VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Şubat 2015 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Özgürlük, daha çok özgürlük. İlkem budur benim...
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Özgürlük, daha çok özgürlük. İlkem budur benim...

Türk edebiyatının yaşayan ustalarından Demir Özlü, yeni anlatı kitabı “İşte Senin Hayatın”da geçmişinden kesitler ve anılarıyla hayatı yorumluyor.

HANDAN ÖZSOY



Demir Özlü, öykü ve romanları kadar anlatılarıyla da edebiyatımızın yaşayan ustalarından. 50 Kuşağı öykücülerininöncü isimlerinden olan yazarın “İşte Senin Hayatın” isimli otobiyografik anlatısı, yazarın İstanbul, İzmir, Paris ve Stockholm günlerine ilişkin kesitlerden oluşuyor. Bir de savaş, ölüm, yalnızlık, yaşlılık gibi en sert evrensel meselelerden... 1980 Askeri darbesi ile vatandaşlıktan çıkarılan ve ancak Aralık 1989’da Türkiye’ye dönebilen yazarla kitabının ışığında anılarını ve konuştuk.

Kitapta on iki, on üç yaşlarında olduğunuz, Gölcük Yaylası’ndaki döneme birkaç kez dönüyoruz. O çocuğa çok mu özlem var?

Gerçekten “İşte Senin Yaşamın” adlı anlatım, biraz da uzun sürmüş yaşamımdan elde kalanları gözden geçirmek istediğim için otobiyografik. Ama bunun böyle olması gerekiyordu. Yaşamımın bir hesabını yapmak istiyordum çünkü. Romanlarımı bir yana bırakalım, öteki anlatılarımdan ilki “Bir Beyoğlu Düşü” hiç otobiyografik değildi. Bütün bütüne hayal ürünüydü. O anlatı ilgi çekti. Belki eski Beyoğlu’nun anlatılmasından ötürüydü. Daha sonra sevgili Atıf Yılmaz’ın o öyküyü “Hayallerim, Aşkım ve Sen” adlı çok sevilmiş filmine, on iki dakikalık bir film öyküsü olarak monte etmesinden dolayı, sanırım daha ilgi çekici oldu. Bu ilk anlatımı Berlin’de 1984’de yazdım. 1989’da İstanbul’a döndüğümde pek çok kişi, öyküyü gerçek yaşamımdan alınmış sanıyordu. Benim eski Tünel’in karşısına çıkan sokakta oturduğumu düşünüyordu. “Bir Beyoğlu Düşü” bana göre 1952-53 yıllarında geçer. O yıllarda Fatih’te oturuyordum; anlatılan olayları da yaşamış değildim. “Kanallar” anlatım da öğle. Bütünüyle hayal ürünü.O anlatıyı yazabilmek için iki defa Amsterdam’a gittim. 2012’de yayınlanan anlatım (Önünde Boş Bir Uzam) orada, Wannsee’de Alman yazarı Kleist’ın ölümünün 200. yıldönümü dolayısıyla yazıldığı için,gerçek bir Berlin ikâmetinin izleriyle dolu. Bu defa hemen tamamen otobiyografik bir anlatı yazdım. Göl kıyısında ayakta duran çocuk, tam o sıralarda Hiroşima ile Nagazaki’ye nükleer bombalar atıldığı halde,henüz dünyayı tanımıyordu. O çocuğa geri dönmek, sonrasında da şiddete boğulan dünyayı yaşamamak,bir karton film gibi, tersine çevirebilmek isterim. 1945’de Hiroşima’dan tesadüfen yaralı kurtulan,bugün 83 yaşında olan bir Japon kadın, o insanlığın çok çok dışında olması gereken inanılmaz cehennemi on gün kadar önce Norveç televizyonunda anlatırken o gün, iki atom bombası vardı sadece dedi; bugünse onaltı, onyedi bin. “Dünya barışı”na bu yolla mı gidiyoruz. Sivil halkları öldürerek.

“Böyleydi bu ülkede yaşam. Rastlantılara bağlıydı. Ya geçici bir barış döneminde yaşayacaktınız ya da bir savaş dalgası içine düşerek ölecektiniz. Babanın kuşağı, eski generalin temkinli barışçılığına rastladığı için hayatta kalmıştı.” Gerçekten rastlantılarla mı yaşıyoruz?

Gerçekten rastlantılarla yaşıyoruz. Türkiye 2. Dünya Savaşı’na girseydi, benim babam gibi 2. Meşrutiyet çevresinde doğanlar da, daha sonraki bir iki kuşak da, edebiyatımızın Kırk Kuşağı yazarları da, hepsi ölmüş olacaklardı.Bizi savaşa sokmayanlara büyük borcumuz var. Zaten Çanakkale Savaşı’nda okuyan bir kuşak yitirdik. Sakarya Savaşı’na da yedek subay savaşı derler. Çok zor, çok hassas bir savaştı. Şimdi de etnik savaşlarla,siyasi cinayetler, kadın cinayetleri, ölümlü çekişmeler, inanılmaz kazalar devam edip duruyor. Şiddeti seviyor gibiyiz. Geçen gün gazetede okudum. Nurgül Yeşilçay şöyle diyordu: Bu memlekette eceliyle ölmek lüks oldu”. Diyeceğim o duruma geldik. Kore Savaş’nda kurban ettiklerimizi anımsıyan var mı?

EŞİTSİZLİKLER ARTTI

Hiroşima ile Nagazaki’de nükleer bombayla yananlar, toplama kampları, Auschwitz, aç bırakılarak ya da gazla öldürülmüş insanlar, işkenceler, göçler, katliamlar, bitip tükenmeyen insanlık dramları... Savaşlara dair de içinizde yoğun bir tortu bırakan derin izler var, değil mi?


Evet derin izler var. “Bana ne?” diyemezsiniz. Sadece kendi egosunu, kendi çıkarlarını düşünerek mutlu olmak mümkün değildir. Ben yaşamımda sadece kendisi için yaşayanların mutlu olduklarını görmedim. 1984’de Berlin’de bir Alman yazara rastladım, Hildesheimer... Alman dili ülkelerini dolaşarak, edebiyatı bıraktığını anlatıyordu. Çünkü kötümserdi. İnsanlığı nükleer savaş gibi bir felâketin beklediğini düşünüyordu. Edebiyat boşa gidecekti, derin bir vicdanı temsil ediyordu. Tezer (Özlü) ondan, daha önceki yıllarda bir öykü çevirmiştir. İstanbul radyosunda dramatize edilmişti. Dilerim ki insanlık büyük felâketlerle karşılaşmaz. Ama azgınlaşan kapitalizmin umurunda değil bu durum. 20. yüzyıl en kanlı yüzyıldır.

Seksen yıllık yaşamımda gelişmelerin büyük bir aldırışsızlıkla tersi yönlerde yol aldığını gördüm. Dünyada “eşitlik” konusunda da öyle. Başta servet eşitsizliği olarak, her alandaki eşitsizlikler arttı. Meşru olmayan yollardan servet edinenler Filipinler’den uşak getirmiş olmakla övünüyorlar. Bu ayrıca ülkemiz gibi yerlerde çok daha batıcı. 1915 yılına doğru Türkiye’de Tevfik Fikret’le Mehmet Âkif,bir vicdanın doğması için çok çalıştılar. Bakmayın onların birbirleriyle çatışmalarına. Kollektif bir vicdanın doğmasında birbirlerine çok yakındırlar. Ama savaşlar, katliamlar, şiddet buna izin vermedi. Gene aynı gerçekleri yaşıyoruz.

Kitapta “Öyle söyleme Müdür Bey, Paşa bizi savaşa sokmayarak milletin erkekliğini öldürdü” cümlesi dikkat çekici. Yine sizin cümlelerinizle sormak istiyorum: “Bir yanda “erkeklik” denen bir şey vardı, öte yanda da ölüm. Erkeklik nasıl olup da savaşla güçleniyordu?”

Ödemiş’in o güzel yaylası Gölcük’te 1936 yılında yapılmış gene çok güzel bir otel vardı. Alt kat bütünüyle karo döşeli bir salondu.Tavan yüksekti. Çok iyi aydınlatılırdı. Salonun önünde göle kadar uzayan bahçeye açılan zemine yakın terasta yaz akşamları, aşağıdaki kentin “kodamanları” yuvarlak bir rakı masası kurarlardı. Önemli birkaç bürokrat da o masada olurdu. Kentin arazi sahibi ya da tütün tüccarı ileri gelenleri, gerçekten bu konu üzerinde böyle konuşurlardı. Bu onüç yaşındaki kulaklarımla bu temayı sık sık duyardım. Sonra şaşırmayın, bu tema D.P. ile Meclis’e kadar taşınmıştır. Bir D.P. milletvekili İsmet İnönü’nün Türkiye’den sürülmesi konusunda bir kanun teklifi verdi.Elbette bu teklif Meclis’te görüşülmedi. Başbakanlık’tan ayrılan Şükrü Saracoğlu yandaki köşkünden çıkıp,omuzlarında pardösüsü, geldiğinde ise bu konu kapatılırdı. Ne akılcılık, ne insani düşünceler değil mi?”Bu günkü durumumuz düşüncelerimizin sonucudur.” Sartre böyle söylemişti. Ama Sartre Türk değil. Descartes de.

Yıllar önce de Doğu’ya yatırım yapılırsa, bir gün oralar elden gidebilir denmiş. Neler değişti yıllar içinde? Çözüm süreciyle ilgili gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet. Kafa yapısı oydu. Babamın liberal ve toplumsal fikirlerine katılamıyorlardı. Babam koyu cumhuriyetçiydi ama Prens Sabahattin’in Meşrutiyet’deki fikirlerini de okumuştu. Modern Türkiye’nin adem-i merkeziyetçi olması gereğine de inanırdı. Cumhuriyet’in ilânından hemen sonra Şeyh Sait isyanının patlaması cumhuriyetçi kadroları şaşırtmış,onları çok sert yaptırımlar uygulamaya yöneltmiştir. O dönemde ilerici olan elbette cumhuriyetti. Bu büyük sarsıntıyı barışcı yollarla çözmeye olanak var mıydı? Bugün ben bunu değerlendiremiyorum. Bu konuda çalışmışlığım yok. Bilgim çok az. Cumhuriyet Doğu’ya hiçbir şey yapmamış değil. Hastahane, okul, devlet çiftlikleri yaptı. Ama o halkla iç içe yaşamak için bunlar yeterli değildi. Büyük yatırımlar gerekliydi. Kürdistan asker eline bırakılamazdı. Cumhuriyet’in en yanlış politikası Kürt dili üzerinde baskı kurmasıdır. Bu cumhuriyetin tek ama ağır hatasıdır. Evren rejiminin anayasasını yapmaya memur edilen Prof. Orhan Aldıkaçtı benim tanıdığım en kötü hukukçudur. Aslında hukukla ilgisi yoktur. 1982 Anayasası’nı hazırlarken projeye “kanunla yasaklanmış bir dil” temasını da getirmişti. Bir dil kanunla yasaklanabilir mi? Gülünç değil mi bu? Kürtlerle birlikte yaşamak isterim. Zihni açık, matematikte,dilbilimde çok yetenekli bir ulustur onlar. Muş’ta askerliğim sırasında bunu gördüm.

Özgürleşen Kürdistan,beklenmedik kışkırtmalara uğramazsa Orta-Doğu’da geniş bir barış bölgesi olabilir. Özgürlük, daha çok özgürlük.İlkem budur benim.

Siz ve bazı arkadaşlarınız yazın dilinde geleneksel olandan büyükbir kopuş yaşadınız. Türk edebiyatında nasıl bir dönüşümdü? Sizce bunun etkileri günümüze nasıl yansıdı?

Hiç kuşkusuz, bu büyük dönüşümü yazı dilinde ilk başlatan Sait Faik’ti. Yüksek bir edebi zevk, derin bir yaratıcılık, özgürlük konusunda insani bir cesaretle yaptı bunu. Türkçenin arındığı, gerçekten her sözcüğün anlam taşır olduğu bir dönemdi. Gerçekten sözcükler süs, şatafat olmaktan çıkmıştı. Bizim girişimlerimiz o noktadan hareketle, herkesin özgür kendi yazış biçimlerini bulabileceği bir yaratış alanını doğurmuştur. Orada hareketlilik devam ediyor. Gerçeküstü buluşlar, fantezi, özgürce yaratışın kapıları açıldı.Yaratma özgürlüğü getirdi.

“Çok iyi yazılmış, estetik biçimini çok iyi kazanmış bir ‘anlatı’ yaşamın tekdüzeliğine karşı kazanılmış parıltılı bir utkudur. Yaşama en çok renk katandır o. İnsanın içdünyasını kanatlandıran, yükseklere uçurandır.” Bu yüzden mi anlatı yazmak çok özel sizin için?

*Gündelik yaşam, neyle doldurulursa doldurulsun gerçekten tekdüzeliğiyle can sıkıntısı taşır insana. Özellikle mitoslar. İnsanların düşünme çevrelerini saran mitolojik çağların arkada bırakılmış olduğu dönemlerden beri. Yeknesaklık, birörnek oluş. Epeyce bir zamandır, bunu en aza indirebilecek olan şey sanatsal yaratışa yaratıcı olarak da izleyici olarak da katılmaktır. Edebiyatta öyküyü, anlatıyı, romanı birbirinden çok ayrı tutmuyorum. Ama anlatı, o yabancı, güzel adıyla “novella” yoğunluğu, sınırlarının belirliliği ile yoğun heyecan yaratıcı, yazanı da, okuyanı da bir duygu depreminin içine daha bir atıveren bir tür. Leylâ Erbil’in novellaları da öyledir.

Kitapta, 26 yaşında gittiğiniz Paris’i çok güzel anlatıyorsunuz. Paris’le ilgili birkaç öykü de yazdınız. Sizde çok özel bir yeri mi var kentin?

Bizim kuşak için Paris’e gitmek, oranın atmosferinde yaşamak derin bir istekti. 19.yüzyılın dünya kültür merkezi. Bence hâlâ öyle. Paris’e giderken, orada yaşamış burjuvaziden bir bayan arkadaş “kahvede oturur, bir kitap okursun, derin bir duygu olarak özgür bir insan olduğunu hissedersin” demişti. Aynen öyleydi.

Çünkü çevreni saran insanlar, çeşitli ölçülerde kültür edinmiş insanlardı, görmüş geçirmiştiler, ilkel saplantılardan kurtulmuş insanlardı, şakadan, espriden, metafordan anlıyorlardı. Kültür, sanat kentte durmadan akıyordu. Kahveler üniversite gibiydi. Herşey duyuluyordu. İstenilenin öğrenilmesi de, istediğin alanda kendini geliştirmen de eldeydi. Eski apartmanlar dahi anıtsaldı. İnsanlar kendilerine hitap edilince yadırgamıyordular. Geniş bir söz, ifade özgürlüğü vardı. Kadın bütünüyle hayatın içindeydi. Sonra sık sık gittim oraya. Ama Paris’e doyabilmiş değilim.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam