VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
16 Aralık 2010 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Paris’in Garnier’si neyse, İstanbul için de Naum Tiyatrosu oydu
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Paris’in Garnier’si neyse, İstanbul için de Naum Tiyatrosu oydu

Ünlü müzik adamı Emre Aracı, Osmanlıyı operanın merkezi kılan Naum Tiyatrosunu yazdı.

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Avrupai müzik geleneği üzerine yoğunlaşan, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin müzik kimliğini ele aldığı makaleler yazan, “Osmanlı Sarayı’ndan Avrupa Müziği”, “Savaş ve Barış: Kırım 1853-56” “Boğaziçi Mehtapları’nda Sultan Portreleri” ve “İstanbul’dan Londra’ya” isimli albümlere imza atan değerli müzik adamı Emre Aracı “Naum Tiyatrosu” ile yanıp giden bir tarihi kaleme aldı. Bugün yerinde Çiçek Pasajı’nın bulunduğu ve Avrupa gazetelerine haber olacak kadar önemli operaların sahnelendiği, İstanbul’u önemli bir sanat merkezi kılan “Naum Tiyatrosu”nun hikâyesini okurken opera ile karşılaşmamızın imâ edildiği gibi bir toplum mühendisliğinden ibaret olmadığını anlayacaksınız.

Üç yıldır bu kitap üzerine çalıştığınızı biliyoruz. “Naum Tiyatrosu”nu bu kadar özel kılan nedir? Yanıp giden, yanarken sanki hikâyesi de küllere karışan bu bina ile sizin yolunuz nasıl çakıştı?

Naum Tiyatrosu İstanbul’un 19. yüzyıldaki yegane kültür merkezlerinden bir tanesi, belki de ta kendisi. Osmanlı İmparatorluğu’nda 2. Mahmut’la beraber Batılılaşma hareketinin başlaması ve Tanzimat’la beraber Beyoğlu azınlıklarının daha bir özgüven kazanmasıyla bu tip eğlence faaliyetleri 1839 sonrası İstanbul’da giderek arttı. Mesela yurt dışından pek çok kumpanyalar gelir. Tabii biz bunların giderek şekil almasını görüyoruz ve Beyoğlu’nda da önce sihirbazlık gösterileri, akrobasi gibi varyete tarzında performanslar gerçekleşiyor. O devirde Bartolomeo Bosco adında bir illüzyonist, sihirbaz İstanbul’a gelir. Burada kalıcı bir bina, bir tiyatro kurmak ister. O arada Naum ailesinin de, Halepli, Hristiyan ama Osmanlı tebaasından bir ailedir, Beyoğlu’nda büyük bir konakları vardır, 1830’larda yanan.. O arsada işte bu tip gösteriler olurken Bosco buraya bir tiyatro inşa etmeye başlar. Bu ahşap bir binadır, elimizde ona ait belgeler var.

Ne tür belgeler bunlar?

Tiyatro nedir, burada ne tip oyunlar oynanır, nasıl bilet alınır, nasıl oturulur gibi. Yani Avrupai türde bir tiyatroya gitmenin ne olduğunu anlatan çok enteresan, hoş bilgiler... Bunları kitaba da koyduk. Daha önce bunlar yayınlanmıştı. Metin And’ın çok kıymetli çalışmaları var. Naum Tiyatrosu işte bu ailenin arsasına inşa ediliyor. Daha sonra Bosco İstanbul’dan ayrılınca burayı birkaç emprezaryo burayı işletiyor ve en sonunda da idare Michel Naum ve Joseph Naum’a geçiyor. Bina 1870’te yanıncaya kadar da bu tiyatroyu yani operayı işletiyorlar ve İstanbul’da İtalyan Operasını yaşatıyorlar. Burada her sezon İtalyan Operaları oynanıyor.

DÜNYA BASINI HABER YAPTI
Peki neler yaşanıyor burada? Opera o dönem insanının hayatını nasıl etkiliyor?

Opera dediğimiz şey başlı başına görkemli bir olay. Temsilinden tutun dekoruna, müzisyenlerinden primadonnalarına kadar. Onların hayatlarının etrafında dönen görkemli, alıcı, skandallarla dolu, inişli çıkışlı hayatlar. Yani hayal dünyasının gerçeğe dönüştüğü bir şer oluyor burası ve tam Beyoğlu’nun ortasında.

