VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Aralık 2017 Cuma | Anasayfa > Haberler > Ortadoğu, Kudüs ve Kudüs üzerinden oynanan oyunlar
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ortadoğu, Kudüs ve Kudüs üzerinden oynanan oyunlar

İskender Pala yeni romanı “Abum Rabum”da tam da şu zamanlarda gündemi meşgul eden üç dinin kutsal mekanı Kudüs’ü ve Hz. İbrahim’i konu ediyor.

YONCA BOZTUNALI



İskender Pala, bir kez daha tarihin tozlu ve gizemli sayfalarını, usta kalemi ve güçlü kurgusuyla günümüze taşıyor… Yeni romanı “Abum Rabum”da tam da şu zamanlarda gündemi meşgul eden üç dinin kutsal mekanı Kudüs’ü ve Hz. İbrahim’i konu etmiş. Aslına bakarsanız Orta Doğu’da tansiyon her zaman yüksek. Yeni romanına bir yıl önce başlayan Pala da, ilk altı ayını tamamıyla araştırma ve okumaya ayırmış. Ardından yazma sürecine girmiş ve merceğini Orta Doğu’ya çeviren, uluslararası politikalarla iç içe bu roman, tam da sıcak tartışmaların, olayların bitmediği bir döneme rastlayacak şekilde okurlarla buluşmuş.

Neden Hz. İbrahim?
Osmanlı döneminden, Lidyalılara, Perslere, Yunus Emre’den krallara uzanan romanlarıyla geniş okuyucu kitlesine ulaşan Pala, bu kez Orta Doğu’yu anlattığı “Abum Rabum”a başlama sürecini ve neden Hz. İbrahim’i konu edindiğini şöyle anlatıyor: “Ortadoğu’da gitgide artmakta olan kan, şiddet, savaş ve vahşet dünyayı ve özellikle İslam coğrafyasını sararken aslında Hz. İbrahim’in çocukları arasında da bir çatışma ve çekişme oluşturuyordu. Dünyanın yeni sancısı buydu ve dünyayla barışık bir hayatı öneren Hanif akidesi garip bir şekilde savaşlarla gözlerden uzaklaştırılıyordu. Kudüs ve ona bağlantılı politikalar tarihin en kadim medeniyetine ait topraklarda dünyayı tedirgin edici kararlar alıyor ve bilhassa Müslüman coğrafyaya yönelik dışlayıcı, ötekileştirici ve aşağılayıcı icraatlar yapıyorlardı. Hz. İbrahim’de buluşması gereken insanlık onun ayak izlerinde ayrışıyorsa burada bir romana konu olabilecek pek çok malzeme bulabilirsiniz.”Pala, bu kitabında da birbiriyle ilgisiz gibi görünen olayları ve kişileri peşpeşe kurguladığı hikâyelerle buluşturarak okuyucuyu etkilemeyi ve ilgisini sıcak tutmayı başarıyor. Hz. İbrahim’in Akatça adını kitabının ismi olarak belirleyen Pala, romana Tokyo’daki bir üniversitede işlenen cinayetle başlıyor. Güzel ve başarılı asistan Keiko’nun esrarlı ölümü herkesi şok eder, öğretim üyeleri kadar polis de olanlara bir anlam veremez. Ardından kendimizi aynı saatlerdeki İstanbul’da buluruz. Dinler Tarihi kürsüsünde asistan olan Selim’le tanıştırır yazar bizi. Selim’in 17.yüzyılda yazılmış bir hikâyeyi okuduğu sırada tanırız onu ve bu kez hep birlikte Babil, Pers ve Yunan soyundan gelen ihtişamlı Kommagene hükümdarı için yapılmakta olan kümbet ve anıt mezarın inşa öyküsüne kulak veririz. Hikâyedeki abidenin mimarı Sin-Ammar, Hz. İbrahim öğretileri ve esaslarıyla yaşayan biridir ve dönemin putlarına yüz çevirmiştir. Dehlizler, yollar ve labirentlerle mezar ve hazine odasına ulaşılan abidenin mimarı, geçitlerde Hz. İbrahim’in Haniflik adıyla anılan erdemlerini şifre olarak kullanır ve ucu yüzyıllar sonrasına uzanacak şekilde kralın hazinelerini gizler. Bu esrarlı hikâyeden sonra romanda yine günümüze, İstanbul’a geliriz ve Zara adında Sümerolog bir zelotla tanışırız. İstanbul Arkeoloji Müzesinde bir göreve çağırılan Zara ile olaylar hızlanmaya, rahipler, diğer ajanlar ve casuslarla nefes kesecek bir kovalamaya dahil olmuşuzdur artık.
Orta Doğu’da günümüzde hâlâ bile bitmek tükenmek bilmeyen çıkar ilişkileri, tutarsız politikalar, “öldürmeyeceksin” uyarısına rağmen öldürmekten vazgeçmeyen din savunucuları ile zihnimiz alt üst olurken, Abum Rabum’da da Pala, tam da gerçeğe paralel; geçmiş, gelecek, casuslar, ajanlar ve din adamlarını toplamış önümüze koymuş… İstanbul’dan Kudüs’e oradan Urfa’ya, Tokyo’ya uzanan bir hikâye… İskender Pala, bu karışık coğrafyanın ve farklı zamanların insanlarını yine kendine özgü üslubuyla bir yapboz parçaları gibi tek tek birleştirmiş ve okuyucuyu kaybetmeden bütüne taşımış. Nitekim Pala, ustaca bir kurgu ile oluşturduğu romanın yazım sürecinde Orta Doğu’nun toz dumanında hikâyeyi seçebilmemiz için diğer eserlerine göre daha farklı bir yol izlediğinden bahsediyor: “Bu defaki konu beni yeni bir yazım sürecine yöneltti. Bir satranç oyunu gibi. Önce satrancın karelerden oluşan mekân ve coğrafyasını belirledim. İstanbul, Kudüs, Tokyo, Vatikan, Langley, Mısır, Halep, Urfa vb. Sonra karakterlerimin kimini kale, kimini fil, kimini at olarak mekânlara yerleştirdim. Piyonlarım, fillerim, elbette vezir ve şahım da kendiliğinden oluştu. Ben bilgisayarda yazdıkça karakterler tablada yer değiştirdiler. Böylece her figürün nerede ne zaman ne yaptığını takip edebildim. Ve bir sonraki hamlede ne yapacağını ona göre belirledim.”
Yaşanmamış ve yeni bir şey yok
Pala, geçmişten günümüze baktığımızda bu oyunların günümüz siyasi dünyasında nasıl yer bulduğunu ise şöyle anlatıyor: “Güç dengeleri değiştikçe aktörler de değişiyor, o kadar. Gökkubbenin altında yaşanmamış ve yeni bir şey yok, aslında. Birazcık tarih okuyanlar bilirler ki dünyada her şey bir tekrardan ibarettir ve değişenler yalnızca kıyafetlerdir. İyinin de kötünün de bizden evvel birileri tarafından benzer şekilde yaşandığını bilerek hareket ettiğinizde günümüz politikalarını da daha sağlıklı değerlendirip görebiliyorsunuz. Eğer dünyada yeni gibi görünen politikalara tarihi bağlamından koparmadan bakabilirsek olup biteni daha iyi anlamak mümkündür. Bizde maalesef politik hafıza günübirlik gelişmelerle oluşuyor ve geriye yönelik politik arşivden yahut tarihsel akışın gerektirdiği süreklilikten yeterince istifade edilmiyor. Zaten politik bir arşivimiz de yok gibi. Mesela uluslar arası ilişkilerimiz tarihsel bağlamda değerlendirilmiyor. Falanca devletle bir ilişkiye girdiğimizde yahut bir sorun yaşadığımızda ilk bakmamız gereken şey o değletl uzak ve yakın ilişkilerimiz olmalıdır. Bunu ne kadar geriye götürebilirsek o derece sağlıklı adımlar atabileceğimiz ortada. Am biz özellikle Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişteki yanlış değerlendirmeler neticesinde maalesef bu hafızayı ve sürekliliği zedeledik. Abum Rabum bu bakımdan benim Ortadoğu’yu, oradaki çatışmaları, Kudüs’ü ve Kudüs üzerinden oynanan oyunları tarihsel süreçte değerlendirdiğim bir kitap oldu. O kadar ki, tarihini taaa Sümerlere götürdüm.”
Kitapta Hz. İbrahim’in Hristiyanlığını, Müslümanlığını ve Yahudiliğini tartışan iki din adamının diyalogları, aralara serpiştirilmiş efsaneler, hikâyeler de ana öyküye ayrı bir lezzet katmış. “Abum Rabum”u okudukça Hz. İbrahim’in ne kadar kutlu bir şahsiyet olduğunun idrakine varıyorsunuz desek yalan olmaz. Ancak, üç büyük dinin atası İbrahim’in romanda da bahsedilen erdemleri ne yazık ki insanoğlu tarafından benimsenip ülke politikalarına esin kaynağı olacak şekilde uygulanmıyor. Öte yandan, Orta Doğu’da yüzyıllardır kan gövdeyi götürürken bir yandan da sanat, temiz kalplilik, doğruluk, hoşgörü gibi erdemler de sürmüyor değil. Bunu sağlayan nedir dediğimizde İskender Pala şunları söylüyor: “Hz. İbrahim’in mirasına sahip olmayı isteyen veya ona sahip olduğunu söyleyerek övünen insanların iyiden, doğrudan, güzelden yana değil de kötülükten, şiddetten, kandan, vahşetten, öldürmeden yana olması garip değil mi? Nerede hoşgörü, nerede doğruluk, nerede temiz kalplilik, nerede… Hani Hz. İbrahim’in doğruluk eksenli akidesi? Hani ona mirasçı olduklarını söyleyen Yahudiler, Hristiyanlar? Nerede Hz. İbrahim’e atıfta bulunan İncil veya Tevrat’ın barış anlayışı. Her üç din de “öldürmeyiniz” derken Ortadoğu’da ölene ve öldürülene bir bakalım. Ölenler çocuk, kadın, kimsesiz, korumasız, yoksul ve elbette Müslüman. Peki öldürenin elindeki silah kimin? Üreticisi kim? Markası ne? Velhasıl bugün Kudüs ve Ortadoğu diye bir problemimiz varsa bunun sebebi Hz. İbrahim’in hanif mesajına sahip çıkan Müslümanlar değil. Ortadoğu’da birinin kanı dökülürken dünyanın bir yerlerinde kimin biti kanlanıyor, Ortadoğu’da bir kurşun atıldığında parası dünyanın neresinde kimin cebine giriyor? Mesele bu oyunu fark etmekte. Abum Rabum’u biraz da bunun için yazdım.”



Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam