VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Şubat 2012 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Paslı hatıra, baykuş maskesi, kabuk bağlayamayan yara
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Paslı hatıra, baykuş maskesi, kabuk bağlayamayan yara

İbrahim Yıldırım, yeni romanı ""Nişantaşı Suare""de yola her defasında semte ismini veren taştan başlıyor.

Nazlı Berivan Ak

Bir şehri yazmak zordur.
İstanbul"u yazmaksa, hakkında külliyat(lar) yazıldığı için daha da zordur. Hele Nişantaşı gibi bir yeri, nispeten eski bir tarihi, öyküsü, travması, tersliği ve düzlüğü, dahası tüm bunlara ilişkin tartışmaları varken yazmak belki bundan bile zordur.
İlk sayfada yazar da zaten uyarısını, yönlendirmesini yapıyor: Roman yazsa da kapağında, okuyacağımız metin öykü, anı, anlatı, deneme hatta monolog bile sayılabilir. Ancak yine de en doğru adlandırma roman olacaktır. "Çünkü roman, yerleşik türler dışındaki yaklaşımlara kapısını her zaman açık tutmuştur."
Türlerden ve etiketlerden uzak, tek bir soru ve yanıt aslında: Siz hiç sayfasında şekillenen bir metin okudunuz mu?
Yazısını yazarken yazarının omzunun üzerinden gizlice sözcüklerine bakmak değil; hayır, bir olayı tanığından dinleyip devamında farklı tanıkların dilinden aynı öykünün nasıl sonsuz kez çoğaldığını izlemek, dinleyici rolünü koruyarak bir de üzerine öykünün kahramanlarından biri haline gelmek.
"Bu gece, Nişantaşı ile ilgili öyküler ve çok daha başka şeyler anlatacak, sizleri kimi zaman hüzünlü, kimi zaman neşeli, bambaşka bir geçmiş zaman yolculuğuna çıkaracağım. Dolayısıyla bana ayrılan kısıtlı süre içinde durmadan konuşmak ve yazdıklarımı okumak zorundayım. Fakat yalnızca konuşacağımı ve okuyacağımı sanmayınız: Elimde tuttuğum sarı zarfın içindeki fotoğrafları da göstereceğim."
Vaat büyük, dinleyiciler merakta, vakit tam da İstanbul’u dinleme vakti.
"Suare boyunca sürprizlere açık, hareketli -kim bilir belki de etkileşimli- ve oynak öyküler dinleyecek, göreceksiniz. Az önce kullandığım kıpırtılı, cilveli, ünlem çağrışımlı sözcükler sizleri sakın yanıltmasın: Akış düzenim ve öykülerim, meyhane meddahlarının kıssaları gibi dumanlı, pavyon komedyenlerinin şakaları gibi banal ve çapaçul olmayacak: Her ayrıntıyı uzun uzun düşündüm, neredeyse kendi kendimin dramaturgluğunu yaptım."
YENİ BİR MENZİL TAŞI
İbrahim Yıldırım ismini Varlık dergisinden hatırlayacaktır okuyucu, "Çok Özel İsimler Sözlüğü" deneme türünün performatif bir örneğiydi, Her Cumartesi Rüya adlı romanı 2011 yılının en iyi romanları arasında gösterilmişti, bu yılın "meydan okuması’ olarak da Nişantaşı Suare"yi gösterebiliriz rahatlıkla. Arka kapakta da ifade edildiği gibi, Yıldırım’ın yazarlığında ‘yeni bir menzil, yeni bir menzil taşı’ vurgusu da bu duygudan yükseliyor; yazar keder ve hüznü neşeyle birleştirip bir semtin tarihini anlatıyor, davet, rica, süsleme yok, yola çıkan var ve isteyen ona eşlik edebilir. Geçmişin geçmişliğine gelince:
GEÇMİŞİN KEDERİ DEĞİL
"Geçmiş, kederlere boğulmuş olsa bile bize tebessüm etmekten kaçınmayan, dudak boyası dağılmış, rastığı-sürmesi akmış, şehvetle tebessüm eden, fettan-kışkırtıcı ama kalbi yaralı bir kadın gibidir: Yaşanıp bittiğinden ya da kullanılıp atıldığından, daha doğrusu gömülü olduğundan ona tabii ki dokunup zarar veremeyiz, ama anılarımızın peşine düşüp kurcaladığımızda alçakça tasallut etmekten de çekinmeyiz. Hem de kırarak, inciterek, darp ederek! O ise bir kötülük yapmaz... " Nişantaşı Suare’de seçkinlerin başarı ve başarısızlıklarından, kahramanlık ve korkaklıklarından, ahlaksızlıklarından ve yoldan çıkışlarından bahsedilmeyecek, bunun üzerinden anlatılan bir tarih değil yazarınki, yarım asır önceki Nişantaşı bir sokak, o bir sokaktaki bir ev üzerinden anlatılacak ve tam da bu şekilde elli yıl önceki Nişantaşı’nı tüm yaşanmışlığı ve tortusuyla dinleyeceğiz.