Naum Tiyatrosu’nda sahnelenen operalarda hangileri öne çıkıyor?

İtalyan Operası o devirde Bellini, Donizetti, Rossini’nin liderliğinde. O devrin yapıtlarının hakim olduğu repertuarlar onları içeriyor. Bu bütün Avrupa’da böyle. Dolaysıyla İstanbul’da da karşılaştığımız ilk repertuar olarak bu bestecilerin eserlerini görmekteyiz. Naum Tiyatrosu’nda oynanan ilk opera olduğu söylenen ise Bellini’nin “Norma Operası”dır. Buna dair yabancı basında çıkan bazı yazılar var. Zaten kitabı kaleme alırken bu kaynaklardan çok faydalandım. En çok hoşuma giden de buydu; Avrupa basınını tararken Viyana, Paris, Londra’da çıkan bir gazetede veya bir müzik dergisinde İstanbul’a rastlamam. Mesela o ay İstanbul’da ne tip sanatsal faaliyetler olduğuna dair haber... Çünkü orada değişik ülkelerin irili ufaklı şehirlerindeki operalarda oynanan eserler listelenir. Yani İstanbul’da gerçekleşen o etkinlik haber niteliği taşıyormuş.

Demek ki Naum Tiyatrosu dünya operaları içinde yer alıyormuş?

Tabii, zaten Paris’teki Garnier’nin yaptığı saray gibidir Naum da... (Palais Garnier opera binası gibi.) Nitekim o da İstanbul’a gelir ve tahminimce Naum Tiyatrosu’na gider. Çünkü Garnier’in 1871’de yayınladığı bir opera Dünya Tiyatrolar Kılavuzu’nda var. Bütün tiyatrolarla yazışır, belli başlı göze çarpan opera binalarını bir kitapta toplar. Bunun içerisinde İstanbul’dan Naum Tiyatrosu da yer alır. Yani dünya tiyatroları arasında İstanbul’u temsilen Naum Tiyatrosu’nu görürüz. Yani emperyal bir tiyatrodur bu.

Operaya Osmanlı Sarayı’nın ilgisi nasıl?

Etkileşim 2. Mahmut’la başlar. 2. Mahmut yeniçerileri ortadan kaldırdıktan sonra 1826’da reformun her alanda olmasını ister. Yani sadece askeri anlamda değil. Mehteran bölüğü yeniçerilerle birlikte kaldırıldığı için de yerine Avrupai üslupta bir bando kurdurur. Donizetti bağlantısı da buradan kaynaklanıyor. Çünkü 1828’de kardeşinin meşhur operaları, sonradan İstanbul’da oynanacak olan Gaetano Donizetti’nin ağabeyi Giuseppe Donizetti İstanbul’a Sultan 2. Mahmut’un askeri bandolarının başöğretmeni olarak gelir ve 28 yıl burada yaşar.

Mehteran yerine Avrupai bandonun kurulması uyumsuzluk ile açıklanıyor. Batılı hareketleri Doğulu ritimlerin karşılamaması...

Mehter, yeniçerilerin müziği... O dönemde Yeniçerilerin mezarları kırılacak kadar radikal bir şekilde ortadan kaldırıldı. Onların müziğini çağrıştıracak bir şeyin çalınması söz konusu değil. Bunun da getirisi Avrupai stilde bir bandonun kurulması oluyor. Tabii ilginç olan şu; Avrupa bandolarının kökeninde bizim Türklerin askeri müzik geleneği yatıyor. Çünkü Avrupa Türklerden esinlenerek müziği orduda benimsiyor. Bu tamamen bize has bir gelenekti. Savaşta, ta Çinlilerle savaştığımız devreden bu yana, Orta Asya’dan gelen Türkler her zaman müziği askeri stratejinin bir parçası olarak kullanmışlardır. Mesela davul kutsaldır. Sancak gibi müzik aletlerinin savaşta kaybedilmesi de şerefin gitmesi gibi büyük bir kayıptır. Müziğin savaşta kullanılmasının Avrupa’ya geçişi de Haçlı Seferleri gibi savaş meydanlarında olmuştur. Bu da Batıda senfonik müzikte alaturka diye bir moda çıkarır. Bu, mehter müziğinden etkilenen bir şeydir.

Peki Naum Tiyatrosu İstanbul’da nasıl bir değişim yaratıyor?

Beyoğlu bir Avrupa kolonisiydi. Avrupa kültürü saray tarafından resmi olarak benimsenince de buranın kültürü büyük bir imtiyaz ve destek kazandı. Padişahlar burayı örnek aldı. O yüzden Topkapı Sarayı’ndan çıkıp Beşiktaş’a taşındılar. Bu mahalleye yakın olmak için. Peralı bankerlerin ve diplomatların sarayda çok büyük nüfuzları var. Alman Büyükelçiliği olsun, Fransa, İngiltere... Bunlar hep o devrin göze çarpan, nüfuzlu diplomat merkezleri.

Müslüman nüfusu nasıl etkiliyor? Yani sur içini...

Bunlar birbirinden kopuk değil. Burası kendi dünyasında Avrupalı bir yer, Müslümanların bununla bir alakası yok diyemeyiz. Şundan dolayı ki; o devrin yerli basınında da Ceride-i Havadis, Tercüman-ı Ahval gibi gazetelerde de operadan bahsediliyor. Opera hakkında Osmanlıca bilgi görüyoruz, haber niteliğinde. Diyor ki mesela; siz müzikten bir şey anlamasanız bile bu öyle enteresan bir şey ki gidip görmeye değer. Sonra librettolar Osmanlıcaya çevriliyor. Rossini’nin “Sevil Berberi” de çevrilmiş. O günün dilinden o librettoya baktığınız zaman hakikaten hoş, insanı güldüren bir yaklaşım olduğunu görüyoruz.

Naum Tiyatrosu yanmasaydı sanat hayatımızda bir şey değişir miydi?

Naum’dan sonra bu geleneği devam ettiren tiyatrolar oldu, İstanbul’da opera bitmedi. Gautelli bir tiyatro kurmaya çalıştı, olmadı. Concordia Tiyarosu vardı, ondan sonra da Tepebaşı tiyatroları açıldı. O da işte 20. yüzyılın ortalarında yandı. Dolayısıyla bu gelenek devam etti. Ama ne hoş olurdu biliyor musunuz? Her Avrupa şehrinin bir tarihi tiyatrosu vardır kültür mirası niteliğinde. Bizim de böyle bir yerimiz olabilirdi.

Sizin kitabınız tabii şunu da gösteriyor. Türkiye’de operanın hep Cumhuriyet döneminde zorlama bir sanat politikası ile başladığı imâ edilir. Bu bina günümüze kalsaydı en azından geçmişi reddeden bu komik imâ kendine yer bulamazdı diye düşünüyorum.

Cumhuriyetin operayı kurumsallaştırması çok önemli. Osmanlı sanatçılarını sahnede opera söylerken görmeyiz ama Cumhuriyetle beraber görürüz. Veya yerel halktan operayı besteleyenler görmeyiz, dışarıdan gelenler vardır, burada yaşayan Levantenler... Cumhuriyetle ise burada yaşayanların da katkısını görmeye başlarız. Yani Cumhuriyet operayı kurumsallaştırmıştır. Şunu da söylemek gerekir ki; burada opera 19. yüzyılda olmasaydı bunu kurumsallaştırma isteği olur muydu? Yani bu bir anda olan bir şey değil, dolayısıyla bizim o genetik bağı göz ardı etmememiz lazım.

Üç yıllık araştırmalarınız sırasında sizi en şaşırtan, gülümseten neydi?

∑Gustave Flaubert’in İstanbul’a gelip Naum Tiyatrosuna gittiğini öğrendiğimde çok heyecanlanmıştım. Çünkü bunu daha sonra Madam Bovary’de kurgular. 1850 ya da 1851 olmalı... Flaubert İstanbul’a geldiğinin ertesi günü Naum Tiyatrosuna gider. Gittiğini annesine yazar, Donizetti’nin operasını seyrettiğini söyler. Bovary’in sonlarında yer alan bir opera sahnesi vardır (Donizetti’nin). Daha sonra bu operayı Paris’te de görmüş olabilir ama ben nedense burada izlediği ile bağdaştırdım.

Paylaş