VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
16 Mart 2013 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Romanımdaki ruhları ararken
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Romanımdaki ruhları ararken

Hamdi Koç, yeni romanını kaleme aldığı Ordu Ünye'deki münzevi hayatını hayatını anlattı.

Edebiyat ve yayın tarihinin sayfalarına geçecek yeniliklere devam ediyoruz. Yazarlar, "Son noktayı koymadan" bölümünde sizler için yazmakta olduları romanını ve yazım süreçlerini kaleme alacak.
İlk olarak Hamdi Koç, yeni romanını kaleme aldığı Ordu Ünye'deki münzevi hayatını hayatını anlattı:

Ruhları Ararken / Hamdi Koç

Yaşım ilerledikçe yerinde duramaz bir adam oldum. Bununla enerji doluyum, hırslıyım, bir anımı boşa geçirmem demek istiyor değilim. Çünkü, ne yalan söyleyeyim, enerjim sınırlı, hırsım, eh işte, bir var bir yok. Zaman da, yaş ilerledikçe, tersi olması gerekirken, daha çok boşa geçme eğilimi gösteriyor. Demek istediğim, sadece, birkaç yıldır, oturduğum yerde fazla kalamıyorum. Çay biter bitmez masadan kalkıp, ikinci çay için başka bir kahvehaneye gitmekten başlayıp evimde, koskoca çalışma masamın yerini ikide bir, hem de gacır gacır itme sesleri eşliğinde değiştirmeye kadar bu yerinde duramamazlık türlü şekillerde ortaya çıkıyor. Bir huzursuzluk, bir rahatsızlık, bir tatminsizlik! Beni hem nezaketsiz bir arkadaş, hem berbat bir komşu, hem de kararsız bir adam durumuna düşürüyor, ki hiçbiri değilim.

O BERBAT MEVSİM: YAZ
Zamanla sorunum yok, hele çalışmayla hiç. Masadan saatlerce kalkmadan çalışabilirim. Yeter ki masanın yerinden memnun olayım. Ama işte, olmuyor. Bir uzay patolojisinden muzdaribim. İki sene önce şikayetlerim daha da ciddileşti. Önce çok sevdiğim Beşiktaş’a yabancılaştığımı, sonra zaten pek sevmediğim sefil İstanbul’dan iyice soğuduğumu hissettim. Keşke Beşiktaş başka bir şehirde olsaydı diye sızlanmaya başladım. Malum, İstanbul panzehiri olma ününe sahip bir kaçış yeri olduğu için, bir de annem orada yaşıyor diye, aklıma Bodrum geldi. Bir sonbaharda tası tarağı topladım, gidip Bodrum’a yerleştim. Eve taşınırken masamı baştan bellediğim pencerenin önüne koydum ve Boğaz niyetine Ege’yi seyrederek üç mevsim kımıldamadan orada kaldım, çalıştım. Sonbahar ve İlkbahar sanki Bodrum için yaratılmış. Kış da fena sayılmaz. Ama son mevsim, o berbat yaz mevsimi yok mu! Diğer üç mevsim boyunca gayet mantıklı, alçakgönüllü, Beşiktaş çarşı esnafı kalitesinde bir sevimlilik sergileyen çarşı esnafı yaz aylarıyla birlikte turist yiyen yapışkan canavarlara dönüşünce, sıcak nefes aldırmaz olunca, bira kokusu havadaki o güzelim iyonların yerini alınca Bodrum ait olduğu yere, kişisel tarihimin başarısız keşifler ve boş hayaller cildine gömüldü gitti.
Yine de İstanbul’a dönmedim. Hala da vazifelerimin beni çağırdığı durumlar dışında dönmeyi ve hele uzun boylu kalmayı tercih etmiyorum. Her dönüşümde de haklıymışım, burada özlenecek birşey yokmuş, diyorum. Kimse benimle aynı fikirde değil ama olsun, buna, hatta çok daha fazlasına alışkınım. Tespitlerim, zaten, popüler olmamakla meşhurdur.
Derken o sırada bir çocukluk hayali uzun yıllar sonra tekrar içime sızmaya başladı. Tabiat ananın güçlü kolları! Dağ başı! Ormanlar, ırmaklar, mutlak yalnızlık, sadece yağmur haftalarında güçlenen ırmakların sesiyle, sabahları bin türlü ürkek neşeli dargın kuş müzikleriyle bozulan engin bir sessizlik. Wordsworth’ten okuduğum ve çocukluğumdan hatırladığım bir atmosfer. O şansa sahip olabileceğimi düşünmeye başladım. Düşündükçe cesaretim arttı ve deneyebilirim, dedim, ne olur yani, ne kaybederim.



YÜRÜME MESAFESİ
Annemgilin Ünye’de dededen kalma bir arazisi var. Şehre otuz dakika yürüme mesafesinde. Karayolunun ve denizin birkaç yüz metre uzağında başlayan bir dağın tepesi. Üç yanı göz alabildiğine açık, önü deniz, arkası dağ bayır. Çocukluk ve ergenlik yıllarım boyunca her yaz tatilim orada geçmişti. Bütün aile büyüklerinin hayatta oldukları, gençlerin o aile büyüklerinin alışkanlıklarına uyma adabına ve zevkine sahip oldukları zamanlar. Çocukları okutmaya gidiyoruz diye herkes birer ikişer İstanbul’a doğru dağılıp gitmeye başlamazdan önce. Stres ve depresyon kelimeleri hayatımıza girmezden çok önce. Şimdi bakıyorum ve muhabbet zenginliğiyle dolu olduğunu bizzat hatırladığım buradaki o eski hayattan geriye bir tek ben kalmışım. Ölümsüz olduklarını sandığım incir ve kiraz ağaçları, hepsi bir bir yıkılıp gitmiş, bir çoğundan geriye kök bile kalmamış. Ağaçlar da, meğer, yaşlanıp ölürmüş.
Neyse. İçimizi daraltmayalım. Esasen hayatımdan memnunum. Burası, gidenleri saymazsak, hala bozulmamış, hala ıssız, hala çok güzel.
Şimdi burada ilk senemi doldurmak üzereyim. Tabii bir aile babası olarak İstanbul’a gele gide (malum, çocuk okutuyoruz). Son gelişim aynı zamanda en uzun süreli kalışım oldu. İki aydır, neredeyse, hiçbir yere kımıldamadan buradayım. Sebep, romanımı bitirmek için kapanmış ve bitirmeden çıkmayacağım diye kendime söz vermiş olmam. Sözümde durmazsam kendimi ayıplamam. Ne de olsa herkesin kendine az çok bir hoşgörü borcu vardır. Ama iyi çalışıyorum. Her gece sona bir adım daha yaklaştığımı hissederek uyuyorum. İlerlemek iyi bir duygu. Bazen, sabah uyanıp, önceki gün yazdıklarımı okuduğumda, sandığım kadar ilerlememiş olduğumu farketsem de, tekrar denemek bile iyi bir duygu. Çalışmak, kendine saygı duymak için şart. Başarı ise Faulkner söylemişti- ahmakların düşüdür. Olabileceği gibi olmadan da kalabilir.



RÜYADA GİBİYİM
Burada tastamam tek başıma değilim. Araziye göz kulak olmakla görevli iki aile var, bana uzaktan ev sahipliği yapıyorlar. Mutfağa girmekten nefret eden biri olduğum için en sevdiğim şeylerden çaydan ve kahveden bile esasen yoksunum. Onlar çay yapıp bana demlik demlik taşıyorlar, sağolsunlar. Sabahları bir tavuk, bir de ördek yumurtası haşlayıp getiriyorlar, ve tabii kaymak (tavuklarımız, ördeklerimiz, ineklerimiz filan var, o bakımdan etrafımda bir çiftlik havası hüküm sürüyor ve ne yeyip ne içtiğimi biliyorum). Biraz rüyada gibiyim. Sabah ben uyurken Erol anahtarıyla içeri girip sessizce şömineyi yakıyor soğuk eve uyanmayayım diye. Burası Şubat ayı boyunca ve Mart’ın ilk haftasında çok soğuktu. 5 Mart gecesi kuvvetli bir kar fırtınasında ortalık enfes bir cehenneme döndü ve iki aydır kar yağsın diye dua eden ben evden çıkıp kendimi kar fırtınasının göbeğine attım ve "Büyülü Dağ "daki karda kaybolma sahnesinin küçük ama gayet tatmin edici bir tatbikatını yaptım. Akşamleyin İsa kuzinede pişmiş puf böreği, közde pişmiş bütün patates, titizce ayıklanmış ceviz, bazen de patlamış mısır getiriyor. Nazlandığımı ve şımartıldığımı minnettarlıkla hissediyorum.
Böyle bir hayat. Sıkıldıkça düşünceli, uzun yürüyüşler, yürüyüşe dalar gider de saati unutursam yaban domuzu korkusuna hava kararmadan eve dönmek için koşuşturmalar, İsa ve Erol’la ateş başında akşam çayı içerek eski zaman hikayeleri dinlemeler, ‘hadi seni meşgul etmeyelim de sen biraz çalış,’ diyerek kalkıp bana vazifemi hatırlatmalar, sonra masaya oturup önümdeki gece denizinin devasa karanlığına dalıp giderek düşüncelerimi toparlama çabaları.
Uzun zamandır ilk kez yerimden ve halimden memnunum. Ya da burada dedikleri gibi: Çok şükür, bir şikayetimiz yok.



Fotoğraf galerisi için TIKLAYINIZ.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam