VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
07 Kasım 2014 Cuma | Anasayfa > Haberler > Picasso biçimse, Matisse renktir
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Picasso biçimse, Matisse renktir

İngiliz öykü yazarı A.S. Byatt’ın kaleme aldığı “Matisse Öyküleri”, ünlü ressam Matisse’in yaşamını ve sanatını ele alan üç farklı öykü anlatıyor. Öykülerde Matisse’in kendisi yok, ama her öykü ona ve renklerine dönüşüyor.

TEKİN BUDAKOĞLU



Henri Matisse, modern resim sanatının köşe taşlarından biri. Reprodüksiyonları evlerin duvarlarında, kaldırıma serilmiş resim tezgâhlarında karşımıza çıkan çağdaşları kadar ismi kulağa aşina gelmese de o, resim sanatına açtığı yeni damarlar ve farklı dokunuşlar sayesinde “iyi sanat”tan haz duyanlara ilham vermeyi sürdürüyor.

Matisse, görkemli ve kimileri milyon dolarlara alıcı bulan “The Painter’s Family”, “View of Notre-Dame”, “Sketch”, “Mrs. Matisse”, “La Desserte Rouge”, “Woman with a Hat” gibi çalışmalarında belirgin çizgisel farklılıklardan çok, kendini renk ve ışıkla anlatmaya çalışır. Resimde bir anlam ifade etmekten çok, renklerin gücü ve coşkusuyla saf bir duygu uyandırmaya çalışan ve bu anlayışın temsili sayılan Fovizm’in önde gelen isimlerinden sayılan Matisse’in sanatı, “Picasso biçimse, Matisse renktir.” sözüyle anlatılır. Evet Matisse renktir; birbirinden kimi zaman büsbütün ayrılan ve uçlarda gezinen; pasparlak ve ışıltılı görünen bu renkler, kimi zaman da birbirine geçerek dağılır, silikleşir ve katıksız belirsizliğin, yıpratıcı buhranların ve tutkulu yokluk hissinin imgeleri hâlini alırlar. Tıpkı “Matisse Öyküleri”nin kırık dökük kahramanları gibi.



KUŞATICI ÖYKÜLER

A.S Byatt, “Matisse Öyküleri”nde; sürekli görünen, metnin akışına yön veren ve olayların merkezinde yer alan kanlı canlı bir figür olarak kullanmıyor Matisse’i; aksine, bazen yalnızca resimlerinden birinin ya da birkaçının ismi ya da görüntüsü geçiyor gözünüzden. Böylece gizil bir leitmotive hâlini alıyor Matisse’in varlığı; apaçık görünmüyor, yine de apaçık göründüğü zamandan bile daha çok hissediliyor Matisse; renkleri ve çizgileriyle hem metni hem de okuru çepeçevre kuşatıyor.

“Medusa’nın Ayak Bilekleri” isimli öykünün başköşesine, Matisse’in “Pink Nude” tablosu kuruluyor. Tablonun reprodüksiyonu, bir kuaför dükkânının duvarında asılı. Susannah, tabloyu görünce kuaföre giriyor, saçlarını kestiriyor; aynı zamanda da kuaförün sahibi Lucian ile sanat ve arkeoloji üzerine konuşuyorlar. Lucian, yalnızca karısıyla benzerlikler bulduğu için Matisse’in tablosunu duvara astığını söylüyor, yoksa adını bile duymuş değil. Tek tutkusu var Lucian’in; karısını terk ederek sevgilisiyle birlikte uzaklara, Yunan Adaları’na gitmek, orada yaşamak. Susannah ise orta yaşlarında bir çevirmen, Lucian’den, onunla konuşmaktan ve duvarda bir Matisse tablosu olmasından oldukça memnun; o günden sonra dükkânın sahibi Lucian, onun kuaförü oluyor.

Susannah’ın ruhu kırılgan, gedikli. Gidip geliyor ama ortak bir bağları yok Lucian’le; evli olmasına rağmen sevgilisi var Lucian’in, sanattan da anlamıyor üstelik, o halde Susannah’ı kuaföre çeken ne? Byatt burada, Matisse’in “Pink Nude” tablosunun vurgusunu yapıyor sessiz sedasız: Öyle hissediliyor ki Susannah’ı buraya, yani kuaföre çeken şey tablodaki kadın figürü. Şekilsiz, üstelik çirkin çizilmiş kadın, yine de Susannah beğeniyor olmalı onu; çünkü Matisse’in sanatının nişanesi olarak çok canlı renklerle çizilmiş kadın figürü; tıpatıp Susannah’ın taze cildi gibi. Gizli bir özdeşlik kuruyor Byatt, Susannah ve tablodaki kadın arasında.

