VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Kasım 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Pagan günler geride kaldı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Pagan günler geride kaldı

“Aramızdaki En Kısa Mesafe”, “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” gibi romanlarıyla kendine sadık bir okur kitlesi yakalayan, Barış Bıçakçı, son romanı “Sinek Isırıklarının Müellifi”nde önceki kitaplarında olduğu gibi sıradan hikâyelerin derinine iniyor.

Canan Hatiboğlu

Nasıl dantel örüldüğünü hiç gördünüz mü? Dışarıdan bakan biri için dantelin örülüşünü izlemek tuhaftır. Tuhaf bir açıyla tutulan tığın, dışarıdan bakan biri için hiç alakasız noktalara batıp çıkışının sebebinin, izleyen için önceleri bir açıklaması yoktur. Çünkü ören kişi dışında herkes motifin ne olduğundan habersizdir. Dahası ne kadar seyretseniz de motifi bir türlü tam anlamıyla çıkartamazsınız. Motif bitince de izleyici olarak size sadece şaşırmak kalır. Barış Bıçakçı’nın yazını da bundan farksız...
TANIDIK SESLER
Barış Bıçakçı okumanın tuhaf hissi bir boyutu var. Bir taraftan hayli tanıdık anlattıklarının... Buzdolabı olmadığından bozulmasın diye hastane penceresinin pervazında saklanan yoğurt kapları, ocakta fokurdayan çay, yakındaki okulun mikrofonundan duyulan “se se bir iki se” sesleri, dokuz numaralı formayı giyen futbolcunun saçına gereksiz özenişi... Hepsi bir şekilde, bir yerlerden tanıdık geliyor, tanıdık olmasa da... Bütün bunları anlatırken de ortalığı gereksiz tanımlamalarla doldurup kelimeleri arkasından ağlatmıyor. İşte tam da bu yüzden ağlamakla gülmek, kalmakla gitmek arasında bir yerde bırakıyor sizi. Barış Bıçakçı okuyanların “bitecek diye okumaya kıyamamaları” biraz da bu yüzden. O hem tanıdık hem yabancı hissin bırakıp gitmemesini sağlamak...
ACABA NEDEN YAŞIYORLAR?
Sabahattin Ali, “Kürk Mantolu Madonna” kitabında Raif Efendi için şöyle der: “Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: ‘Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?’ Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkûm birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz. Bu âlemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların manen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile bu meçhul âlemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur. Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.”
Barış Bıçakçı’nın yeni çıkan kitabı “Sinek Isırıklarının Müellifi”ndeki Cemil de o görünürde hiçbir hususiyeti olmayan, bakmadan geçtiğimiz insanlardan biri aslında... Tabii anlatmak istediğim şey Raif Efendi’yle Cemil’in benzerliği değil, nitekim alakaları da yok.
Ama sıradan olarak gördüğümüz hayatları birbirinden farklı yapan şeyin “kafaları ve dimağları” olduğu gerçeğini idrak edemiyoruz da... Aynı apartmanda yaşayan komşu merakıyla baktığımızda Cemil, inşaat mühendisliği yaparken işini bırakıp evde oturmaya başlamış bir adam. Doktor karısı Nazlı’yla toplu konutlarda yaşıyorlar. Sıradan bir aile, tekdüze bir yaşam görünürde. Fakat Bıçakçı, karakterlerini öyle bir düzleme oturtuyor ki sıradan diyemiyorsunuz.
Kelimeleri zayi etmeden, küçük ayrıntılarla karakterini usul usul örüyor. Bunun için karakterlerin çok büyük olaylara, büyük değişim yaşamalarına da gerek kalmıyor hikayenin temelinde. Hayatın sıradanlığı zaten Cemil’i yeterince etkiliyor.
YAZMAK, SADECE YAZMAK
“Karman çorman hissedişin tane tane çözüleceğini, yeniden, bu kez mükemmel bir düzen içinde bir araya geleceğini ve hayatın bir anlama kavuşacağını hayal etmek: Yazmak.” Cemil’in hikayesinin başladığı ve bittiği yer burası aslında... Cemil, sadece yazmak istiyor.
Yazdığı kitabı teslim ettiği editörün aramaması üzerine editörle yaptığı farazi konuşmaların birinde şöyle diyor: “Siz de bilirsiniz, anlatmaya değer şeyleriniz olduğunu, bir gün bunları anlatacağınızı, yazacağınızı düşünmek ne güzeldir ve bu düşünce bir kez yer etti mi nasıl da perişan eder insanı! Şu dünyadaki en yüksek mertebe olan okurluk mertebesi size yetmemeye başlar. İnsan olmak yetmemeye başlar. Dünya olmak istersiniz.” Bıçakçı, sadece yazmak isteyen bu adamın, bu noktaya nasıl geldiğini tek tek anlatıyor bize. Annesinin küçük yaşta ölümünden sonra babasının onu koyduğu noktayı, babasını koyduğu yeri, ölümünü, gençliğini, dostlarını, eşi Nazlı’yla birbirlerini nasıl gördüklerini, neden sevdiklerini ve hayattaki binlerce küçük parçanın yarattığı etkiyi; nihayetinde Cemil’i bina ediyor.
Gençlik günlerini bitiren bir adamın tesellisi, sadece tecrübenin varlığında kalıyor; bir de elbette “kadınlar beni hâlâ çekici bulur avuntusu”nda. “Haftanın günlerine iman ederek tükettiği ömrünü” düşünen Nazlı’nın deyişiyle “pagan günler” geride kalıyor; Cemil için, Nazlı için, herkes için... Ama bu toprak üstünde yaşayan herkesin gençliğinin geride kalması gibi kalıyor. Barış Bıçakçı’nın sırrı da burada zaten.
Bu nedenle onun hikâyeleri “Peki sonu ne?” denecek türden değil. Zaten “Sinek Isırıklarının Müellifi”. sonuyla da varolmuyor. Biraz aşka, biraz dostluğa, biraz edebiyata, biraz da geçip giden gençliğe dair güzelleme...

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163