VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Kasım 2013 Cuma | Anasayfa > Haberler > Rönesans ve Altın Çağ’ın pırıltılı masaları
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Rönesans ve Altın Çağ’ın pırıltılı masaları

Şato figürü verilerek masaya getirilmiş börekler, gümüş tabaklar, dev tabloların süslediği salonlar, görkemli mönüler... Rönesans döneminde saray yemekleri kadar düğünler ve davetlerlerde verilen şölenler de göz kamaştırıcıydı.

Şölen; bolluk, refah, incelik, zevk ve geleneğin göstergesidir. Rutinin kırılması, eğer halka kadar uzanan bir eğlenceyse de birkaç gün de olsa açlığın unutulması anlamına gelir. Karnavalın toplum için ise başka bir fonksiyonu vardır: Tüm yasakları kaldırmak ve baskıyı senede bir defa halkın üzerinden çekmek. Kestaneye atılan bir çizik gibidir karnaval; yoksa insan ateşte patlar. Bu şenlikli, yasaksız günlerin başını çektiği diğer ziyafetler ise bir hükümdar nezdinde zenginlik ve gücün yanı sıra merhametinin de gösterilmesi için bulunmaz bir fırsattır.
Bir de saray duvarları içinde kalan ziyafetler vardır tabii. İtalya’da Rönesans düğünleri görsel ve gastronomik olarak bu dönem şölenlerinin tepe noktasında yer alır. Söz gelimi, 1490’da Milano’da Porta Giovia şatosunda Gian Galeazzo, Isabel de Aragon’la şehrin unutamayacağı bir düğünle evlenirken, bütün organizasyon yakından tanıdığımız bir dâhiye düşer: Leonardo da Vinci’ye! Rönesans’ın ışıltılı sofralarını hazırlayan maharetli eller ve yaratıcı beyinlerin buluşma noktası bittabi İtalya olmuştu. Bu büyük adamlar İtalya’dan Fransa saraylarında çalışmaya gidecek ve bunu takip eden yüzyıllarda Fransa mutfağına şanını veren bir geleneğin de temelini atacaklardı. İtalyan yemek tarihçilerinin pek sevdiği bir sav da Catalina de Medicis’in Fransa sarayına gelin giderken beraberinde götürdüğü aşçısı ve sofra kültürü sayesinde İtalya’ya komşu ülkenin ilk mutfak zenginliği akışına kavuşmuş olmasıdır. Alpleri geçerek Fransız topraklarına giden başka bir mutfak yolcusu da Leonardo da Vinci’dir. Kanuni’nin müttefiki I. François’nın sarayında teşrifatçı başı olarak işe başlar, hayatının son demlerinde burada olur.

MUHTEŞEM DÜĞÜN
1469 yılında Medici sarayında gerçekleşen Lorenzo il Magnifico’yla Clarice Orsini’nin düğünü de yüzyılın unutulmaz şölenleri arasında anılacaktır. Gelin, şövalyelerle birlikte at sırtında saraya gelir. Şatafatlı gösteri barışın ve eğlencenin simgesi olan zeytin dallarının sarayın pencerelerinden atılmasıyla devam eder. Zamanın geleneği olarak kadınlar ve erkekler ayrı masalarda yer alırken, gelin de elli saray kadını eşliğinde masasında enfes mönüyü tadacaktır. Masalardaki devasa gümüş tabaklar tüm gösterişleriyle içindeki içecekleri ve bardakları soğutur. Mönü klasik şölen mönüsü dışındadır: Ekmek kırıntısı ve bademle fırınlanmış yılanbalığı, şarap ve sirkeyle marine edilmiş, kendi suyunda bol soğan ve sarımsakla pişirilmiş av etleri, hindiba ve erik soslu hindi.
Bu şölende Lorenzo’nun cömertçe halka dağıttığı şarap güç ve zenginliğin timsalidir. İşte tam da bu noktada İspanya’daki Jueves Santo (Kutsal Perşembe) geleneğini hatırlamamak elde değildir. Majesteleri gelenek olduğu üzere önce ayaklarını yıkar sonra on üç fakire yemek sunar. Yemek pek tabii kalabalık bir fakir ordusu içindir ve masalara tuzluk, peçete, bıçak, kaşık ve ekmek koyulur. Modern masadan tek eksiği çataldır. 18. yüzyıldan bir Kutsal Perşembe şöleni örneği bu dönemde çatala hâlâ direnildiğini gösterir. Osmanlı sarayına gelmek için 19. yüzyılı beklemesi gereken çatalın İspanya sarayına da Fransa ve İtalya’dan daha geç girdiğini iddia etmek yanlış olmaz. “Juana La Loca” (Deli Juana) filminde İspanya’nın kaderini değiştiren Katolik hükümdarlardan Fernando’nun damadı Güzel Felipe’nin elleriyle neredeyse vahşi hayvan edasıyla av eti yediği sahne, dönem sarayını hatasız canlandırmaktadır.
Aragon Kralı Hernando de Napoles’in saray mutfağının aşçıbaşısı olan Ruperto de Nola’nın derleyip kaleme aldığı “Libro de Guisados”, özellikle karnavallarda ve “Cuaresma” şölenleri için (paskalyadan önce gelen oruç süresi) pek çok yahni, sos, et ve sebze çorbası, “marzipan” (badem ezmesi) tariflerinin yanı sıra krallara, senyörlere ve diğer görevlilere nasıl servis yapılması gerektiğini anlatan bölümler içerir. Eti kesmek sadece bir maharet değil, hiyerarşinin tepesinde bir saray görevidir. “Trinchador”lar her hayvanın etini kesme inceliklerini bilen ve keselerce para kazanan bir memurdur.
Madrid şatosunda II. Felipe zamanında bir şölene şahit olan Jean Lhermite de Habsburgların İspanyol stili eğlencesini kaleme alırken ilginç detaylar sunar. Yemek yenen salonda gözüne ilk çarpan “altın ve ipekle parlatılmış” Tunus seferi sahneleridir. 1535 yılında babası Şarlken’in Barbaros’un üzerine yürüyerek onu Tunus’ta şaşaalı bir şekilde yenmesini ölümsüzleştiren bu sahneler beraberinde götürdüğü Flemenk ressam Vermeyen’in başarısıdır. Vermeyen’in resmettiği sahneler daha sonra Pannemaker tarafından Brüksel’de o unutulmayacak duvar halılarına işlenecek, 12 goblende ölümsüzleşecektir. Şölende geleneksel olarak kadınlara ayrı bir köşe hazırlanmıştır: Dikdörtgen ipek ve altından dokunmuş Türk halıları üzerinde!

DÖNEMİN SOFRA ADABI
III. Felipe’nin döneminde İspanya sarayına gelen İngiliz elçisi Lord Nottingham’ın şerefine verilen şölen ise Portekizli Tome Pinheiro da Veiga’nın kaleminde ölümsüzleşirken elçilerin karşına neredeyse patolojik seviyede bir gösterişle çıkmanın Osmanlı’nın tekelinde olmadığını gösteriyordu. İspanyollar varlarını yoklarını gözler önüne sererken inceliği de elden bırakmamışlardı. “Hepsi altın ve gümüş renginde şato ve gemi şeklindeki böreklere” ise hayran kalır. Ayrıca masaya dua etmeden, ellerini yıkamadan ve de hiçbir iltifatta bulunmadan oturan ve yemeye koyulan bu İngilizler karşısında şaşkınlığını gizlemez. 2 bin 200 tabağın kullanıldığı bu şölende sunulan çeşitli figürlerdeki börekler bize Leonardo’nun her şeye bir şekil verme arzusunu hatırlatıyor. Ludovico il Moro’nun zengin mutfağında Leonardo’nun önderliğinde ter döken aşçılar onun tasarladığı sebzeleri heykeltıraş gibi oymak zorunda olmadıklarını beyan ederek ayaklanınca o da sonunda çareyi Milano’dan heykeltıraş çağırmakta bulmuştur.
Dönem Avrupa’sında sofra adabı ortak sayılırdı. Ağzın kenarında kalan bir yemek parçası bıçakla temizlenmezdi, lakin peynir bıçağın ucuyla masadaki komşuya verilirdi. Çatal servis için idealdi, lakin zeytinler kaşıkla alınmalıydı. Cevizler ise elle yenmeliydi. Peçete boğaza takılmamalı, göğse konmalıydı. O dönemde Osmanlı sarayında sıvılar için kullanılan kaşık dışında bıçağın hâlâ bireysel kullanımdan çok uzak olduğu aşikâr. 16-18. yüzyıllar arasında Avrupa’da ekmeğin bıçakla kesilmesi ve koparılmaması masa adabının önemli öğelerinden biriyken sultanın sofrasında elle koparılırdı.
Küçük ve mutluluk veren zaman dilimleri olan ziyafetleri defterlerine kaydedip ölümsüzleştiren tüm kronik yazarlarına ve teşrifatçı başılara selam olsun!

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam