VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
07 Nisan 2009 Salı | Anasayfa > Haberler > Öykü aşkına buluştular
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Öykü aşkına buluştular

Öykünün iki genç ustası Faruk Duman ve Murat Yalçın yeni kitaplarını değerlendirdi

SEYİT GÖKTEPE



Daha ilk kitabı “Seslerde Başka Sesler” ile kendine ait öykü atmosferini ve dilini kurmayı başaran Faruk Duman ve yine ilk kitabı “Aşkımumya” ile öykücülüğümüzün sahip olduğu derin birikimi kendi iç dünyasından süzerek yeniden yaratmayı ustalıkla başaran Murat Yalçın bugünlerde yayımladıkları yeni öykü kitaplarıyla karşımıza artık birer “usta” olarak çıkıyorlar. “Sencer İle Yusufçuk” adlı kitabıyla Faruk Duman, “Kesik Hava” ile Murat Yalçın kendi yazı evrenlerini daha da derinleştirdikleri gibi edebiyatımızın “hikâye etme, söz söyleme” geleneğine de son derece önemli bir katkıda bulunduklarını apaçık bir şekilde koyuyorlar ortaya...
Öykümüzün bu iki genç, her yazdıklarıyla okuru adeta ayağa kaldıran, yeni metinler okumaya ya da yazmaya sevk eden yazarıyla yeni kitapları üzerine bir sohbet gerçekleştirdik ve önce her ikisinden birbirlerinin son kitapları hakkında bir değerlendirmede bulunmalarını rica ettik.
“SENCER İLE YUSUFÇUK” BİR HİZA KİTAP
Murat Yalçın: “Binbir Gece Masalları” dilini kendine özgü bir dille yeniden yaratıyor Faruk Duman. Sözcük seçimini çok iyi yapıyor. Okurken sizi sarıp sarmalayan şeyin dil olduğunu görüyorsunuz bir noktadan sonra. Baştan beri üzerine gittiği duygular, duygu durumları var; giderek bir ustalığa ulaştığı... Faruk Duman öykücülüğü üstüne sözgelimi yalnızca “vaktiyle” sözcüğü çevresinde bile bir inceleme yapılabileceğini düşünüyorum. Ya da “keder” sözcüğünün onun dünyasında nasıl geniş bir alana sahip olduğunu, her geçtiği yerde bambaşka bir derinliği de beraberinde taşıdığını görebiliriz. “Sencer ile Yusufçuk” Faruk Duman için bir hiza kitap... Sadece bu kitaba bakarak da geniş değerlendirmeler yapılabilir. Faruk Duman, geleneğe ait bir biçimi, bir ortak anlatı dilini kendinin kılmış bir kez. Geçmiş metinlerle haşirneşir olmayan bir okur da bir anlatı geleneğinin, bir zenginliğin parıltılarını Faruk Duman metninde görüp duyabilir...
“EDEBİYATIMIZA BÜYÜK KATKI: ÇOCUK İRONİSİ
Faruk Duman: Murat Yalçın’ın başından beri bir tavrı var öyküde. Özellikle son iki yapıtında. Türkiye’yi, Türkiye’deki yaşamları, tabelasız ilişkiler içerisinde oluşmuş birtakım kurumları ele alışında bir ironi var. Bu, yıkıcı değil ama. Toplumu en alt seviyeden en üst seviyeye kadar eleştiren bir bireyin dili var onun öykülerinde. Murat Yalçın’ın aslında hem yakın geleneğe bağlandığını, hem de o eleştirel, ironik bakışı bugünün diliyle, kendi diliyle ortaya koyduğunu görüyorsunuz.
Burada çocukluk ile ilgili de bir bağlantı var: Çocukluk sadece yaşama karşısında düşlerle, oyuncakla değil; biraz da nesneleri tersten görmekle oluşmuş bir dünyadır. Çocukların büyükler arasındaki ilişkileri birkaç cümleyle yıkabildiğini görüyoruz. Onlara ait bir ironi var: Çocuk ironisi... Bu da aslında pek ele alınmış bir konu değil. Çocuğun dünyayı alayı söz konusu Murat Yalçın öykülerinde. “Kesik Hava” da bu bahsettiğim çocuklara özgü ironinin hemen her öyküye sindiğini görüyoruz. Ve bu büyük bir katkı sağlıyor edebiyatımıza...
Çocukluğu başka bir açıdan görüyor her iki kitap da bana kalırsa. “Sencer ile Yusufçuk”da da, “Kesik Hava” da da hatırlanan, fakat hatırlandıkça da renk değiştiren bir çocukluk var. Faruk Duman bunu halk hikâyelerinin, kadim metinlerin dilini ve dünyasını hissedip yeniden işlerken; Murat Yalçın bugünümüze daha yakın yazarların ve şairlerin izlerini sürüyor sanki. Ve her iki kitapta da biz içinde binlerce kapı barındıran tek bir oda buluyoruz adeta...
FD: Şöyle denir: Bir öykücü yazmaya başladığı zaman önce çocukluğunu yazar bitirir. Ben buna aslında biraz da gülüyorum. Çünkü çocukluk malzemesi asla bitmez. Çocuğun dünyaya bakışında bir sınır, bir alışkanlık, bir önyargı, kendi kendini engelleme durumu yoktur. Bedenleri yetse, elleri kalem tutsa belki de en müthiş yazarlar çocuklardan çıkacak. Kendimizin ya da başkalarının çocukluğuna dönmemiz, bana göre, bugün yazacağımız metinler için gerekli özgürlüğü aramak ihtiyacından doğuyor. Ve aradığımızı bulduğumuz yer tam da orası...
MY: Bireyin toplum önündeki durumuyla çocuğun büyükler önündeki durumunu birbirine benzetirim hep. Büyükler, eşittir toplum: Akıl, mantık... Kurallar silsilesi yani. Toplum karşısında bireyin, büyüklerin yanında çocuğun didişmesinde, birbirini yargılamalarında beni harekete geçiren bir nokta olmuştur. Öteden beri özellikle öykü-roman incelemelerinde geçen “küçük insan”, “küçük dünya” gibi ifadeleri benimsemedim, bir açıklama biçimi olarak alışsam da. Hayatın dışına savrulmuş, düşmeye eğilimli kişiler var yazdıklarımda. Benim “gömleksiz delilerim”, diyelim onlara. Yazmaya iten kişilerim. Bir yazar için dünya, kalemin kâğıda değdiği noktada yeniden oluşur. Akılla, eğitimle; büyüdükçe, sorumlulukların artmasıyla içinde kaldığımız çerçeveler kalınlaşıyor. Çocukluk ve aklın sınır boylarında dolaşmak işte bu çerçevenin dağılmasına, yeni dünyaların doğmasına yarıyor...
FD: Murat’ın öykü kişilerinin hemen hepsinde bir uyumsuzluk söz konusu. İşin dikkate değer noktası ise şu: Bu uyumsuzluğu yaşayan kişi, içinde bulunduğu durumun çok da farkında değil aslında...