İbrahim Yıldırım yola her defasında semte ismini veren taştan başlıyor, hareket noktası burası, kimi zaman Valikonağı Caddesi’ni aşıp İngiliz Mektebi’ne iniyor, kimi zaman Rumeli Caddesi’ne açılan Baytar Ahmet Sokak’tan Ekmek Fabrika Sokağı’na ve aşağılara ilerliyor. Başlangıç noktasıyla bitiş noktası her defasında aynı oluyor: Nişantaşı.
Şehri, semti korumaya kendini adamış derneklerden birindeyiz. Kuruluşlarının üçüncü yılını kutluyorlar, bir dizi kültürel etkinlikle düzenlenen gecenin konuklarından biri de yazarımız/ kahramanımız; bize Nişantaşı’nı anlatacak. Bir güzelleme olmayacak bu; zamana yenilen semt romantizmi yapmayacak yapsa da öylesine ustalıkla yapacak ki haberimiz olmayacak, diğer taraftan öylesi bir geceye ‘ağır’ gelme pahasına resimlerle, mektuplarla, anılarla zenginleştirecek kurgu-gerçeğini. Evet, dinleyiciler de bu oyuna katılabilir; tek sorun anlatıcımız modern çağın Lukianos’u gibi konuşuyor ve düzmece yalvaçlardan sıkıldığı kadar, dinleyicisine damarına göre tarih şerbeti içiren ‘araştırmacı’lardan da sıkılmış. Yalnız o da değil; güzide semtin parlak ışıkları, New Year’s Carnival halleri çekici gelmiyor ona. Kişisel tarihinde öylesine renkli anlar, anılar yaşamış ki hiçbir disko topunun yanardönerliği o ışıklara kafa tutamaz, dilek ağaçlarına tutturulan hiçbir not çantasında taşıdığı fotoğraf altı yazılarından, mektup satırlarından daha enteresan değil.
Konuşmasına sızan incelikli bir keder ve öfke de var; ilk sayfadan itibaren hissedilen anlatma ateşini körükleyen bir duygu hali kitabın sonlarında okurun hissettiği yazarın yazdığıyla doğrulanıyor:
"Yıllar o kadar çok şeyi üst üste yığıp biriktiriyor ki insan zamanı geldiğinde zihnindeki her şeyi bir eleğe doldurup silkeleyip çapaklardan, peşini hiç bırakmayan can acıtıcı tortulardan kurtulup yeğnileşmek için çırpınmaya başlıyor. Hele gitmeye hazırlanıyorsa! Yaşamının erken ve sağlıklı dönemlerinde, bu tür arınma işlemleri gerçekleştirmeye yeltendim ama pek başarılı olamadım. Eleyip üflediğim küller-pürüzler, yepyeni meraklarla, sorularla dönüp dolaşıp tekrar ruhumda birikti, daha da ağırlaştım. Konuşmama sızan keder ve öfkenin bir nedeni de hiç kuşkusuz bu safralardan kurtulmak için giriştiğim başarısız çabalar olmalı."
Yoğun, yüklü, yakıcı bir yüzleşme, romantize edilmeden dosdoğru anlatılan bir semt tarihi, anlatımı ve düşündürdükleriyle yeni ve hiçbir türün örneği. Bavuldaki yay ve ok, dedenin feshi, zihgir ve şapka ve maske ve şimşir heykel... Sayfalar boyunca nesneler söz ve yaşanmışlık olup bir semtin bir sokağın tarihi anlatılıyor ve sonunda nesneler asıl sahibine, semtine emanet ediliyor. Kitabın sonsözü yok, her okumada yeniden kendini yaratacak ve yeni bir hale bürünecek anlatı, tıpkı şehrin kendisi gibi. İbrahim Yıldırım’ın romanında edebiyat anıyla bilenip, keskin bir bıçak oluyor ya da kahramanımızın bavulundan ödünç alalım, Yıldırım’ın oku tam da göbeğine saplanıyor şehrin. Bir şehri sonsuz kere terk etmek değil, en baştan bir kez daha keşfetmek için çıkılan yolda yazarına eşlik etmek yoğun bir deneyim olacak.

Paylaş