VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
11 Kasım 2016 Cuma | Anasayfa > Haberler > Saat kurduran boksör
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Saat kurduran boksör

Muhammed Ali, sadece dünya için değil memleket için de önemli bir figür. Biraz da bundan olsa gerek, onunla alakalı bir kitabı Türkçede okumanın keyfi bambaşka.

MURAT MERİÇ


Eskiler anlatır: TRT’nin ilk yıllarında, sabahtan akşama kadar yayın olmayan yıllarda yani, gece yarısı başlayan bir özel yayın, milletçe ekrana kitlenmemize sebep olurmuş. Amerika’da yapılan ve saat farkı yüzünden sabaha karşı canlı yayınlanan Muhammed Ali maçlarından söz ediyorum. Dünyanın ilk Müslüman boks şampiyonu, sadece İslam âleminde değil, memlekette de ilgi görürmüş. Anlatanlara, bu heyecanın sebebini sorduğunuzda alacağınız cevap aşağı yukarı aynı: “Muhammed Ali bizdendi, Müslümandı çünkü”.

Elimdeki kitap, bir Norman Mailer kitabı; “Dövüş”. Alt başlığı, her şeyi açıklıyor: “Bir Muhammed Ali Hikâyesi”. Bildiğimiz boksörün bilmediğimiz hayatına ışık tutan bir vesika!
“Ölüler Susuzluktan Ölüyor” başlıklı ilk bölüm, başta sıkıcı bir antreman günlüğü gibi başlasa da sonradan ilgimizi çekecek şeylerle karşılaşıyoruz: Antrenörü Bundini’nin devreye girdiği sahneler mesela… “Rocky” filmleriyle büyümüş bir kuşağa mensup olduğum için, böylesi ayrıntılar, kitabı güzelleştiren satırlar olmanın ötesinde ilgimizi tümüyle buraya vermemize sebep. Hele beş saatte yazdığını söylediği “şiir”in ilk dizelerini duyduğumuzda, merak ikiye katlanıyor: “Müthiş iki yumruğum var / Biri çok vuruyor ama diğeri akıllara zarar…” Birkaç paragraf sonra, anlatıcının şu cümlesini okuyoruz: “Ali’nin birkaç satırlık gerçek şiir yazabilmesi, bir entelektüelin iyi bir yumruk atmasına eşdeğerdir.”

Kitabın ilk cümlesi, her koşulda hislere tercüman: “Onu görmek insanı hep afallatıyor.” Başta sözünü ettiğim “millî” heyecanı da açıklayan cümle bu. Anlatıcı, Muhammed Ali’yi tanıtırken, şöyle ifadeler kullanıyor: “Eğer boks etin ete değdiği şehvetli bir şeyse, Ali bu işte ustaydı: yumruğu yeme zamanı geldiğinde bunun tadını çıkarırdı, mani olduğu ya da kaçındığı yumruklardan estetik bir haz alırdı, buna bir de Bossman Jones’un midesine indirdiği yumrukların libidinal hazzı ekleniyordu.”




Dövüşçünün “insan” yanı
Önce Ali’nin hayatının küçük bir parçasına şahit oluyoruz, sonra birden Zaire’ye ışınlanıyoruz ve “başka bir Siyah’ın zevkine” tanık oluyoruz: Darbeci Başkan Mobutu’nun Nsele’deki konutundayız. Bölümün orada başladığına aldanmayın… Aslında Zaire’de geçen bir bölüm bu ve bir maçın hemen öncesini anlatıyor. Taraflardan biri, elbette Muhammed Ali. 1971’de, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin adını (Afrika’ya yakışır bir isim olduğu için) Zaire ile değiştiren Mobutu, bu maçla şöyle övünüyor: “Siyah bir ülkede iki Siyah arasında yapılan, Siyahlar tarafından organize edilen ve tüm dünyada izlenen bir müsabaka…” Bunu “Mobutuculuk için bir zafer” olarak tanımladığı posterlerle destekleyerek görünür yerlere asan başkan, “halkına” verdiği armağanın keyfini süredursun, biz, bambaşka bir açıdan yaklaşıyoruz Ali’ye: George Foreman’ın, onunla yapacağı maçtan hemen önce yaralanmış olmasına ne kadar üzüldüğüne şahit olduğumuz satırlar, “insan” Ali ile tanıştırıyor bizi. Yakınlaştırıyor ya da… Ali -ki 1974’te Foreman’ı yenerek dünya şampiyonu olacak- sonrasında da bizi şaşırtıyor. Altını bir kere daha çizeyim: Kitabın en güzel taraflarından biri, çok iyi tanıdığımızı sandığımız “boksör”ün bilmediğimiz yönleriyle karşılaşıyor olmak.

“Bilmediğimiz yön” faslına girmişken, biraz da kendi alanımdan ilerleyeyim. Müzik üzerine yazmanın en şahane tarafı, hiç ummadık şarkılarla karılaşmak. Türkçe Muhammed Ali şarkıları, bu duruma verilebilecek en iyi örnekler. Rıza Konyalı’nın “Muhammed Ali” adlı plağı, onun Müslümanlığından yola çıkıyor ve bir övgü silsilesi halinde ilerliyor. Adnan Türközü işi “Vur Muhammed Ali” de aynı minvalde… Ali Taş’ın “Vur Muhammed Ali Vur” adlı plağı ise “başka türlü bir” yerden bakıyor olaya: Vur aslan Ali, vur! vur ki senin elinden zorla şampiyonluğunu alan emperyalist Amerikanın beynini parçala… Plaklarında Muhammed Ali’nin adındaki Ali’yi öne çıkartanlar, tanıtımlarında boksörün eline Zülfikar konduranlar da var. Dedim ya, “ummadık” karşılaşmalar bunlar… Kitaptan uzaklaşmayayım, bir dönem diskolarda çok çalınan bir ecnebi şarkıyla kapatayım bahsi: Johnny Wakelin’in The Kinshasa Band eşliğinde seslendirdiği “Black Superman” adlı şarkı. Wakelin’in en büyük hit’inin “In Zaire” olduğunu da bahaneyle hatırlatayım ve Zaire bahsiyle burada da şaşırtıcı bir paralellik korayım.

Ali’nin gel-gitleri
“Kelebek gibi kaçan, arı gibi sokan” Muhammed Ali, her dem merak ettiğimiz insanlardan. “Dövüş”, bu merakımızın bir kısmını gideriyor sadece ama bu, kitabın başarısızlığı değil. Yazarın baktığı yer, onun hayatını birebir anlatmaya odaklı değil. Hayatının önemli devrelerini onun kaleminden okuyoruz ama aradaki zıplamalar, kimi boşluklara sebep oluyor. Bunu doldurmak, okuyucuya bırakılmış. Bu, aynı zamanda eğlenceli bir oyun aslında: Muhammed Ali’nin izini sürmemize vesile oluyor bu kitap.
Bir yandan Foreman’ı da tanıyoruz ve çalışmasına şahit oluyoruz: Terry Lee ile çalıştığı sahneler -ki yine bir “Rocky” filminden kopmuş gibi “izlediğimiz” Aretha Franklin şarkısı eşliğinde ip atlama sahnesi örneğin- kitabın en heyecanlı bölümlerinden biri. Bu noktada şunu söylemek mümkün: Amerika - Zaire arasında gidip gelen yolculuğumuz esnasında iki “taraf”ı da etüt etmek enteresan oluyor.

Az önce lafı dolandırarak söylemeye çalıştığım şeyi, biraz daha açayım: “Dövüş”, bir Muhammed Ali biyografisi değil. Foreman’la yaptığı şampiyonluk maçının hikâyesi aslında… Maç ve hazırlık esnasında boksörün hayatında gerçekleşen çalkalanmalar, kitabın “gel-git”leri. Bunu kötü anlamda söylemiyorum: Oradan oraya savrulurken, yeni bir insan tanıyoruz. Kitaptaki ayrıntılar, bunun için güzel.

Kitabın “N’golo” başlıklı ikinci bölümü, Kinşaşa’da yapılacak unvan maçını yanı başımıza getiriyor. Bir naklen yayın izler gibi izliyoruz maçı. Öncesi ve sonrasıyla. Ayrıntıları anlatacak değilim, kitabın keyfini kaçırmayayım. Hatta burada keseyim, meraklısı bir koşu kitabı alıp sayfaları arasına kaybolsun.

“Dövüş”, bir dövüşün hikâyesi. Adına aldanmayın, vurdulu kırdılı değil bu dövüş. En azından anlatımı öyle. Kitabın sonunda, alternatif son meraklıları için bir sürpriz var. Dedim ya, keyfi kaçmasın, sürpriz orada kalsın.
Muhammed Ali, sadece dünya için değil memleket için de önemli bir figür. Biraz da bundan olsa gerek, onunla alakalı bir kitabı Türkçede okumanın keyfi bambaşka. Eskiler gibi saatlerimizi kurduracak boksörler kalmadı artık. Teknolojinin ilerlemesi, buna engel oluyor zaten: İstediğimiz maçı istediğimiz zaman ve istediğimiz yerde izleyebildiğimiz bir dünyada, saat kurma hadisesini gençlere anlatmak mümkün değil. İyisi mi öyle bir çabaya girmeyeyim, yazıyı tadında bırakıp kaçayım ve okuyucuları Muhammed Ali’yle baş başa bırakayım. “Dövüş”, iyi bir kitap. Okuyun, pişman olmayacaksınız.

Dövüş/ Norman Mailer
Çevirmen Ahmet Ergeç/ Fiyatı: 18 TL

Paylaş