VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
13 Mart 2014 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Polisiyenin varoluşla dansı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Polisiyenin varoluşla dansı

“Tanrı’nın Formülü”, yüzyıllardır süren din ve bilim çatışmasına getirdiği yeni bir bakış açısı getiren iddialı çalışma. IMPAC’e aday gösterilen roman, İsrail’in ilk başbakanı David Ben-Ğurin’in Albert Einstein ile 1951 yılında gizlice buluşmasıyla başlıyor.

TEKİN BUDAKOĞLU

Günümüzde polisiye romanın, yetenekli yazar ve orijinal yapıdaki metinler sayesinde, okur kitlesini iyiden iyiye büyüttüğü bir gerçek. Kimileri tarafından bilimkurgu, polisiye, fantastik vb. bazı roman türleri olağan edebiyatın dışında tutulmaya/ görmezden gelinmeye çalışılsa da önemli olanın tür değil, metnin kalitesi olduğunu göz ardı etmemek lazım. Öyle ki türü dışlamak, bir yandan o alanda çalışan pek çok romancıyı da bir çırpıda edebiyat sahasının dışına atıvermeyi gerektirir ki bu pencereden bakınca Ursula K. Le Guin, Edgar Allen Poe, Agatha Christie, hatta Umberto Eco gibi, edebiyata özgün ağırlıklarını koymuş sanatçılar türü yok sayan okur ya da eleştirmenin, deyim yerindeyse, soluğunu keser!
O halde üzerinde durup düşünmek gereken, iyi polisiyenin nasıl olacağı konusu. Merak sürekli canlı tutulmalı, ipuçları kendini fazlaca açmamalı, aksiyon belirli bir düzeyin altına inmemeli minvalinde uzatılacak klasik beklentilerin dışında, son dönemde tutulan polisiye metinlerin ne yaptıklarına göz atmak gerekli: Yakın zamanda Dan Brown, herkesin yeterli bilgi sahibi olamayacağı fakat kendisinin ucundan kıyısından içinde yaşadığı gizemli bir konuyu (üstelik başta bütün Hristiyanlık dünyasını ilgilendiren bir konu) uzun araştırmalar sonucunda ve derinlemesine inceleyerek başarıyı yakaladı. Bu bir yoldu. Yine polisiyenin uluslararası alanda gözde yazarlarından Jean Christophe Grange da başka bir yolu seçti; sıradan görülebilecek olayları sağlam kurgu yeteneğiyle işledi, parlattı. “Tanrı’nın Formülü”nün yazarı J. R. Dos Santos da kendisine farklı bir çıkış noktası bulmuş gibi: Güncel olanın, kafaları kurcalayanın izinden gitmek, yeni bakış açıları oluşturmak.

IMPAC ADAYI

“Tanrı’nın Formülü”, kapak tanıtımında da belirtildiği üzere ondan fazla dile çevrilmiş, çoksatar olmuş bir roman. Yine de bunlar, çoksatar kelimesinden özellikle kaçınanlar için yeterli bir kriter değilse de 2012’de IMPAC’e aday gösterilmesi, roman hakkında bazı kıymetli şeyler söylüyor.
Bir süredir haberleri açtığımızda sıklıkla karşılaştığımız ve zaman zaman etkisi soğusa da gündemden düşmeyen haber, kuşku yok ki İran’ın nükleer silah programı. Batı’nın bu programa karşı çıkışları, İran’ın gizliden gizliye uranyum zenginleştirme çalışmalarına devam ettiği iddiaları, kamuoyunun Batı’daki varlığını hoşnutlukla karşılayıp söz konusu ülke İran olunca “Dünya nereye gidiyor?” çığlıkları...
“Tanrı’nın Formülü”, İsrail’in ilk başbakanı David Ben-Gurion ile bilim ve insanlık tarihinin en zeki adamlarından biri olan Albert Einstein’ın, 1951’deki gizli buluşmasıyla açılıyor. İsrail çok yeni bir devlet; henüz varlığının üçüncü yılı. CIA’nın da gizlice izlediği bu görüşmede Ben-Gurion, Einstein’dan, ülkenin ulusal çıkarlarını korumak ve tehditlere göğüs gerebilmek için ucuz ve etkili bir atom bombası yapmasını istiyor. Ya da biz böyle biliyoruz.
Hikâyenin zamanı günümüz olunca, olaya başkahramanımız Thomas Noronha dahil oluyor. 42 yaşında, Portekiz’in Yeni Lizbon Üniversitesi’nde dersler veren tarihçi ve kripto analist, yani şifreli metinler çözmede üstün yetenekli bir uzman. Ariana Pakravan ismindeki bir İranlı fizikçiyle olan buluşmasında, göreve başlıyor. Görevi basit: Einstein’ın ölmeden önce yazdığı ve orijinal adı Die Gottesformel, yani Tanrı’nın Formülü olan kriptolu metni çözmek. İran, Einstein’ın yıllar önce İsrail için hazırladığını düşündüğü bu bilgi sayesinde, nükleer silah üretebileceğine inanıyor.
Tabii ki ülkeler arası bir kriz ortamından bahsedildiği zaman, dengenin diğer ucundaki ülkenin, Amerika’nın faaliyetleri de çok gecikmeden çıkıyor karşımıza. Frank Bellamy isimli üst düzey bir CIA rütbelisinin emriyle yürütülen operasyon sonucu, İran’ın bu gizli çalışmalarına çomak sokmaya çalışılıyor ve Thomas Noronha, baskı nedeniyle ikili oynamaya başlıyor.
Aksiyonun akmaya başladığı kırılma noktası, aşağı yukarı burası. Öyle ki Thomas Noronha, iki Amerika ajanıyla birlikte İran Bilim Bakanlığı’na girerek, koruma altındaki Tanrı’nın Formülü metnini çalmaya çalışıyor, yakalanıp kayıtlarda bile bulunmayan gizli hapishanelerde kalıyor, derken karşı cephe tarafından kaçırılıp serbest bırakılıyor. Bu zaman dilimi aralığında, notun ilk satırını da çözmeyi başarıyor Thomas Noronha. Einstein’ın notundaki ilk satır şöyle: “Rab mahirdir ama zalim değildir.”
Thomas Noronha, metindeki kayıp anlamları bulma serüveninde sık sık seyahatler de yapıyor; bir liman şehri olan Bender Türkmen ve Tibet, bunların başlıcaları. Noronha bu seyahatler sırasında yeni bilgiler ediniyor, sırrı bulmaya yaklaşıyor. Ana omurgayı bilimsel bir düzlem üzerine oturtan J. R Dos Santos da kahramanları aracılığıyla Kelebek Etkisi, Schrödinger’in Kedisi, Kuantum ve İzafiyet Teorisi gibi bilimsel kuramlara açıklıklar getiriyor. Kahramanların bu sürekli ‘bilgi verme’ gayeleri kimi zaman yorucu ve gerçeklikten uzak hissi verse de Dos Santos’un konuları derinlemesine araştırması, bu açığı nispeten kapatıyor.
Thomas Noronha’nın bitmeyen araştırma ve seyahatleri, safların sürekli değiştiği Amerika -İran çekişmesi ve Einstein’ın notlarındaki sırrın şaşırtıcılığı, “Tanrı’nın Formülü”ndeki aksiyonun sürekli üst seviyede kalmasını sağlıyor.
J.R. Dos Santos’un, olayların çözüme kavuştuğu bölümde evrenin varoluşuyla ilgili yepyeni bir fikir var: Denebilir ki günümüz dünyasını bir distopya olarak görüyor J. R. Dos Santos ve romanın özüyle yepyeni bir dünya fikri; bir ütopya idealini ortaya atıyor.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163