VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Ocak 2016 Salı | Anasayfa > Haberler > Rıfat’ın aynı kaba damlayan günleri
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Rıfat’ın aynı kaba damlayan günleri

“Seyrek Yağmur” babadan kalma kitapçı dükkanının içinde, dünyayı anlama telaşının kederi ve aşk acısının kucağında kalakalmış Rıfat’ın hikayesi. Kitapta “Aylak Adam”a göndermeler olsa da ben “R.”yi Vüsat O. Bener karakterlerine daha yakın buldum.

MAHİR ÜNSAL ERİŞ



Bazı yazarların, o yazarın adıyla anılan kemik okuyucuları vardır. Bunlardan biri de hiç şüphesiz Barış Bıçakçı. Kendimi de aralarına gönül rahatlığıyla dahil edebileceğim “Barış Bıçakçı okurları“ arasında yazarın, dili ve duygu dünyasıyla kurduğu evrenin yeri ayrıdır. Yazarın okur nezdindeki kredisini hatırı sayılır miktarda artıran bu ruhdaşlık oldukça kıymetli bir şeydir hiç kuşkusuz. Bununla birlikte, Barış Bıçakçı’nın, geçtiğimiz günlerde raflarla buluşan yeni eseri “Seyrek Yağmur”da okuru biraz dışarıda, hatta metnin diline sığınarak söyleyeyim, “yağmurda” bıraktığını düşünüyorum.

“Seyrek Yağmur”, yazarın ısrarlı tekrarından kurgunun belkemiğine dair güvenilir bir işaret olarak düşündüğü izlenimini veren “Aynı kaba damlamayan günler” metaforuyla başlıyor. Barış Bıçakçı‘nın yıllardır alıştığım dilini iyi bilen kendimce iddialı bir okuru olarak ben bu metaforun tam olarak ne anlatmak istediğini anlamadım diyebilirim. Fakat ilerleyen bölümlerde, bunun, aslında sürmekte olan her metnin bir hikayeye bağlanmayacağına, dahası bağlanmak zorunda da olmadığına dair bir manifesto niteliği taşıdığı anlaşılıyor. Öte yandan finalindeki güzeller güzeli şair mektubunu da genel yapıda bir yere oturtamadım sanırım. Hiç kuşkum yok ki benim kaçırdığım bir şeyler var. Yazar, yine alıştığımız şekilde şık tespitleri, ince gören ve incelikli ifade edilen aforizmalarıyla okurlarının sanal varoluş ortamlarını renklendirecek çok sayıda bölümü bir araya getiriyor fakat bunlar, bir akışı işaret ediyor gibi görünseler de aslında bir kurgu çatısı oluşturmuyorlar. Geride, oldukça güzel sözlerle kurulu pasajlar, derinleşmeyen bir ana karakter ve gerçeküstü dalgalanmalarıyla postmoderne doğru savrulan bir metin kalıyor.

Barış Bıçakçı dilde ve hikayelemede oldukça yetkin, duygusuyla naif olduğu kadar derin de bir yazar. “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”deki, “Sinek Isırıklarının Müellifi”ndeki, “Aramızdaki En Kısa Mesafe”deki nefis dünyası okuru, -bu yazar adına oldukça tehlikeli bir handikap olsa da- bir beklenti içine sürüklüyor. Açıkçası “Seyrek Yağmur”u bitirdiğimde aklıma gelen ilk şey, Bıçakçı‘nın artık bu “okur beklentisi” cenderesini kırmaya yönelik bir teşebbüsü hayata geçirdiği, biraz olsun “okurdan bağımsızlığını” ilan etmek istediği oldu. Dil ve hikayeleme biçimiyle Türkçedeki modern romanın bilinen en özgün ve değerli örneklerinden birkaçına imza atmış, tarzı ve dili hakkınca oturmuş bir yazarın bu postmodern savruluşunu, bu “hikayeye bağlı kalmama” ya da “hikaye olmak zorunda değildir, çünkü günler aynı kaba damlamıyor” çizgisindeki denemesini bu açıdan da değerlendirmek öyle sanıyorum ki çok iddialı olmaz.

“Seyrek Yağmur, babadan kalma kitapçı dükkanının içinde, dünyayı anlama telaşının kederi ve aşk/ayrılık acısının kucağında kalakalmış Rıfat’ın hikayesini anlatıyor bizlere. Her ne kadar arka kapağa düşülmüş notta Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ındaki C.’ye gönderme olsa da ben kendi adıma “R.”yi Vüsat O. Bener karakterlerine biraz daha yakın buldum. Atılgan’ın C.’si, okurun onu oldukça yakından izleyebilmesi için çok derin çizgilere sahip. Oysa “Seyrek Yağmur”un Rıfat’ı, Bener’in öykülerindeki, çok yakınlık kurmadığımız, kendisini değil de kimi hallerini pek iyi tanıdığımız karakterlere benziyor. Roman, Rıfat’ın dünyayla, insanla, doğayla, devletle ve iktidarla kurduğu ilişkiyi önümüze seren, münferit görünen pasajlarla devam ediyor. Elbette Barış Bıçakçı‘nın tüm kitaplarında karşılaştığımız türden müthiş ince görülmüş yaşam detayları, nefis kurulmuş ve hikayenin kimi yerlerine gizlenmiş sembollerle örülü, çok leziz bir dille yazılmışlar. Üstelik de, çağdaş Türkçe edebiyatta “erkeklik” denince akla gelen maçoluğa ve eril tahakküm dili tuzağına düşmeden kimi erkeklik hallerini merceğini “orta yaşlı“ bir erkeğe odaklayarak muazzam bir bakışla anlatıyor. Bu açılardan bakıldığında okurlarının Sinek Isırıklarının Müellifi’nden bu yana beş yıl beklemesine değdi denecek güzellikte bir metin.

Bununla birlikte, bu birbirinden nefis, hatta kimi hayat dersleri saklayan pasajların kurgu çatısının altında birleşmesiyle ilgili başlangıçta dile getirdiğim “okuru dışarıda bırakma” meselesine de açıklık getirmek isterim. “Seyrek Yağmur”da, hikayesinin muğlaklığının yanı sıra Rıfat karakterinin anlatının derinliği ölçüsünde derinleşmediğini, bunun da bilinçli bir tavır olarak geliştirildiğini düşündüm. Bunun elbette ortaya konan eserde bizzat anlatının da karakter ya da hikayesi kadar esas bir öğe olarak öne çıkarılması bağlamında metne katkıları büyük. Ancak bu durumun, okuru biraz oyun dışı bıraktığını, Rıfat’ı ancak yazarının bizim için birçokları arasından seçtiği gözlemleri düzeyinde tanıyabileceğimiz bir uzaklık yarattığına inanıyorum.

Bu elbette yazarın bileceği iş, yadırganacak yanı yok. Ancak bu bizim Barış Bıçakçı‘da alıştığımız bir karakter serim tarzı değil kuşkusuz. Örneğin “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”in Ender ve Çetin’ini, Nihal’i, “Sinek Isırıklarının Müellifi”nin Cemil’ini düşünelim. Her biri neredeyse etten kemikten canlanan, tanıdıklarımızmış, arkadaşlarımızmış gibi ayrıntılarıyla aşina olduğumuz karakterler. Bu nedenle Rıfat karakterinin ortaya konuş biçimi Barış Bıçakçı okurları için oldukça yeni sayılabilir bir örnek.
Müstakil pasajlar olarak değerlendirildiğinde muazzam parçalardan oluşan metinde roman kurgusu bağlamında ileride hikayenin bağlanacağı bir noktayı, bir düğüm anını işaret edermiş gibi emin ama ağır usul akan anlatının bir masalsı yanı olduğunu da muhakkak belirtmeliyim. Bizzat romanın kendisinde de kulağı çınlatılan Latin Amerika edebiyatının o puslu ama ışıltılı masalsılığının içinde kurulmuş “Seyrek Yağmur”da güncel politik gündem göndermeleri metnin masalsı dokusunda küçük yenikler açsa da yazarın yaşadığı toplumun dinamiklerinden uzak kalamayacağı gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyoruz. Barış Bıçakçı‘nın genel olarak politikayı işaret eden metinler yazmamakla birlikte oldukça güçlü bir politik duruşu olduğunu da hesaba katacak olursak bu biz okurlarının bekleyebileceği bir şeydi denebilir. Üstelik metin de bunu itiraf ediyor: “Türkiye evlatlarına kendisinden başka hiçbir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor.” Özellikle 2013 Haziranından bu yana siyasetin her zamankinden daha gündelik ve daha kamusal alana taşınmış bir hareketlilik kazandığını düşünecek olursak yazara hak vermemek neredeyse imkansız.

Barış Bıçakçı, kimi okurlarının esprisini yaptığı gibi, “alışveriş listesi yazsa okurum,” dediğim yazarlardan biri. Yazmaya heves etmiş biri olarak bana her öyküsü ve her romanıyla da çok önemli dersler verdiğini sanırım itiraf etmeme bile gerek yoktur. “Seyrek Yağmur”dan da alacağım dersler de şüphesiz epey çok, ancak diğer yandan okur bencilliğiyle beş yıldır beklediğim kitabının bu kısa ve kimi açılardan ciddi anlamda deneysel metin olmuş olması beni biraz birikmiş heyecanımı bir sonrakine saklamaya yöneltti sanırım. Elbette bütün bu yazdıklarımın edebiyat bilgisi açısından hiçbir değeri yok, yalnızca okur duygusallığıyla yazılmış şeyler.


Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163