VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Ocak 2016 Salı | Anasayfa > Haberler > Ötekinin ötekisinin hikâyesi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ötekinin ötekisinin hikâyesi

Köktendincilik, devrimcilik, milliyetçilik, ataerkillik, eziklik... Hepsi bir olup delirtiyorlar Şener Özmen’in kahramanı Sertac’ı ve ortaya “Kifayetsiz Hikâyeler Müsabakası” çıkıyor.

OYLUM YILMAZ ERİŞ




Hiçbirimizin yabancı olmadığı, kıyısında dolaşıp durduğu bir duygu; yaşadığı ülkeyle, doğup büyüdüğü coğrafyayla delirmek…
Bilinç ya da ruh dediğimiz şey nasıl ki insan bedenine sıkışıp kalmışsa ve ne yaparsa yapsın doğumundan itibaren onu bir cendereye sıkıştırıp duran bu bedenden, insan olmaktan kurtulamıyorsa, bizim gibi ülkelerde de ülke meselelerinden, topluca yaşanan karanlıklardan, topluca yaşanan acılardan, travmalardan yakayı sıyırıp birey oluşa geçmek mümkün değil. Hâl böyleyken sanatta ve edebiyatta ister istemez kafamızı en çok kurcalayan bu meselenin üzerinden atlayıp parçalanmış benlikler sorununa geçiyoruz. Tıpkı Şener Özmen gibi. Tıpkı Şener Özmen’in ikinci romanı “Kifayetsiz Hikâyeler Müsabakası“nda olduğu gibi.
Şener Özmen, çok yönlü bir sanatçı, şair ve yazar. Kürt coğrafyasında yaşıyor, anadilinde yazıyor. Şimdi dikkat çeken “Spinoza’nın Günlüğü“nün ardından ikinci romanı ile Türkçe okurlarının karşısında. Mizah duygusu kuvvetli, kendi dil evrenini yaratmayı başarmış bir ikinci romanla…

Kahramanımız Sertac Karan. Ç ile değil, c ile Sertac. Bundan eminiz, ama bir kahraman olarak onunla ilgili emin olabileceğimiz çok az şey göreceğiz roman boyunca. Hikâye, Sertac Karan’ın kısa bir süre karısı olmuş Merasim’in Giriş‘iyle başlıyor, Sertac’ın ağzından, zihninden devam ediyor. Sertac’ın kendisi bir varoluş değil, parçalanma; hikayeleri ise kifayetsizlikler müsabakası olsa olsa. Öncelikle Sertac’ın ne işi var İmam Hatip’te?

BEN NERDE İMAM HATİP NERDE
“Yok, ne İmam Hatip ona göreydi ne de kendi isteğiyle oraya gelmişti. Babası Fethi (Postacı Fethi) bir an evvel işe başlayıp önünü görebilmesi, ondan da öte yükünü hafifletmesi için babaca nasihatlerde bulunmuştu: “Neticede orası da okul, orası da bakanlığa bağlı, içindekilerden sana ne? Dersine girip çıkarsın, git, git de işe başla!” Çok direnmiş, epey bağırıp çağırmıştı: “Oğlunu gözü dönmüş militanların ortasına atıyorsun! Ben nerde din nerde, ben nerde İmam Hatip nerde! Onlarla ne yaparım; namaz kılmam oruç tutmam! Abdest nasıl alınır onu bile bilmiyorum. Ben daha kıblenin neresi olduğunu çıkaramazken bana İmam Hatip’e git diyorsun. Nereye gidiyorum?” diye diye başlıyor işine. Ama bu başlangıç Sertac için sonun başlangıcı, insanların sudan sebeplerle ortadan yok olduğu, işkencelerle kırıldığı, durmaksızın öldürüldüğü bir yerde, komünist değil, solcu değil, muhafazakar değil, dindar hiç değil Sertac, kaybedilmekten, kaybolmaktan korkmaya başlıyor yavaş yavaş. Hikâyelerin eşlikçisi “Pîra NA”, yani Yok Cadısı Sertac’ın omzundan hiç ayrılmazken, cadının ve karısının kötücül kehanetleri bir bir çıkacak gibi geliyor. Korkusunda haklı, ‘öteki’nin ‘öteki’si olarak yaşamak zor. Yaşatmazlar, biliyor. Bir yandan karısının zoruyla hikaye yarışması için öyküler kaleme alıyor. Zamanla yazdığı hikayelerle gerçekler, korkularla şüpheler birbirine karışıyor. Oluşamadan parçalanan benlik, deliliği getiriyor elbette. Kahraman delirdikçe dil de deliriyor. Romanın bütünlüğü bir dağılıp bir toparlanıyor gözlerimizin önünde.

OLUŞAMADAN PARÇALANAN BENLİK

Sertac İmam Hatip’teki bir öğrencisi tarafından öldürülüyor, karısı tarafından terk ediliyor, devrimci mücadeleye katılıyor, psikiyatristlerin eline düşüyor, bir yazar olarak iltica ediyor ve durduğu yerde duruyor. Köktendincilik, devrimcilik, milliyetçilik, ataerkillik, erkeklik, eziklik.
Hepsi bir olup delirtiyorlar Sertac’ı. “Karın ilk taneleri sahipsiz bahçedeki gözü yaşlı gül ağacının dallarını huzur içinde, sakin sakin kaplarken buğulanmış camın ardından kızarıp yaşla dolu gözlerle manzarayı, o anki duygularını vakitsiz ve de talihsiz -zaten talihsizdi!- bir hüzünle ısıtan manzarayı temaşa ederken öfkeden kafasını -puşisiz ve şüphe dolu kafasını- cama geçirip haykırmak istiyordu; ama hayır, mümkün değildi, serdeki devrimcilik onun gibi birinin aklından ve yüreğinden geçenleri izin veya karar alınmadan kar taneleri misali umursamak ve utanmaksızın yağdırıp kendisini o kokuşmuş odadaki cahil cühelanın, o eşeklerin, o ahmakların, o tembellerin kahrını çekmekten kurtarıp pencere kenarında; yalnız, zavallı ve soluk gül ağacına karşı küçük burjuva hisleriyle, hatta küçücük, minnacık burjuva hisleriyle şahsına ve dünyanın tüm unutulmuşlarına yetecek kadar ağlayıp feryat etmek istiyordu.”

Kahramanımız Sertac giderek, bu coğrafyada yaşayan aydının kendisi oluyor Şener Özmen’in kaleminde. Özmen, Kürtçe edebiyattan özleyip beklediğimiz hikayeleri bize hem içeriden hem dışarıdan anlatıyor. Topluma yayılan meselenin, bireyin ruhuna nasıl dokunduğunu, kişisel hikayelerimizi nasıl etkilediğini Kifayetsiz Hikâyeler Müsabakası‘nda okuyoruz. Romanın sonuyla ilgili bir küçük eleştiriyle bitirmek isterim.

Sertac delirdikçe giderek dağılan dille beraber romanın kurgusu da dağılıyor ve toplanmıyor. Acaba diyorum, kısacık bir bölümle şaşırtıcı bir şekilde derinleşen Merasim karakteri giriş‘le sınırlı kalmasa, kendi dilinden romanın içinde daha çok yer alsaydı, “Kifayetsiz Hikâyeler Müsabakası“ başka türlü son bulur muydu? Cevabı Pîra NA’dan bekliyoruz…


Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam