediğini” söyledi. İspanyol aksanıyla konuşuyordu, sesin kime ait olduğunu anlayamadım. Bir an, arkadaşlarımdan birinin beni işletmek isteyebileceğini düşündüm. “Bay Quinn mi?” dedim. “Şaka mı yapıyorsunuz?”
Yo, şaka değildi. Adam çok ciddiydi. Bay Quinn’le görüşmek istiyor ve onu lütfen telefona vermemi istiyordu. İyice emin olmak için ondan ismi kodlamasını istedim. “QUINN” diye kodladı adam. Birden korktum ve bir-iki saniye ağzımdan tek sözcük çıkaramadım. Sonunda, “Özür dilerim,” dedim, “Burada Quinn diye biri yok. Yanlış numara çevirmişsiniz.” Adam beni rahatsız ettiği için özür diledi, sonra ikimiz de telefonu kapattık.

Jean Jacques Rousseau(1712-1778)

İlk kez, bir meşe ağacının altında yazdım

Aydınlanma’nın üç büyük yazar-filozofundan biri. “Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev”den (1750) başlayarak tüm yazdıkları, inanç kadar akla da kafa tutan bir kalemin, hem dünyayı hem de kendisini sorgulaması. Aşağıdaki bölümün de yer aldığı “İtiraflar” modern zamanların ilk özyaşamöyküsüdürÖ Yazılışını da yine aynı kitapta ünlü düşünür şöyle anlatır:

1749 yılı, yaz çok sıcak oldu. Paris’ten Vincennes’a iki fersah tutar. Ancak araba tutacak durumda olmadığımdan, yalnız olduğum zaman öğleden sonra ikide, tabana kuvvet yola çıkıyor ve bir an önce varmak için hızlı hızlı yürüyordum. Yolun ağaçları, ülkenin modasına göre her zaman budanmış olduğundan, hemen hiç gölge vermiyorlardı ve çoğu kez sıcak ve yorgunluktan bitmiş, kendimden geçerek toprağa uzanıyordum. Yürüyüşümü hafifletmek için yanıma bir kitap almayı düşündüm. Bir gün Mercure de France’ı aldım ve bir yandan yürür bir yandan da ona göz gezdirirken, gelecek yılın yarışması için Dijon akademisi tarafından önerilen şu konuyu gördüm: Bilimlerin ve sanatların gelişmesi, ahlakın bozulmasına mı, yoksa düzelmesine mi yaradı? Bunu okur okumaz başka bir evren gördüm ve başka bir insan oldum. Belleğimin söylenmeye değer tuhaflıklarından biridir bu. Belleğime ne kadar güvenirsem bana o kadar yardım eder: İçindekileri kağıda döktüğüm anda, beni bırakır ve bir çok şeyi bir kez yazdıktan sonra artık onu hiç hatırlamam.
Bu olayda büyük bir açıklıkla hatırladığım şey şu ki Vincennes’e geldiğimde coşkunluğa benzer bir çalkantı içinde bulunuyordum. Bir meşe ağacının dibinde kalemle yazılmış Fabricus’ün Prosopopee’sini (teşhis ve intakını) okudum. Fikirlerimi geliştirmek ve yarışmaya katılmak için beni yüreklendirdi. Sözünü dinledim ve o an hapı yuttum. Ömrümün geri kalanı ve felaketlerim, bu şaşkınlık anının kaçınılmaz sonu oldu.

Ahmet Hamdi Tanpınar(1901- 1962)

Her şeyi zaten kahramanına yazdığı mektupta anlatır

Edebiyatımızın tefrikadan kitaba, ilk yayımdan sonrakine eserlerini pek çok zaman bütünleyememe uğruna yeniden ve yeniden ele alan sıkılgan ustası Tanpınar “Behçet Bey’e Mektup”la ustası Valery’nin izinden giderek hem “Mahur Beste”nin hikâyesini anlatmış hem de kahramanının gönlünü çelmeye çalışmıştır. (Not: Behçet Bey, hayalidir, Mahur Beste’nin bizzat kahramanıdır.)

Azizim Behçet Bey,

Mektubunuzu alalı bir hafta oluyor. Her gün size cevabını yazmak istedim. Fakat bir türlü muvaffak olamadım. Beni o kadar şaşırtan şeyler yazmışsınız ki bir türlü içinden çıkamadım. Hikâyenizi yazmamış olsaydım hangi vesileyle kendinize bu kadar dikkat edecektiniz. Kapalı bir kutuya benzeyen bir hayatınız vardı. O kutuyu ben sizin için açtım.

Fakat siz... Bu iyiliğimi unutmamanız, bana teşekkür etmeniz lazım gelirken beni itham etmenize gerçekten şaşırıyorum. Sizi unutmuşum, talihinizi yarım bırakmışım; sonra kötü göstermişim. Bu sonuncusunu anlıyorum. Hatta biraz, zaruri görüyorum. Çünkü siz bir terkipsiniz, Behçet Bey. Her terkip gibi, bir nisbetten bir nisbet bir kere değişti mi ortada siz kalmazsınız, bir başkası yerinizi alır. Onun için “Beni romanınıza feda ettiniz” cümlesini kabul etmeyeceğim. Hem nereden ve kim benim roman yazdığımı size söyledi? Ben sizin hayatınızı yazıyorum. Roman ayrı bir şey. Benim yaptığım sizden dinlediğim gibi hikâyenizdir.
Siz kainatın etrafınızda dönmesini istiyorsunuz. Düşünmüyorsunuz ki hayat sizi mahrekinin dışına atmış. Hayat kimsenin etrafında dönmez, herkesle beraber yürür. Nasıl olur da tek başınıza sizinle kalabilirim? Biliyorum, şimdi bana “O halde bu benim hikâyem değil artık” diyeceksiniz. Evet, öyle, artık sizin hikâyeniz değil. Sizin hikâyeniz olarak başladı, fakat arkanızdan o kadar büyük bir kalabalığı sahneye taşıdınız ki, sizin hikâyeniz olmaktan çıktı.

Nazım Hikmet(1902-1963)

İlk oyunumu Eliza için yazdım

Nâzım Hikmet’in “Oyunlarım Üstüne”si, yazarların bir başka dilde yayınlanışlarına ekledikleri önsözlerle “Kimi eserlerimi nasıl yazdım?”ı örnekleyişlerinden biridir.

İlk opereti Birinci Dünya Savaşı içinde, 1915’te sanırsam, seyrettim. Bir Avusturya operetiydi. İlk sevdalandığım aktris Eliza Binemeciyan’dır. Osmanlı imparatorluğu yıkılmıştı. İtilaf orduları, donanması İstanbul’u işgal etmişti. Anadolu’da emperyalizme karşı ayaklanmalar başlamıştı, ben ilk şiirimi çoktan yayınlamıştım. Eliza, Darülbedayi Tiyatrosu’nun baş aktrisiydi. Eliza’yı görür görmez birden vuruldum. Türkçeyi yüzde yüz İstanbullu hanımefendiler gibi konuşuyordu. Ömrümde bu kadar iri göz görmedim. Konuşurken yanakları al al oluyordu. Burnu inceydi. Ak ellerinin, alabildiğine ak ellerinin yumuşak hareketleri hâlâ gözümün önünde. Tiyatrodan çıktım. Piyes yazmalıyım, dedim, başka çaresi yok, bir piyes yazmalıyım, ancak bu yolla onu biraz daha yakından görebilirim, belki de elimi sıkar. Ama piyes yazmak bana dünyanın en zor işi gibi geliyordu. Bir piyes yazıp Darülbedayi’e vermek, sonra Eliza Binemeciyan’ı seyretmek, benim piyesimi oynarken seyretmek...

Piyesi şiirle yazacaktım. Ama konu ne olacak? Elbette sevda. İlk piyesim: “Ocak Başı” böyle doğdu. Çok yaşlı, çok akıllı, çok iyi, çok şair bir adam dağ başında yaşıyor. Gecelerden bir karlı gece çok güzel genç bir kadın soluk soluğa çalıyor kapısını. Koca kişi eve alıyor genç kadını. Ocak başına oturtuyor. Kadın bir şeylerden korkmaktadır. Koca şair yatıştırıyor korkusunu kadının.