ÇOCUK VE EDEBİYAT
Bugün öykünün pek çok damardan birden beslendiğini ve olanaklarını giderek çoğalttığını görüyoruz. Ki bence bu olanakları dili de müthiş bir his ile yoğurup geliştiren başlıca öykücüler arasındasınız her ikiniz de... Sözgelimi, bir öykü içinde ele alındığında anıya ya da günceye yakınlaşabileceği pek çok noktanın rahatça belirebileceği çocukluğu bile hep yeni bir yoldan, yeni bir yaklaşımla aktarıyorsunuz siz...
FD: Genel öykü tanımlarının çok eskidiğini düşünüyorum. Öykü bugün çok başka yerlerde. Ve aslında biraz da okurun yarattığı bir tür olduğunu düşünüyorum ben öykünün. Sözgelimi Evliya Çelebi’nin yazdıklarında rahatlıkla bir öykü olduğunu söyleyebileceğimiz pek çok bölümle karşılaşabiliyoruz...
MY: Sait Faik’in Dolapdere’ yi anlattığı öyküsünü alalım. Bugün Sait Faik adlı biri bu metni bana göndermiş olsa derginin öykü sayfalarına koymayabilirim ama işte Sait Faik’in tipik öykülerinden biri o... Faruk’un dediği gibi, okurun ne okuduğu önemli. Yazarı için öyküdür; ama bunda “roman var” derler, “şiir gibi” derler... “Kesik Hava” daki “Seğirdim Yolu” nu şiir gibi okuyanlar olduğunu biliyorum.
Öyküde, yazıda samimiyet, inandırıcılık varsa, yazar kurduğu dille, yarattığı anlatıcıyla bunu başarmışsa tamamdır, ne anlattığının hiçbir önemi yoktur. Yazdığım öykü, okumak istediğim bir öykü mü, ona bakarım. Gerisi okurun işi. İsimlerini andığımızda oturuşumuzu düzelttiğimiz yazarlar var, bazılarına “ustam” diyoruz. Peki, onlar varken biz neden yazıyoruz? Demek ki, okumak istediğimiz başka öyküler var. Üstelik bunu da kendimiz yaratma savındayız. “Öykü” ya da “hikâye” denildiğinde akla gelebilecek biçimlerin ötesinde bir yerde “anlatısal metinler” kurmaya çalışan biriyim, diyebilirim kendi adıma. Son iki kitapta sanki gönül rahatlığıyla “öykü” denebilecek şeyler var. Ama, ilk kitaplarımdaki pusun dağıldığı söylendiğinde “Belli olmaz, kara bulutlar çökebilir ve bütünüyle karanlığa gömülebilirim” diyorum şu günlerde...

BİR ÖYKÜ KİTABINI OKUMAK
Öykü kitaplarının daha zor okunduğu söylenir. Kimi kitaplar için bence bu doğrudur. Bir öyküden diğerine geçmek her zaman kolay olmayabiliyor. Bazı öyküler, okunup bitirilmiş olsa da içten içe sürüyor sanki sonra. Dilin yoğunluğu da getiriyor geçişlerde yaşanan bu zorluğu bana kalırsa. Müthiş bir dil yoğunluğu ve her öyküsünde bir diğerinden farklı, bambaşka bir atmosfer yaratan birer öykücü olarak sizin kitaplarınızın da bir çırpıda okunacak türden kitaplar olmadığını düşünüyorum ben...
FD: Hoşuma giden, sevdiğim bir öykü kitabını biraz oburca okuyorum. Öyküler arasında mola vermiyorum. Bazen bir kitapla bir günümü geçirmek istiyorum. Ama eğer, hakkında notlar alacağım bir kitap okuyorsam, daha sakin bir zamana saklıyorum onu. İyi bir kitapla baş başa kaldıysam ve o kitabın iyi olduğuna inanıyorsam, onu yekpare bir zamana bırakıyorum. “Kesik Hava” bu türden kitaplardan oldu. Bana göre bir öykünün her cümlesinin öyküye katılması gerekir. Öykü, şiire daha yakın bir dil istiyor. Dolayısıyla da, boş cümleyi ve gereksiz sözcüğü kaldırmıyor. Öykücünün özgün olması bir yana, öykülerin de özgün olması gerekir bana kalırsa. Birbirini tekrar eden öyküleri pek sevmiyorum ben.
MY: Bir öykü öbürünün içinden çıkmış olabilir. Bir öykü dallı budaklı, köklü topraklı olsun isterim. İyi bir metin her cümlesinde kendini gösterir. Göstermiyorsa, okumak istesem de gözüm sıçramaya, o sayfadan kurtulmaya bakar. Gözüme inanırım, çaresiz.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam