VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Eylül 2014 Pazar | Anasayfa > Haberler > Roman kahramanının peşinde bir yazar
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Roman kahramanının peşinde bir yazar

Yeni romanında “Birey ve Devlet” ilişkisini İttihat ve Terakki yapılanması üzerinden ele alan Ahmet Ümit, romanının yazım sürecini, konusunu ve tıpkı bir detektifin iz sürüşü gibi Balkan şehirlerinde kahramanlarını arayışının hikâyesini VatanKitap için anlattı

İPEK CEYLAN ÜNALAN

Polisiyenin en güzel yazarı Ahmet Ümit, ismine henüz karar veremese de yeni romanına başladı. Son romanı “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi” ile okur kitlesini daha da büyüten ve var olan okuruyla arasındaki bağı güçlendiren Ümit’in yeni romanının konusu “birey ve devlet ilişkisini” ele alıyor. Her satırında “Devlet kutsal mıdır?” “Değilse neden en yakınımızı kaybetmemize rağmen önce vatan sağ olsun deriz?” sorularını soran yazar, demokrasiyle aramızdaki bu büyük duvarın tuğlalarını İttihat ve Terakki yapılanması üzerinden ele alıyor.

Okurlarının çok iyi bildiği üzere Ahmet Ümit, tüm romanlarında olduğu gibi bu romanı için de kapsamlı bir araştırma yaptı. Bu amaçla pek çok kitap okuduğu gibi İttihat ve Terakki’nin kurulduğu, örgütlendiği yerleri görmek için uzun ve kapsamlı bir Balkanlar yolculuğu yaptı. Selanik, Makedonya başta olmak üzere Balkanlar’da İttihat ve Terakki’nin izini süren Ahmet Ümit’in bu yolculuktaki en büyük keşfi ise kahramanı olmuş. Başlangıçta sadece bir isimden olan kahramanı, yolculuk bittiğinde artık bir eve, bir geçmişe, bir aşka ve bir cinayete sahipmiş. Ahmet Ümit ise, kahramanını arayan bir yazarın deneyimine...

İşte Ahmet Ümit’in ağzından bu keyifli ve ilginç yolculuğun notları:


Roman, Kasımpaşa’da bir bankta bir cesedin bulunmasıyla başlıyor. Birbirine paralel iki hikaye örgüsünde geçen roman hem günümüzde hem de Meşrutiyet’in baskıcı zamanlarında geçiyor. 1926’nın sonbaharında Pera Palas’ta Şahsuvar Sami kalır. Tetikçinin kendisi. Aslında yazar olmak istiyormuş ama tetikçi olmuş. Sevdiği kadınla evlenip hayatı boyunca bir şeyler yazmak istiyor, sevgilisi de öyle, o da yazar olmak istiyor. Ama daha sonra İttihat ve Terakki denilen oluşumun içine giriyor ve aşkından vazgeçmek durumunda kalıyor.

Açıkçası başlangıçta aklımda sadece Şehsuvar Sami ismi vardı, o kadar. Bunun üzerine yani “Şehsuvar Sami kimdir, ne yapar, ne yer, ne içer, nasıl davranır, nasıl konuşur, hangi topraklarda doğmuştur, nasıl bir ortamda büyümüştür” sorularının yanıtlarını bulmak için, yani olmayan bir karakterin izini sürmek için Balkanlar’a gittim. Selanik’e ilk gidişimde şehri anlatırım diye düşünmüştüm. Ancak ikinci kez gittiğimde ise Selanik’i İttihat ve Terakki’nin doğduğu yer olarak, Şehsuvar Sami’yi bir paşa torunu olarak tasarlamaya başladım. Yurtseverdi, dedesi cephede ölmüştü, kendisi de İttihat ve Terakki’cilerle birlikteydi, “Osmanlı’yı nasıl kurtarırız” görüşüne sahip biriydi. Bunun üzerine “Şehsuvar Sami neden Selanikli olmasın ki” dedim ve kahramanımı Selanikli yaptım.



Her romanımın bir öncekinden farklı olmasını isterim ve bunu amaçlarım. Bazen daha önce kullandığım formları kullanırım ama konu ve karakterler hep farklıdır. Bu kitapta da aslında biraz “Patasana” romanıma benzeyen bir teknik kullandım. Tüm romanlarımda bu toprakların sorunlarını tarihi geçmişiyle ele alırım. Bu romanda da konu aklıma böyle geldi; bu toprakların kültür ve tarihini, bugün var olan bir sorunsaldan yola çıkarak anlatmak. Bu sorunsal bu kez, “devlet ve birey arasındaki ilişki”ydi. Çünkü bizim ülkemizde kutsallaştırdığımız bazı şeyler var. Bunun en başında da devlet geliyor.

DEVLET KUTSAL MIDIR?

Biz, devleti kutsal kabul ediyoruz. Hititlerde kral, tanrının yeryüzündeki temsilciydi ve ldüğü zaman tanrı olurdu. Bu gelenek Roma’da devam etti. Romalılar da hükümdarın öldüğünde tanrı olduğuna inanıyordu. Selçuklu ve Osmanlı da ise hükümdar Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak görülürdü. Ancak Fransız Devrimi’yle birlikte devletin aslında kutsal bir şey olmadığı, insanlara hizmet vermek için kurulduğu buna rağmen çoğu kez hizmet vermek yerine güçlü olan zümrelerin egemenliğine geçtiği ve halkın çoğunluğunu baskı altında tutan bir yapı olduğu açığa çıktı. Bizde ise ne yazık ki bu kutsallık meselesi hala devam ediyor. Elbette devletin varlığı gerekli ama devletin asıl görevi vatandaşların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli ortamı sağlamaktır. Belediye devlettir ama polis de, ordu da devlettir. Bu yüzden “Devlet için ölmek kutsaldır” saçmalığına değinmek için romanımda devlet-birey ilişkisini ele aldım.



Bunu da “Devlet kutsal mıdır değil midir” sorusunu sorarak yapıyorum. Bunun için de iki farklı dönemi seçtim. Roman günümüzde başlıyor ama 1926’ya da gidiyor. 1926’da başlayan bölüm, roman gezime yön veren bölüm. Çünkü orada Şehsuvar Sami karakteri var. Bir de İttihat ve Terakki. İttihat ve Terakki’nin yapısını anlamak için birçok kitap okudum, okuyorum da. Ne zaman kuruldu, nasıl sona erdi? Mesela bugün bile İttihat ve Terakki’nin izleri devam etmekte. Ne zaman demokrasiden uzaklaşılıp diktatörlüğe yaklaşılsa İttihat ve Terakki akla gelir. Aynı zamanda İttihat ve Terakki’cilerin bir kısmı topluluk dağıldıktan sonra Milli Mücadeleye de katılır. İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri arasında Kazım Karabekir, İsmet İnönü ve Celal Bayar da var ve bu kişiler başlangıçta Atatürk’ten daha öne çıkan isimler. Ancak zamanla Atatürk öne geçiyor. Sadece bu isimlerin varlığından ötürü bile, İttihat ve Terakki ruhu bence devam ediyor.


Jön Türkler Fransız Devrimi’nin getirdiği düşünce akımını destekliyorlar; özgürlük, eşitlik ve kardeşlik... Bunu savunuyorlar. Yani bir burjuva devrimini... Padişaha karşı dağa çıkıyorlar; Ohri’de Resne’de. Bunun sonunda 23 Temmuz 1908’de anayasa ilan ediliyor ve baskıcı rejimden vazgeçmek zorunda kalıyor Abdülhamit. Romanımın başkahramanı Şehsuvar Sami tam da bu dönemde ortaya çıkıyor. Abdülhamit ayaklanmaları bastırmak için Şemsi Paşa diye birini görevlendirir, ancak Terakkiciler onu vurur. Şehsuvar Sami bu cinayete katılan biri. Ben de bu yüzden olayların geçtiği topraklara doğru yola çıktım. Açıkçası çok keyifli ve inanılmaz bir geziydi.

KENDİ ROMANININ DEDEKTİFİ

Geziye arabayla çıktım. Öncelikli amacım İttihat ve Terakki’nin örgütlü olduğu Makedonya’yı ve Yunanistan’ı gezmekti. İlk olarak Bulgaristan’a gittim. Bulgaristan topraklarında İttihat ve Terakki’yle ilgili çok fazla bir şey yoktu. Çünkü o dönemde Bulgaristan zaten kaybedilmişti. Ama Bulgaristan’ın şöyle bir özelliği var, Atatürk bir dönem Bulgaristan Büyükelçiliği’nde çalışmış. Odasına girdim. Orada çekilmiş fotoğraflarım var. Daha sonra tekrar karayoluyla Makedonya’nın Üsküp kentine geçtim. Sonrasında Ohri’yi, Resne’yi gezdim. İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden ve II. Meşrutiyet’in ilanına yol açan ayaklanmanın lideri olan Resneli Niyazi’nin konağını buldum. Bu beni çok duygulandırdı çünkü romana konu olacak birinin yüzyıl önce yaşadığı yerdi burası. Müzeye çevirmişler. Orayı görmek, gezmek beni çok etkiledi. Kendimi bir dedektif gibi hissettim.

Romanım Tanzimatla birlikte başlayan Batılılaşmayı da ele alıyor. “Biz neyiz?”, “Batılı mıyız Doğulu m?”, “Müslümanız ama yönümüzü Batıya çevirmişiz. Tümüyle Batıya mı dönmeliyiz? Yoksa Doğuya mı dönmeliyiz?”, “Ya da hem Batı, hem de Doğu olarak mı sürdürmeliyiz?” Aslında bunlar hala bizim iç ve dış politikamızı belirleyen şeyler.

Gezdiğim yerler 600 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı kalmış topraklar, bu sebeple ben oraları Osmanlı toprağı olarak görüyorum. Bu müthiş bir şey. Safranbolu’da karşılaştığımız ahşap Osmanlı evlerine o topraklarda rastladım.

Oradan yine Makedonya’da bulunan manastıra gittim. Atatürk’ün eğitim gördüğü askeri idadiyi dolaştım. O dönem insanlarının giysilerini tasvir edebilmek için etnografya müzesini dolaştım. Şemsi Paşa’nın önünde öldürüldüğü postaneye gittim. Oradan‘da da Selanik’e geçtim. Selanik’te Beyaz Kule’nin karşısındaki Yonyo Birahanesi’nde toplanırlarmış. Bunları hayalimde canlandırdım. Beş Çınar Birahanesi’ni dolaştım. Enver Paşa geldiği zaman karşıladıkları bir yer var, o parka gittim. O meydanlarda, parklarda, sokaklarda durup “100 yıl önce buralarda ne vardı? Neler yaşanmıştı?” sorularını sorarak, tıpkı bir film yönetmeni düşünüp hayal ettim. Yeni binaların hepsini silip eskilerini zihnimde dizayn ettim. Yanımdan geçip giden insanlara yine zihnimde o dönemin kıyafetlerini giydirdim. O zamanı, yaşanan olayları, diyalogları düşledim. Ve geziyi böyle bitirdim: Artık romanın başkarakteri Şehsuvar Sami’yi tanıyordum. Oturduğu evi, gezdiği, geçtiği sokakları, aşık olduğu kadınla nasıl tanıştığını, nasıl ayrı düştüğünü, nemli Selanik yazlarını biliyordum. Yani artık Şehsuvar Sami yaşıyordu ve kısmet olursa 2015’in baharında okurlar da onunla tanışacak. Ve bize, büyük bir imparatorluğun yıkılmasıyla yaşanan o büyük hayal kırıklığını anlatacak.



Araştırma için okuduğu kitaplar:
Üç İstanbul /Mithad Cemal Kuntay, Sinekli Bakkal/ Halide Edip, Hüküm Gecesi/ Yakup Kadri, Kurt Kanunu/ Kemal Tahir, Jön Türkler ve İttihat ve Terakk/ Sina Akşin, Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkilap Hareketleri ve Milli Mücadele/ Ahmed Bedevi Kuran/ İttihat ve Terakki/ Feroz Ahmad vd..

Roman karakterlerinden bazıları: Şahsuvar Sami, Savcı Melek, Lillia, Leon Amca, Mukkades Hanım, Miralay Tahir Kani, Gazeteci Buket. Yayıncı Vezir, Başkomiser Erol....

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam