VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Temmuz 2013 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Ruhum hep geçmiş asırlarda
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ruhum hep geçmiş asırlarda

İstanbul üzerine pek çok kitap yazan “İstanbul filozofu” Haldun Hürel, Kemankeş adlı yeni romanında I. Mustafa ve IV. Murat döneminin sadrazamı Kemankeş Kara Mustafa Paşa'nın idama giden hikâyesini anlatıyor.

İpek Ceylan Ünalan
ceylanipek@gmail.com

Yaşadığımız asrın adamı olmadığını hep geçmişi özlediğini söyleyen bir İstanbul sevdalısı tarihin romanını yazarsa ne olur? İşte bu sorunun cevabını bulmak için tam anlamıyla bir İstanbul sevdalısı olan Haldun Hürel'in “Kemankeş” romanını okuduk. 1640'larda geçen roman Osmanlı Devleti'nin başarılı devlet adamlarından Kemankeş Kara Mustafa Paşa'nın hayatını anlatan romanda erken 17. yüzyılın az bilinen İstanbul'unda geziniyor ve bir devşirmenin devletin iki numaralı ismi olma yolunda ilerleyişine ve zirveye ulaşmasına tanıklık ediyorsunuz. “Kemankeş’in içinde aslında biraz da ‘ben’ varım '' diyen Haldun Hürel'le romanı Kemankeş Kara Mustafa Paşa'yı konuştuk.

Yeni romanınız “Kemankeş” tarihi bir roman. Tarihi bir roman yazmanın zorlukları neler?
Öncelikle şunu belirtmem doğru olur; bir tarihi roman yazmak, anlatılan o dönemin tarihini yazmak değildir. Zira, bir romanın temel karakterindeki değişmez olgulardan biri, “düş ve kurgu” kavramlarının birlikte hareket etmeleridir. Tabii ki o tarihi roman bir dönemin ruhunu ve fiziki görünümünü tasvir ettiğine göre, yazar kendi bilgisi ve yeteneği doğrultusunda satırlarını
olabildiğince gerçeğe yakın dizerse, roman da haliyle o kadar gerçeği yansıtmış olur. Yani bir yerde yazarın, anlattığı tarihi dönemi çok iyi tanımış ve analiz etmiş olması gerekir. Bu şekilde inandırıcılığı da kuşkusuz ki daha artacaktır. Ve her şeyden önemlisi, anlatılan öykünün akıcılığı konusunda yazar, çok daha rahat kalem kullanabilme şansını elde etmiş olabilecektir.

622 yıl süren Osmanlı Devleti’nde 215 sadrazamın görev yaptığını ve bunlardan 44’ünün padişah emri ile idam cezasına çarptırılarak öldürüldüğünü biliyoruz. Sadrazam olarak Kemankeş Kara Mustafa Paşa’yı şeçme nedeniniz nedir?
1640’larda ve Sultan İbrahim iktidarında yaşanan “Samur Devri” benim öteden beri çok ilgimi çeken bir tarih sayfasıydı. İbrahim’in özel yaşamının öne çıktığı, kendisinin ve haremindeki kadınların samur kürk düşkünlüğü nedeniyle sultanın emrindeki görevlilerden sürekli samur kürk temin etmelerini istediği, bunun sonucunda da ülke ahalisinin sırtına büyük bir vergi bindirildiği, zora koşulduğu bu sancılı devir, devletin iki numaralı yöneticisi Sadrazam Mustafa Paşa’nın üstün gayretleri ile bir derece olsun büyük sorunlarla karşılaşmadan atlatılabilmişti.Kemankeş Paşa’nın
çalışkanlığı, ruhi yalnızlığı, devleti için sarf ettiği üstün gayreti, çok iyi bir okçu oluşu, dönemin şöhretli karakteri Kösem Sultan’ın da sahnede yer alması ve her şeyden önemlisi, erken 17. yüzyılın az bilinen İstanbul’u, beni bu dönemi yazmaya sevk eden olgular oldu. Dahası, Kemankeş’in içinde aslında biraz da “ben” varım.

1643 YILININ İSTANBUL’UNDAYDIM

Romanda Kemankeş’in duygusal dünyasına, Osmanlı Devleti’ne kattıklarına yer veriyorsunuz. Osmanlı Devleti’nin padişahtan sonra en yetkili mertebesinde yer alan ve birçok başarıya imza atmış bir sadrazamın boğularak idam edilmesi sizi nasıl etkiledi?
Koskoca bir sadrazamın Sirkeci’deki bir çeşme başında, sıradan bir suçlu gibi ve ahalinin gözü önünde boğularak katledilmesi, neresinden bakılırsa bakılsın zaten çok acıklı bir olaydır. Lakin Osmanlı iktidarında sultanın mutlak egemenliği doğrultusunda verilen bu idam fermanları asırlar boyunca değiştirilmesi mümkün olamayacak biçimde uygulanmıştır bildiğiniz gibi. Kemankeş’in ayrıntılarıyla öğrendiğimiz bu idam edilme sahnesi, biraz da çok tanıdık ve hemen her gün içinden geçtiğimiz bir mekânda, Hocapaşa Camii önünde gerçekleştiği için, ister istemez olayın acıklılığı ve yürek yakıcılığı çok daha fazla hissediliyor, en azından benim için öyle oldu. Üstelik 1957’de Kemankeş’in Çarşıkapı’daki güzelim
külliyesinin ve gömüldüğü türbesinin ortadan kaldırılmış olması, üzüntümü ikiye katladı tabii.

Romanın her sayfasında gözlem gücü oldukça yüksek betimlemelerin yer aldığını görüyoruz. Bir tarihi roman yazıp o dönemin atmosferini bu kadar iyi yansıtmayı nasıl başardınız?
Belki inanmakta zorlanacaksınız, ama romanım için şunu söyleyebilme cesaretini bulabiliyorum: Ben, satırlar arasında yitip giderken, aslında 1643
yılının İstanbul’unda idim. Empati ile o yılların payitahtında hiç kimselere görünmeden, adeta bir sis gibi, sokaklarda, hanlarda hamamlarda, kırlarda bayırlarda, sarayın içinde, haremde dolaşmayı, o dönemin insanları arasında, ıssız bir mahalledeki sokağın köşesinde bulunmayı
başarabildiğimi sanıyorum. Hiç şüphesiz ki bu, çok büyük ölçüde benim İstanbul sevgim ve bilgimle paralel giden bir süreç sayesinde oldu.

Romancı kurgusal yeteneğiyle tarihi değiştirebilir mi, tarihi romanın bir de ahlaki yönü olmalı mı?

Kurgusuz roman olur mu? Kendi bakış açısı doğrultusunda her romancı istediği kurguyu kitabında kurabilir tabii ki. Yalnız, tarihi bir vaka söz konusuysa, gelişen olayların sonucunun bu gerçeğe uygun olması benim açımdan tercih nedenidir. Lakin, romanda “mutlak kural” diye bir olgudan da söz edilemez. Hayal gücü her şeyin üzerindedir ve yazar bunu en iyi biçimde yansıtmak ister. Bu kavrama bağlı olarak yine aynı şeyi
söyleyebilirim: Tarih, romanlardan öğrenilmez.


Siz romanlarınızda yakın tarihe özel bir bakış açısı getirdiniz mi?
Hayır. Benim ilgimi çeken daha uzak tarihler. Osmanlı’nın 17. yüzyılı genel olarak az bilinir. Benim ilgim zaten bu nedenle 1640’lara odaklandı. Bir şey daha eklemek isterim doğrusu; bBen, yaşadığımız asrın adamı değilim. Ruhum hep geçmiş asırlarda. Özlüyorum. 1500’lerin 1600’lerin, 1700’lerin İstanbul’unu çok özlüyorum.

Romanlarınızda anlattığınız olayları gerçeğe uygun olarak mı anlatmaya çalışıyorsunuz?
Öyle bir saplantım yok. Lakin, olabildiğince kesin bilinen gerçeklere uyar, arada kalan zamanları, olayları, mekanları ve kişileri ben kurgularım.
Örneğin; Sultan İbrahim Kemankeş hakkında idam kararını nasıl ve nerede verdi? Bunu biraz değiştirebilirim. Onun hakkında ettiği hakaret ve küfürlerin dozunu daha arttırabilirim. Kemankeş’in okuma-yazma bilmeyişini başka başka açılardan yorumlayabilirim. Katibinin cinsel sorunlarını abartabilirim. Kısacası, roman yazmak bir yazarın ruhsal coşkusunun zirvelerde gezmesi demektir. İyi ki yazabiliyorum, ki bu beni ayakta tutuyor, mutlu ediyor, huzur veriyor.


Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163