Tablonun ve aynanın karşısındaki Susannah da fark ediyor olmalı bunu. Olmalı diyorum çünkü Byatt dillendirmiyor bunların hiçbirini, usul usul sezdiriyor; yalnızca kuaförden birkaç sahne anlatıyor, bir iki diyaloğu aktarıyor, hepsi bu. Sonra siz, geçip de ustalıkla betimlenen kuaför salonundaki bir koltukta oturuyormuş gibi, Susannah’ın beklenmedik hareketinde bir güzel afallıyor; duvara asılı bir Matisse tablosundaki kadın figürüne öykünen iki insanın, yarım kalan hayatlarındaki aksaklıkları onarmalarını, kendi kimliklerini buluşlarını izliyorsunuz. “Sanat İşi” öyküsü, Matisse’in flu görünümlü anne-çocuk objeleriyle süslü olan “Le Silence Habite des Maisons” tablosundakine benzer bir sessizliğin yaşandığı Alma Sokağı, 49 numarada geçiyor. Debbie, evin hanımı ve bir dergide tasarım editörü. O da bir önceki öykünün kahramanı Susannah gibi hüzünlü bir kadın, duygusal, narin. Kocası Robin’se evin üst katını için atölyeye çevirmiş bir resim- özellikle de Matisse düşkünü.
Kocasına sık sık içerliyor Debbie, üstelik kendi kendine, onu sevmediğini itiraf bile ediyor. Robin’in çalışmalarına imkân sağlamak için çokça çalışıyor çünkü; kendisine, çok sevdiği tahta gravürler yapma hobisine eğilemiyor. O yüzden susku hâkim eve. Ses tonlarından yoksun bir susku değil bu; konuşuluyor evde, hararetle tartışılıyor, kimi zaman yüksek perdeden haykırılıyor.

Fakat Debbie içindekileri dökemeyince harflerin gerçek rengi eksik, yarım yamalak kalıyor. Bir yüzüyle Matisse’deki solgun anne figürü Debbie. Debbie’yi anlayan tek kişiyse evin hizmetçisi Mrs. Brown. Onunla söze gerek duymayan bir iletişim oluşturabiliyor Debbie; bu nedenle Mrs. Brown’ı azarlayıp duran Robin’i yatıştırıyor her seferinde. Robin çalışma odasındaki eskileri, işe yaramaz objeleri ara ara atıyor. Kimi zaman da Mrs. Brown’la atılacaklar üzerine tartışıyorlar; tutup tek tek Matisse gibi renkleri anlatıyor ona Robin, renkler arasındaki uyumları, geçişleri. Derken Robin’in attığı objeleri biriktiren Mrs. Brown’ın bir sürprizi oluyor onlara- Robin için acı bir sürpriz. Debbie ise belki hayatında ilk kez mutlu. Matisse’in kırmızısına dönüyor hayatı; tutkulu, bağımsız, kendine özgü. “Çin Istakozu” öyküsündeyse Matisse, Peggi Nollett isimli bir üniversite öğrencisinin tez konusu. Nollett, Matisse’i çalıştığı için sevinçli olsa da yaşadıkları yüzünden üzgün, yıpranmış. Bunun sebebi de danışmanı Perry Diss’le yaşadıkları. Diss, Peggi Nollett’in Matisse hakkındaki yorumlarını ve çalışmalarını yüzeysel, sanat gücü düşük, hatta berbat buluyor. Oysa Peggi’nin yeni yaklaşımları, yorumları var Matisse üzerine. Üzerinde durulması, düşünülmesi lazım. Israrla reddediyor Perry Diss ve çalışmalarını yeniden değerlendirmek üzere gittiği atölyesinde Peggi Nollett’i taciz ediyor.

Byatt’ın öykü atmosferlerini oluşturmadaki başarısı, sözcüklerin özenle seçilmesi ve kurgunun sağlamlığı, her öykünün klasik özelliği olarak görünüyor “Matisse Öyküleri”nde. Öyle bir sahneyi ya da ân’ı anlatıp geçmiyor Byatt; sözcükler yardımıyla ince ince, usul usul resmediyor sahneleri. Bu yüzden zaman zaman okuyorsunuz öyküleri, zaman zaman da karşılarına geçip dikkatle, çok renkli bir tabloyu izler gibi izliyorsunuz; her öykünün bir köşesinde, size göz kırpan Matisse’e de gülümseyerek elbette.

Matisse ÖyküleriMatisse Öyküleri

A. S. Byatt

Detay için tıklayın

Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam