VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mart 2015 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Puslu çizgiler romanı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Puslu çizgiler romanı

İhsan Oktay Anar’ın kült romanı “Puslu Kıtalar Atlası” çizgi romana uyarlandı. Hem de İlban Ertem tarafından. Ertem, uzun araştırmalar yaptığını, minyatürleri taradığını söylüyor ama bence en büyük başarısı kendine ait bir resimli evreni tereddütsüz kurmuş olması.

SAADET ÖZEN


Düşünüyorum, ama sadece ben var değilim... Düşündüğüm için asıl sizler varsınız. Sizler ve içinde yaşadığınız dünya...”

Karşımızda duran ve farkında olduğumuz bir nesneyi, gözümüzü kapatsak da bir süre daha görmeye devam ederiz. Buna görme sürerliği deniyor. Fiziken gözün ağ tabakası, temasımızı kestiğimiz halde bir nesnenin suretini çok kısa bir süre için de olsa saklayabilir, bir tür sinema perdesi gibi orada oynadıklarını ve giderek solduklarını hissedebiliriz.

Bana öyle geliyor ki bir roman okurken, gözümüz harfleri görme işlevini yerine getirirken hikâyenin çağrıştırdığı şekilsiz, oynak görüntüleri de böyle bir perdede seyrediyoruz, gözümüzün arkasında bir yerde onları muhafaza ve teşhir eden bir nokta var. Fiziki bir altyapısı olsun olmasın bu görüntüler okuma eyleminin tabiatında var, bunlar önüne hazır gelen bir metne okurun kendi katkısı, metinle ve yazarla arasındaki ilişkide sahip olduğu, inşa ettiği özgürlük alanı.

Bir romanı okurken yazarın anlattığı hikâyeyi, tarif ettiği karakterleri dinler, yorumlar, kendi birikimlerimizle karakterlere bir yüz, bir resim kazandırırız. Sorulsa neye benzediklerini tam tarif edemesek de bu böyledir, ne olamayacakları konusunda ise genellikle yargılarımız kesindir. Bir romanın filmi yapıldığında dile getirilen itirazların kendi yarattığımız bu bulanık görüntülerle ilgili olduğunu düşünüyorum. Yazı hikâye eder, tarif eder, görüntü ise bir sabite işaret eder, hayal edebileceklerimize bir kısıtlama, en azından bir çerçeve getirir. Bu haliyle romandan esinlenen ya da uyarlanan film okuma eylemiyle edindiğimiz özgürlük alanımıza bir müdahaledir, sonuçtan memnun olsak da olmasak da.



İhsan Oktay Anar’ın “Puslu Kıtalar Atlası”nın filme çekileceğini birkaç senedir duyuyorduk. Kendi adıma bunu çok gerekli bulduğumu yahut sonucu büyük bir merakla beklediğimi söyleyemem. İhsan Oktay Anar’ın bütün romanları bana kendine has bir perspektifi olan bazı Çin minyatürlerini hatırlatır: Çok yüksek bir yerden bakan ressam, çelişkili olarak koca bir kalabalıktaki bütün yüzleri görür. Romanın görüntülü halinin en azından bu hevesimi kursağımda bırakmasından korkmuşumdur. Nihayet film yerine bir resimli roman karşımıza geldi, aşağıda anlatmaya çalışacağım sebeplerle bunu çok daha hayırlı buluyorum.

Geçmişi ister yazıyla ister görüntüyle temsil etmek son derece ayrıntılı, tartışmalı, sonucundan nadiren emin olunan bir girişimdir, çünkü bu esasen geçmişle olmayan bir bağı yaratmak; kimsenin bir bütün olarak tecrübe etmesine imkân olmayan bir zaman-mekânı baştan icat etmek anlamına gelir.

“Puslu Kıtalar Atlası” bana göre geçmişin edebiyata malzeme edilmesindense, edebiyatın geçmişten konuşmak için bir bahane, herhangi bir yöntem olabileceğinin müthiş bir örneğiydi. Tarih, geçmişe ait belgeleri (resmi belgelerle sınırlı olmaksızın, geçmişten bizi haberdar eden her tür veriyi kastediyorum) belli güvenilirlik kıstaslarıyla sınayan, bunlara dayanarak metinler üreten bir disiplindir. Tarihçi, gerçeğe yaklaşma iddiasıyla belgelerin arkasına gizlenme imkânına sahiptir. Esasen o hep vardır, belgeleri nasıl dizdiğinden hangi sırayla okuduğuna, neleri dışarıda bıraktığına kadar her şey inşa ettiği tarihin bir harcıdır. Tarihçi talihsiz bir kurgucudur, dolduramadığı boşluklar tamamlayabildiklerinden hep çoktur. Akıp giden hayat hakkında edinebildiği bilgiler bölük pörçük, istisnaidir, örneğin değil koca bir şehrin, bir mahallenin on altıncı yüzyıldaki bir gününü çizmeye kalkışmak bile çok büyük bir iddiadır. Eline geçen bir kaldırım tamiri belgesinden bilmem hangi sokağın parke taşlı olduğunu öğrenebilir, fakat sokağın şekli, genişliği hakkında hiçbir ipucuna sahip olmayabilir. Disiplinin ondan beklediği, sezgilerini çok kontrollü kullanarak tahminlerde bulunması ve güvenilir addedilen verilerle bir kurgu yapmasıdır. Fakat geçmişe ait yarattığı resmin tabiatı gereği eksik olduğunu bilir. İhsan Oktay Anar aklının, ruhunun nerelere gidebildiğini, karanlığını, heyecanını bize göstermeyi göze alarak bu eksik resmin parçalarını dolduruyor. Esasen İhsan Oktay Anar’ı bu anlamda talihli bir kurgucu, cesur bir tarihçi sayıyorum, çünkü bugün örneğin Galata hakkında belgeler bize ne öğretirse öğretsin onun yarattığı atmosferin dışında bir Galata, bir geçmiş tahayyül etmek kolay değil.

Bu biraz Sovyet devrimini “Dünyayı Sarsan On Gün”ün görüntüleri dışında hatırlayamamaya benziyor. Bazı romanlar, bazı filmler geçmişin sahibidir, anlatıları, görüntüleri ortak hafızanın bir parçası olmuşlardır. Birtakım olaylar, zaman-mekânlar bizim yerimize düşünülmüş, üzerinde durulmayan hakikatler olarak zihnimizin bir yerine kaydedilmişlerdir. Bu o olayların “aslında” nasıl yaşandığı sorusundan bağımsız olarak, geçmişe ait gerçekliğin yorumla yaratılan bir şey olmasıyla ilgilidir.


“Puslu Kıtalar Atlası”nın filme çekilmesi İhsan Oktay’ın cesaretle kurduğu geçmişin bir yönetmenin gözünden tekrar yorumlanması anlamına gelecekti. Bunun hem okur-seyirci, hem yönetmen ve yazar açısından bazı riskleri olduğunu daha önceki pek çok örnek bize gösteriyor. Yönetmenler bu durumda ya yazılı yapıtın ağırlığını fazlasıyla hissederek kendi alanlarını daraltıyorlar, yahut filme tamamen görüntü gözüyle bakarak esas işin inandırıcı bir geçmişi bir bütün olarak inşa etmek olduğunu gözden kaçırabiliyorlar.

Sözgelimi sık sık birtakım ayrıntıların -örneğin kıyafetleri- belgelerle yeniden üretme telâşına kapılarak filmin bir kostümlü geçide çevrildiğini görüyoruz. Belgelerden öğrenilemeyen ayrıntılar boşlukta kalıyor ya da hazır kalıplara başvuruluyor. Bu durumda perdede yine ağır ağır konuşan, hareket eden, nedense hep yere bakan, birkaç eski kelime karıştırılmış tuhaf bir dille konuşan suni Osmanlı karakterlerle karşı karşıya kalıyoruz.

Okur-seyirci kitabı okurken hayal meyal zihninde canlanan görüntüleri bu filmlerde bulamadığı için hayal kırıklığına uğrayabiliyor, illa ki böyle dile getirmese de geçmişin kötü bir taklidi karşısında olmaktan rahatsızlık duyabiliyor. Doğruyu söylemek gerekirse “Puslu Kıtalar Atlası”nın filminin yapılmamasına hiç üzülmüş değilim, çünkü meselenin derinliğini kavrayacak, asıl işin İhsan Oktay Anar’ınkine benzeyen, ama onunkinden bambaşka bir kumaştan bir evren yaratmak olduğunu anlayacak kudrette sinemacılar çıksa bile, bence Arap İhsan’ın, yahut kitaptaki dilencilerin hal ve tavırlarının bile bugünkü çeşit çeşit Osmanlı tahayyüllerinin, tartışmalarının dışında kalması mümkün değildi.

Çizgi roman bu bakımdan “Puslu Kıtalar Atlası”na daha büyük bir özgürlük sağlamış. “Puslu Kıtalar Atlası” çizgi romanı, daha doğrusu müstakil sayabileceğimiz bu yeni eserin yazarı-çizeri İlban Ertem’in yerinde tabiriyle resimli roman hakikati kendinden menkul bir atmosferde, olayları, hisleri, heyecanı hissettirecek kadar net, hayale çerçeve çizmeyecek kadar da oynak çizgilerle olaylara ve kahramanların suretlerine işaret ediyor.

Resimli roman, kötülüğü, korkuyu, endişeyi gerçek bir tehlikede olmadığımızı hissettirerek tecrübe etmemizi sağlar. Arap İhsan’ın kulakları, burnu kesilmiş hali lunaparktaki aynalarda deforme olmuş, bozulmuş kendi görüntümüz karşısında hissettiğimizi hissettirir. Bir kalenin altında humbaracıların kazdığı tünel, bir korku tünelinden farksız, derinden hissettiğimiz üzere tehlikesizdir. Bu kitabı okuyup seyrederken hissettiklerimizin sahici olmadığı anlamına gelmez.

O tünele girmek bir ihtiyaçtır, kendi dar alanımızdan çıkmak, daha geniş bir dünyanın tecrübelerini kendimize ait kılmak için anlık gerçek heyecanlara, saçlarımızın elektriklenmesine, sırtımızdan bir ürperti geçmesine ihtiyacımız vardır. Çizgi roman bunu hayallere en çok alan bırakarak yapmaya müsait bir yapıdadır, İlban Ertem’in Uzun İhsan’ı bizimki kadar bulanık, ama bir o kadar da kalıcı. İlban Ertem, ayrıntılar için uzun araştırmalar yaptığını, minyatürleri, yabancı kaynakları taradığını söylüyor, ama bence en büyük başarısı kendine ait bir resimli evreni tereddütsüz kurmuş olmasında: Bildiklerimize hem benzeyen hem benzemeyen, ayrıntılarıyla şaşırtan, ışık-gölge oyunları, mekân kurgusunda derin bir sinematografi bilgisini tevazu ile ortaya koyan bir evren bu.

Diyaloglara gelince. Resimli romanı yeterince ikna edici bulduğum için İhsan Oktay Anar’ın metniyle birebir kıyaslamak gibi bir işe girişmeyeceğim. Bir bütün olarak İlban Ertem’in eserini değerlendirme işi, galiba herkesten çok romanı önceden okumamış olan gerçek çizgi roman tutkunlarına düşüyor.

Paylaş