VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
30 Ekim 2013 Çarşamba | Anasayfa > Röportajlar > Önyargılarımla yüzleştim
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Önyargılarımla yüzleştim

Politik-gerilim romanlarıyla tanıdığımız yazar Hakan Yel, yeni kitabı “Gam”da bacaklarını kaybetmiş bir gazi ile kocasını kaybetmiş iki çocuklu bir Kürt kadınının “engel” tanımayan aşkını anlatıyor.

İpek Ceylan Ünalan

Politik-gerilim türlerinde romanlar yazmasına karşın ne tür yazarsa yazsın gerçeklik ögesini romanın her satırına işleyen Hakan Yel, yeni romanı “Gam”da Güneydoğu’daki PKK çatışmalarında iki bacağını kaybeden gazi bir subay ile avukat eşi öldürülen Kürt milliyetçisi bir kadının ırk ve engel tanımayan aşkını anlatıyor. Vücudunun yarısı olmayan Alp karakteri ile engellilerilerin hayatını romanına aktaran Yel, kitabı için bir yıl engelli ailelerle görüşmeler yapmış, engellilerin aslında engel tanımayan dünyasını keşfetmiş. Yazar terör kurbanı bir gazi ile oğlu dağa çıkan bir kadının hayatlarını kesiştirerek ırk ve millyet tanımadığının altını çiziyor.

Sizi daha çok politik-gerilim romanlarınızla tanıyoruz. “Gam”da bir aşk hikâyesi anlatıyorsunuz. “Aşk bir ruh tutulmasıdır. Ruh, bu dünyada kayıptır ve hep eşini arar.” diyorsunuz. Bu arayışın sonu var mıdır sizce?
Ben aşkı böyle gördüm, böyle bildim. Çok insan tanıdım, kimi aşkı aradığını itiraf etti cesurca, kimi sakladı kimi ise şanssızdı, aşkı aradığını bile bilemedi. Hepimizin kişiliğinde eksik bir taraf var. Bakın çevrenize; “Şu çok aksi”; “Bunu ancak çok geniş biri çeker” diye yakıştırır durur insanlar birilerini birilerine. Herkesin noksanını tamamlamaya çalışmamız, bunu dilememiz de, buna çırpınmamız da zaten ruhun eksik kaldığı meselesidir. Bu arayış olmasa yaşam matematiği çözülür ki o zaman da hayat denen çark durur. Dünyadaki tüm ruhların eşlerini bulduğu gün kıyamete hazırız demektir.

Bir yanda Kürt çatışmasında bacaklarını kaybetmiş gazi bir subay, diğer yanda avukat eşinin devlet tarafından öldürtüldüğüne inanan iki çocuklu Kürt milliyetçisi bir kadın. Böylesi zıt hayatların aşkla birbirine bağlanmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Ne Türk, Türk gibi bakar, ne de Kürt, Kürt gibi güler. İnsan ekseninde kimlik yapaylığını sorgulamak neticede fasafisodur. Temelde insanız ve bu çizgiden sapmamalıyız. Bizi dünya insanı, medeni devlet yapacak olan da bu akıldır. Onun kılı bunun başı kritiği bizi cahil bırakmaktan, atalarımızdan kalan toleranslı yönetim mirasından uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Mutsuz eder. Dedim ya insanız diye, işte insan insana; bakışındaki derinlikten, sesinden, kokusundan, teninin tadından ulaşır. Mümkün müdür gönül sevince “Hop, kimliği görelim önce!” demek? Bu düşünce gerçek olsaydı aşk olur muydu ya da bu topraklarda gönüller kendini zenginleştirip efsaneler yaratabilir miydi? İmparatorluk görmüş milletlerde farklı kimliklerde aşk hep vardır ve pek olağandır.

MESAJ TELAŞIM YOK
Aşkın dil, din, ırk farkı gözetmediğini anlatan bir romana imza attınız. “Aşk hiçbir engel tanımaz” diyenlerden misiniz?

Aşk tutkudur, tutulmaktır ve bu gücün olduğu yerde akıl çalışmaz, geri çekilir. Vücudu, artık duygular yönetir. Olmadık işlere kalkışmak, fersah fersah uzaklara gitmek, can vermek gibi mantığın onaylamadığı eylemler dünyasının kapısı açılır ki kimse, biçare insan olarak bunun önünde duramaz. Evet, aşk engel tanımaz. Sonunda cehennemde sıkışıp kalacağını bilse de bir adım dahi geri atmaz. Dimdik yürür ateşe ve asla pişman olmaz.

Romanınızda Kürt meselesi, gaziler ve engelliler gibi toplumumuzun pek çok hassas konusuna değiniyorsunuz. Bu kadar “hassas” konuyu bir arada işlemek zor olmadı mı?
Bir arkadaşım var; Kürt çocuğu. Subay oldu, bu vatan için vücudunun yarısını verdi ve tıpkı diğer dört bin yurtsever gibi engelli oldu. Şimdi bu kader çizgisinin getirdiği rastlantılar ve felaketler silsilesi arkadaşımı renkli biri mi yapar yoksa gerçeküstü bir karakter mi olur? Bir insan hem Kürt, hem gazi hem de engelli olabilir ki onlarca belki de yüzlerce örneği vardır. Bence bunda bir gariplik ya da mesaj telaşı yok. Velhasıl bu mantıktan gidince konular pek öyle karışık veya geniş bir zemine yayılmış gibi gelmiyor bana. Son tahlilde insana ulaştığınızda ise elinizde kalan sadece ademi içgüdüler oluyor ki bu da bir anlamda dağılmadan ve zorlanmadan tek bir düzlemde ilerlemenize destek veriyor.

“Gam”da ana kahramanınız mayında iki bacağını kaybeden bir subay. Böyle bir karakteri işleme fikri nasıl oluştu?
Çağlayan Adliyesinin önündeki o geleneksel karabasan trafiğin içinde oturmuş, cinnet getirmemek için direksiyonda sahneler yazıyordum. Birden gündüz gözüyle Alp’in yataktan düşmesini gördüm. Çok heyecanlandım. O an aklıma ne gazilik, ne engelli olması ne Kürt ya da Türk olması geldi. Bir insan gördüm. Bacaklarını kaybettiğini unutan bir insan. Sadece diyalogsuz monologsuz bu tek sahneden “Gam” çıktı ortaya. Her bir bölüme, bir sonraki bölümü net olarak bilmeden başladım. Satırların akışı ve olaylar hep bir sonraki bölümü hazırladı. Ben de yazdım.

Romanınızda engellilerin yaşamına dair önemli tespitler göze çarpıyor. Bu tespitleri yapabilmek için engellilerle görüştünüz mü?
Böylesi bir kitabı gerçeğe yakın yazmak istediğim için bir yıl bekledim. Engellilere nasıl ulaşacağımı bilemedim. Sonra bir gün Ayşe ve Ersin Ünlü ile tanıştım. Bir telefon açtılar ve beni engellilerin dünyasına taşıdılar. O zaman kendi önyargılarımla da yüzleştim ve engellilerin aslında o kadar ulaşılmaz olmadığını, hep çevremde bulunduklarını ama benim toplum öğretileriyle onları bilinçsizce görmezden geldiğimi öğrendim. Tıpkı bu ülkede yaşayan milyonlarca ruh engelli gibi.

Vücudunun yarısını kaybeden bir engelinin yaşadığı sorunları betimlerken “Böyle aktarırsam acaba incitir miyim” gibi çekinceleriniz oldu mu?
Elbette oldu. Neticede empati yapmaya çalışarak onların hislerini yazmaya çalışıyorum. Onların çektiklerinin binde birine ancak ulaşabildim. Sanırım nasıl bir dünyaları olduğunu anlamaya çalışmanın en iyi yolu “Gam”da okuduklarınızın gerçeklerin binde biri olduğunu unutmamaktır. O zaman hayal dünyamızı doğru ölçülere oturtabiliriz. Böylece gerçekleri daha iyi algılayıp analiz etme fırsatımız olur.

Romanınız özenli bir kurgu ile ilerlerken okuru her sayfada bir sonraki sayfaya çekiyor. Kitabın öyküsü kadar olay örgüsünde de başarılı bir kurgu görüyoruz. Böylesine ağır bir konuyu akıcı bir kurguyla ele almayı nasıl başardınız? Zorlu bir süreç miydi?
Bu sürecin zorluğunu kelimelerle anlatmak yanlış olur bence. “Gam” için ilerlediğim yolu merak eden tüm hassas okurlara sadece bir tek önerim olacak: Bir pazar günü sabah erkenden aileleri veya arkadaşlarıyla Duran Arslan Hoca’nın yanına, havuza gitsinler. Hem “Gam” romanını daha iyi anlayacak hem de hayatlarının yeni bir anlam kazandığını görecekler. Diğer yandan bu süreci iki kadının desteğiyle aştığımı da söylemem gerekiyor. Hem editörüm Hülya Şat hem de eşim Özge, süreç boyunca bütün bunalımlarımı saçmalamalarımı sineye çektiler. İşime karışılmasından hoşlanmadığımı bildikleri halde tepkilerimi ciddiye almayıp yeri geldiğinde eleştirip sorgulamaya devam ettiler. Evdeki deliliklerime ve ters karakterimin kitap yazımı süresince zirve yapmasına, bir gün gülerek ertesi gün ağlaya zırlaya kendimi eve atmama hiç bozulmadı Özge. Bunların hep kitap için gerekli olduğunu bildi ve desteklemeye devam etti. İkisinin de “Gam”da emekleri büyüktür.

GERÇEĞE YAKIN OLSUN İSTERİM
Dünyadaki en büyük sınavlardan biri belki de engelli birine âşık olmak. Çünkü engelli birine âşık olmak demek bir bakıma ona kol, bacak olmak, hayat olmak demek. Bu aşkı kurgularken ne gibi duygular hissettiniz?

Emin olun o dünyanın dışındakilerin düşündüğü kadar büyük bir sınav değil böyle bir aşk. Tıpkı yüzmeyi öğrenmek kadar basit ve olağan. Aşk, gözünüzü kör ettiğinde hiçbir şey düşünmeden tereddütsüz denize atlar gibi ilişkiye başlıyorsunuz. Tabii beden, denize nasıl doğal bir tepki veriyorsa ruh da tutulmayı hemen özümsüyor. Bu tip ilişkiler, iki taraf için de bir fedakârlık efsanesi değil. Sadece sıradan hayatın sıradışı renklenmesi. Engelli dediklerimiz ile güya engelsizlerin aşklarını görüp bu gerçeği keşfedince “Gam” imkansız olmaktan çıktı ve yerini bilindik bir ilişkinin inişlerine, çıkışlarına kısaca zorluklarına bıraktı.

Güneydoğu Anadolu’daki çatışmalar için kitabınızda “Kabul et ya da etme, o topraklarda yaşayan herkes kendi halkının kahramanıdır.” diyorsunuz.
E, tabii. Başka türlü bunca insanın güle oynaya ölüme gitmesini, geride kalanların şehit verdiklerinin gururuyla delirmeden ortada dolaşmalarını açıklayamazsınız. Ben buradakileri gördüm ve içim çok acıdı. Kaldı ki bu gazilerin, şehitlerin ardında koskoca yedi yüzyıllık ordu ve devlet var. Bir de diğer tarafın gariban köylü çocuğunu düşünün. Onların çoğunun ne mezarı oldu ne de bedeni analarına geri geldi. Yarım kalanları ise babaocağından uzakta binbir zorluk ve eziyet karşıladı. Ödedikleri bedele rağmen evlerine bile dönemediler. Asker, benim için vazgeçilmez bir taraftır. Ancak neticede karşı tarafta da bir insan evladı olduğunu biliyorum. Bu yüzden bu cümleyi koydum.

Bir aşk romanı yazmanın ötesinde Türkiye’nin sosyal gerçeklerine ayna tutuyorsunuz. Bunca saptamayı yaparak bir roman ortaya koymak sizi zorladı mı?
Zorlanmadan roman yazabilen yazarlara hep imrenmişimdir. Yeri gelmişken onlara da şapka çıkaralım. Elbette zorlandım. Ancak sadece “Gam” değil diğer kitaplarımda da zorlandım. Çünkü her romanımı gerçeğe yakın tutmak istedim. Okur romanı okurken içine girsin diye uğraştım. Elbette ilk yazdığımla son yazdığım arasında kendi yazı yolculuğumu da görebilir, zorlanmamın beni nereye getirdiğini izleyebilirsiniz. Ben zorlanmayı, uykusuz kalmayı, ağlamayı, bunalımlara girip delirmelerimi hep bir bedel olarak düşündüm. Bedellerini ödedikçe de kendimi geliştirdim. Niyetim Türkiye’nin sosyal gerçeklerine ayna tutmak da değil açıkçası. Sadece bir dünyanın kapısını aralıyorum okura. Bak, diyorum, bir de buradan bak! Hepsi bu.

Paylaş

Mungan’ın odaları Murathan Mungan’ın edebiyatıyla tanışmam eve kapanıp günlerce Dostoyevski, Albert Camus, Kafka okuduğum üniversite yıllarına rastlar.

Devam
15 Mart 2017 Yıl : 12
Sayı : 157