VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Mart 2017 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Perec’in zihnindeki mekânlar
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Perec’in zihnindeki mekânlar

Georges Perec, bir A4 kâğıttan evin odalarına oradan da şehirlere, kıtalara uzanarak kendi algıladığı haliyle mekânları anlatıyor. İnsanın bütün yaşanmışlıklarına tanık olan mekânları okumak, hissetmek ve böylelikle mekân-insan arasındaki ilişkiyi görünür kılmak istiyor.

TEKİN BUDAKOĞLU



Georges Perec, edebiyata ve hayata sezgileriyle yaklaşan, düşünce yapısı değişik bir yazar. Onun, hemen hepimizin bütünsel gördüğü kavram, olgu ve nesneleri parça parça ve her birinde bambaşka bir yön bularak irdelemeyi seven tarzı, neredeyse bütün metinlerinde kendini hissettirir. Bu noktada, özellikle, Perec’in dış âlemi ve insan-nesne ilişkilerini uzun uzadıya ve ilk anda çoğumuzun aklına gelmeyecek bir bakışla anlattığı “Şeyler” romanını anmakta fayda var.
Perec’in, dış dünyanın kendisinde bıraktığı birkaç saniyelik hislerden, duygu geçişlerinden, flu görüntülerden oluşan anlatım tarzı, “Mekân Feşmekân”kitabının da iskeletini oluşturuyor. Kimi pek çoğumuzun aklına bile gelmeyecek -sözgelimi mekân olarak kâğıt- mekânları; yaşadığı, gördüğü, hissettiği, düşlerinde kurguladığı mekânlar olarak sayıp döküyor Perec. Fakat uzun uzadıya, birbirine tamamen bağıntılı bir devinim içinde yapmıyor bunu, bölük pörçük, zihninde ve duygularında var oldukları kadar.

Mekânı sorgulamak
Kitabın girişinde, neden mekânlar üzerine bir çalışmaya giriştiğini de üç aşağı beş yukarı böyle açıklıyor ve “Yaşamlarımızın mekânı ne devamlı, ne sonsuz, ne türdeş, ne de eşyönlü.” diyor Perec; “Peki tam olarak biliyor muyuz nerede kırıldığını, nerede büküldüğünü, nerede bağını kopardığını ve nerede bütünleştiğini? Yarıklar, ses boşlukları, sürtüşme noktaları hissediyoruz belli belirsizce, bazen bir yerlerde sıkıştığına ya da yarıldığına ya da çarptığına dair muğlâk bir hisse kapılıyoruz. Bundan fazlasını bilmeyi nadiren istiyor, oluşan aralıkları tetkik etmeye, hesap etmeye, hesaba katmaya lüzum duymadan, bir yerden başka bir yere, bir mekândan başka bir mekâna geçiyoruz. Mesele mekânı icat etmek değil, mekânı yeniden icat etmek hiç değil (çevremize kafa yoran çok sayıda insan var günümüzde...), mesele mekânı sorgulamak, daha yalın bir ifadeyle, mekânı okumak; çünkü alışılagelmişlik adını verdiğimiz şey belirginlik değil, bulanıklıktır: Bir körlük biçimi, bir uyuşma hali.

Bu kitap -bir mekân kullanıcısının günlüğü- bu temel çıkarımlardan yola çıkılarak oluşturuldu.”
Görülüyor ki bu körlük ve uyuşma halinden sıyrılarak pek çok hüzne, coşkuya, düşkırıklığına, umuda ve karamsarlığa; kısacası insanın bütün yaşanmışlıklarına tanık olan mekânları okumak, hissetmek ve böylelikle mekân-insan arasındaki ilişkiyi görünür kılmak istiyor Perec.

Kitap boyunca mekânları en minimal olandan, en geniş kapsamlısına doğru açıyor, anlatıyor Perec. İyice düşündüğümüzde -belki de modern hayatın bir getirisi olarak- mekânların çoğaldığını, bölündüğünü ve işlevleri dolayısıyla da farklı nitelikler kazandığını söylemek mümkün. O halde mekânlarda ve kimi zaman da onlara dönüşerek yaşarız. Perec de bunu söylüyor aslında. “Yaşamak,” diyor “Bir mekândan başka bir mekâna geçmek demektir, tabii başkalarına çarpmamaya gayret ederek.”

Peki nelerdir, bu bir diğerine çarpmadan içinde yaşamaya çalıştığımız mekânlar? Sözgelimi, bir kâğıt. Öyle ya: Bir kâğıt, yani bembeyaz bir boşluk, Perec’in düşünerek, hissederek oluşturduğu kelimelere ve o kelimelerle yarattığı evrene ait bir mekân oluverir bir anda.Her okurun zihninde imgeleri yorumlaya yorumlaya yeniden tasarladığı dinamik, çok yönlü, çok katmanlı bir mekândır bu. Veya bir mekân olarak yatak, Perec’e göre, “Tercihen kişisel bir mekândır.” Öyle ki yatak, “Boğazına kadar borca batmış bir insanın bile sahip olma hakkının bulunduğu, bedenin asal mekânıdır.”

Eve bir de Perec’in gözüyle bakın

Apartman dairelerinin duyulara göre yeniden düzenlenmesi ve yirmi dört saatlik düzen yerine haftalık düzene göre sınıflandırılması ve böylelikle odaların da, yatak odası, oturma odası yerine pazartesilik, salılık şeklinde isimlendirilmesi fikri hayli ilginç.
Evin bölümlerini de ayrı bir gözle yorumluyor Perec. Kapılar, sözün gelişi. Kapıların mahremiyet alanı olduğundan hareketle insana ve onun belli başlı yaşam alanlarına set çektiğini söylüyor Perec, kapı bir soyutlanma aracı ona göre; öyle ki kapının bir tarafında insanın kendisi vardır, kendi dünyası, özel hayatı, “Öbür yanda başkaları, dünya, toplum, politika.”
Merdivenlere de ayrıca bir parantez açıyor. “Merdivenlere kimse kafa yormuyor artık,” diyor; “Eski evlerin en güzel yeri merdivenleridir. Bugünkü binalarınsa en çirkin, en soğuk, en saldırgan, en boktan yeri merdivenler. Merdivenlerde daha fazla yaşamayı öğrenmemiz gerek. Ama nasıl?”

Bu “nasıl?” sorusunun cevabı Perec için net aslında. Duvarın sınırlayıcılığını unutmak için ona bir güzel tablo astıktan sonra, bu kez duvarla birlikte tabloyu da unutarak veya eski mahalle ve şehir yaşantısından büsbütün uzak kalarak değil kuşkusuz. Mekânı hayatın içine katıp, onun ayrılmaz bir parçası yaparak mümkün olabilir bu.

Mekân konusunda başlı başına bir kült çalışma, köşetaşı beklentisiyle okunursa istenen etkiyi yaratmaz “Mekân Feşmekân”. Böyle bir çabası olduğu izlenimini de vermiyor zaten. Duygu dünyası ve çevreyi algılayış biçimi farklı bir yazarın, kimi hayali, kimi düpedüz gerçek ama her biri kişiliğinde iz bırakan mekânları incelikle anlattığı bir çalışma bu.

(Kitap Nisan ayında yayımlanacak.)



Kitaptan...

BENİM ŞEHRİM PARİS

“Paris’te oturuyorum. Fransa’nın başkenti. Fransa’nın adınınGalya olduğu devirlerde Paris’in adı Lutetia’ydı.
Çoğu şehir gibi, Paris de yedi tepenin üzerine inşa edilmiştir. Bunlar: Valérien tepesi, Montmartre, Montparnasse, Montsouris,Chaillot tepesi, Buttes-Chaumont ve Butte-aux-Cailles, Sainte-Geneviève dağı vs.
Paris’in bütün sokaklarını elbette bilmiyorum. Ama her sokağın az çok ne tarafa düştüğünü bilirim. İstesem bile Paris’te kolay kolay kaybolamam. Kullanabileceğim çok sayıda referans noktam var. Hangi yönde metroya binmem gerektiğini mutlaka sezerim.Otobüs güzergâhlarını iyi bilirim; taksiye bindiğim zaman şoföre gidilecek güzergâhı tarif edebilirim. Bir sokak ismini ilk defa duymuşluğum çok ama çok azdır, mahallelerin kendine özgü karakterlerine aşinayımdır; kiliseleri ve diğer tarihi yapıları çok zorlanmadan ayırt edebilirim; garların nerede olduğunu bilirim.Çoğu yerin bir hatırası vardır: Uzun zamandır görüşmediğim dostların vaktiyle oturdukları evler, altı saat boyunca aralıksız olarak tilt oynadığım bir kafe (yirmi kuruşla çalışıyordu) ya da bir yandan oyun oynayan küçük yeğenime göz kulak olurken bir yandan ‘Tılsımlı Deri’yi okuduğum bir park.
Paris’te yürümeyi severim. Bazı günler akşama kadar yürürüm, belli bir amacım olmadan, yine de şansa bırakmadan, ya da macera aramadan, kendimi kaptırmaya çalışarak. Bazen önümde duran ilk otobüse binerek (artık otobüslere hareket halinde binilmiyor). Ya da kendime sistematik bir güzergâh çizerek. Vaktim olsaydı, Königsberg köprülerine benzeyen bulmacalar tasarlayıp çözmek isterdim ya da mesela yalnızca C harfiyle başlayan sokakları kullanarak Paris’i uçtan uca kat edecek bir güzergâh keşfetmek.
seviyorum, ama nesini sevdiğimi tam olarak bilmiyorum. Kokusu olduğunu hiç sanmam. Tarihi yapılara o kadar alıştım ki bakmak bile gelmiyor artık içimden. Sevdiğim ışıklar var, birkaç köprü, kafe bahçeleri. Uzun zamandır geçmediğim bir yerden geçmeyi çok seviyorum.”

Paylaş

Mungan’ın odaları Murathan Mungan’ın edebiyatıyla tanışmam eve kapanıp günlerce Dostoyevski, Albert Camus, Kafka okuduğum üniversite yıllarına rastlar.

Devam
19 Nisan 2017 Yıl : 12
Sayı : 158