Niye ilk piyesim bu? İşin tuhafı, piyesteki koca kişi bendim. Oysa daha on sekiz yaşımdaydım o zaman. Sonraları düşündüm. Kendimi o koca kişi sayışım, Eliza’yla aramda herhangi bir bağın kurulmasının imkânsızlığındandı. Eliza nerde ben nerde, Eliza kim, ben kim! “Ocak Başı” piyesimi bitirdim, ama Darülbedayi’e veremeden Anadolu’ya kaçmak, milli kurtuluş savaşına katılmak gerekti.

Orhan Pamuk(1952)

On yıl düşledim, altı yılımı verdim

Pamuk da, eserlerini nasıl yazdığını, modernden modern sonrasına uzanan bir yazar kimliğiyle, hem romanlarının içinde hem de sonrasında didikler... “Manzaradan Parçalar” yer alan son romanı “Masumiyet Müzesi”ne ilişkin şu bölüm gibi.

“Orhan Bey, bırakın bunları, siz de kitabınızın kahramanı gibi aşık olup sevdiğinizin eşyalarınızı biriktirdiniz mi?” diyen okurlar, kitabımın hayattan ne kadar çok beslendiğini göstermek istiyorum: Teyzemlerin bir ‘56 Chevrolet’si vardı, şoförünün adı Çetin’di; Harbiye’de , askeriyenin girişindeki Atatürk heykelinin tam karşısında yani tam Satsat’ın olduğu yerde, babamın Aygaz’ın genel müdürlüğünü yaptığı yıllarda yazıhanesi vardı; yılbaşı akşamları babaannem, bütün çocuklarını, gelin ve damatlarını Pamuk Apartmanı’nda vereceği yemekte toplayıp biz torunları için tombala oynatır, kazananların hediyelerini de aylar önce seçer, hazırlardı. 1950-60 arasında İstanbul’da pek çok evde ve dükkanda bir kanarya kafesi ya da akvaryum vardı, ama televizyon yayınının başlaması ve yaygınlaşmasıyla bunlar ortadan kalkmış, dahası bu yeni durum bize bu hayvanlarla ilişkimizin gözlerimizi oyalama isteğinden daha derin olmadığını öğretmişti(...)Romanımda anlattığım zenginlerin bir kısmını babamın, amcamların arkadaşlarından, bir kısmını kuzenlerim ve onların arkadaşlarından, bir kısmını da kendi lise arkadaşlarımdan ilhamla yazdım. Kitabımdaki “lüks” lokantaların, Boğaz meyhanelerinin, İstanbul sokaklarının, pek çok dükkanın da kendi özel deneyimlerimden ne kadar
beslendiğini anlatmak, kitaplarımın İstanbul’dan ne kadar beslendiğini anlatmaya çalışmak gibi bitmez tükenmez bir iş olacak. Oysa ben bu yazıyı, on yıl düşlediğim, altı yılımı verdiğim bir kitabı yazarken yaşadığım hoş şeyleri hatırlatma zevkiyle de yaşıyorum.

Flaubert, Madame Bovary’deki buluşma ve aşk sahnelerine (pencereleri kapalı at arabasında sevişme) örnek olan gençlik sevgilisi Louise Colet’ye 1846 yılının 6 Ağustos’unda yazdığı bir mektuba, gece saat on bir de şu notu eklemiş: “Her şeyin uykuya daldığı gecenin bu saati gelince, içinde hazinelerim olan çekmeceyi açıyorum. Terliklerine, mendiline, saçlarına, resmine bakıyor, mektuplarını yeniden okuyor ve mis gibi kokusunu kokluyorum.” Bir gece önce ise, benzeri bir duyguyu şöyle dile getirmiş: “Bunları yazarken terliklerin tam önümde... Kahverengi küçük terliklerinin görüntüsü, ayaklarının onların içinde sıcakken yaptığı hareketleri bana hayal ettiriyor...”
Hâlâ “Orhan Bey, siz de sevgilinizin eşyalarını seyredip hiç onlarla teselli oldunuz mu? Siz Kemal misiniz?” diye soran meraklı okura artık itiraf etmem lazım: Ben Kemal değilim, ben Mösyö Flaubert’im.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam