VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
10 Nisan 2011 Pazar | Anasayfa > Haberler > Şairin dönüşü!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Şairin dönüşü!

Murathan Mungan’ın beklediğim romanı “Şairin Romanı” nihayet yayımlandı. “Nihayet” diyorum çünkü şair, bu kitabın seyrini, amacını, derdini tam 13 yıl önce bir röportajda anlatmıştı bana. Aradan 13 yıl, pek çok roman, pek çok kitap geçti. Ama anladım ki, Murathan farklı görünse de yol haritasını hiç değiştirmemiş. Bu yüzden “Şairin Romanı” farklı dünyalara gitmiş, buralarda dolaşmış ve sonra yurduna geri dönmüş bir şairin romanı... Roman “Şairin Dönüşü” diye başlıyor.

Buket Aşçı

Tam 13 yıl önceydi.
Mesleğe yeni başlamış hevesli bir kültür-sanat muhabiriydim. Üçüncü röportajımda Türkçe edebiyatın en önemli isimlerinden birinin kapısını çalmıştım: Murathan Mungan’ın. Bu sözlerimden cevval bir yeni yetme gazeteci olduğum anlaşılmasın. Aksine o gün Murathan Mungan’ın evinin zilini çaldığımda sadece yağmura yakalandığım için değil heyecan ve korkudan ötürü de titriyordum.
Titriyordum çünkü elinizde tuttuğunuz bu ekin birkaç ay önceki bir “Editörden” yazısında anlattığım üzere Murathan Mungan en sevdiğim yerli yazarlardandı.
“Cenk Hikayeleri”ndeki Şahmeran hikayesi zaman zaman hâlâ aklıma gelir, içim ezilir. “Yaz Sinemaları” uzun bir yaz elimden düşmemiş bir şiir kitabıydı. “Kaf Dağının Önü”, “Kırk Oda” üniversite yıllarında elden ele dolaştırdığımız kitaplardandı. Hatta bir tanesini hiç unutamam. Öyle çok dolaşmıştı ki, tekrar bana geldiğinde, kenarlarına alınan notlar, kıvrılan sayfalar, üzerine dökülen ekmek kırıntıları hatta kurumuş bir ot parçası ile başka bir kitap olmuştu
Sevmiştik Murathan’ı. Öyle ki, nasıl Nâzım Hikmet’e Nâzım diyorsak, ona da Murathan diyorduk. Yazarlardan tam isimleri ile bahsetmeyi çok havalı bulsak da... O Murathan’dı, yerliydi, dahası bizdendi.
İNANMASAN DA OKU!
Hem de sadece bizim gibi kendini pek bir solcu tanımlayanların da değil. Murathan, o yıllarda yeni yeni kendini gösteren, sınıflarda tek tük rastlanan türbanlı kızların, İslamcı gençlerin de yazarıydı. Bir defasında birinin arkadaşına “Fikirleri, hayat tarzına rağmen oku. Bu adamı oku” dediğini çok net hatırlarım. Bu söz o kadar ilgilimi çekmişti ki, sadece bunun üzerine bile sayfalarca yazabilirim. Çünkü bu şu demekti: “İnanmasan da doğru bulmasan da oku, çünkü gerçek bir damardan geliyor.”
Bana kalırsa bu damar Doğu’ydu. O bize Doğu’nun sesini getirmişti. Çocukluğumuzda kalmış olan ve büyüdükçe hele hele 80’lerin Batı rüzgarlarıyla birlikte git gide küçümsediğimiz o Doğu masalları onun kaleminde tekrar hayat buluyor, bize kadim bir şeyler fısıldar oluyordu.

ETEĞİNDEKİ TAŞLARI DÖKTÜ
İşte o günkü heyecanımda bunun da biraz etkisi vardı. Belki, o bilge öykülerin yazarı bana, hayatıma dair bir şeyler fısıldayabilir, mesela tam kapıdan çıkmadan hayat boyu kendime pusula yapacağım bir cümle edebilirdi.
Üç şiir kitabı peş peşe çıkmıştı Murathan’ın: “Oyunlar, İntiharlar, Şarkılar”, “Mürekkep Balığı” ve “Başkalarını Gecesi.”
Bu nedenle ilk sorum: “Bu üç kitabı arka arkaya çıkarmanızın özel bir nedeni var mı?” olmuştu. İşte o zaman Murathan, uzun bir süreci içeren bir yol haritasını anlatmıştı bana. Tam 13 yıl sürecek olan...
Şöyle diyordu şair: “Bu kitaplarla yirmi yıla dağılmış malzemeleri kendi üst bağlamları, başlıkları altında toplamaya çalıştım. Bu üç kitabı birer ay arayla yayımlamamın asıl nedeni ise ‘Eteğimdeki Taşlar’ isimli başka bir şiir kitabımın hazırlığı.”
Haliyle merak etmiş, sormuştum “Eteğimdeki Taşlar”ı. Ve o da şöyle anlatmıştı ilk basımı 2004’te yapılacak olan kitabını: “Bu, defterlerimde kalan, hiçbir kitabımda yer almamış şiirlerimden oluşan bir kitap. Belki de çıkardığım en kalın ve tok kitap olacak. Böylece bir anlamda düzlüğe çıkacağım. Bölümleri hem bugüne kadarki arayışlarımı yansıtacak hem de bu kitapla mazimle olan ilişkimi keseceğim.”
Burada durup kalmıştım. Ne demek istiyordu Murathan? Mazisiyle ilişkisini kesmenin anlamı neydi? Sanki bir tepe aşacak ve sanki bir düzlüğe gelecek gibi söylemişti bunu. O yüzden “Bu düzlükte ne yapmayı planlıyorsunuz?” diye sormuş ve ardından 13 yıl sonra bu röportajı hatırlamama, evin altını üstüne getirerek Milliyet Sanat’ın o sayısını bulmama neden olacak yanıtı vermişti: “Şairin Romanı’nı çalışacağım” diyor ve ekliyordu; “Bu kitap şiir üzerine felsefe yapmama olanak sağlayacak bir metin. Hem roman sanatının çeşitli anlatı oyunlarından yararlandığım hem de şiir üzerine uzun uzadıya düşünememe olanak sağlayacak bir tür metafor romanı. Bir ütopya kitabı, belki bilim-kurgu da denilebilir. Bütün kahramanlarının şair olduğu, şiirin hayati önem taşıdığı adı Yerküre olan bir gezegende geçen olayların anlatıldığı bir kitap. Bu kitapla sanıyorum gerek kendi şiirimi gerekse genel olarak şiiri ve şiirin 21. yüzyıldaki geleceğini daha derin ve sakin düşünebilme fırsatı bulacağım.”
Yani Murathan, şiirle ilgili olarak eteğindeki tüm taşları, kitaplarından taşan, çekmecelerde biriken ne var, ne yoksa bir güzel dökecek, sonra bir düzlüğe gelecek ve orada bir roman yazacaktı ama yine şiire dair düşünmek için... Şimdi düşünüyorum da, Murathan bu 13 yıllık süre zarfında sadece şiire dair değil yaşama, edebiyat ortamına, piyasa kurallarına dair de eteğindeki taşları dökmek istemiş.
ÇOK SATAN YAZAR İMAJI
Çünkü “Eteğimdeki Taşlar” 2004 yılında yayımlansa da arada Murathan’dan başka kitaplar geldi. Nitekim “Eteğimdeki Taşlar” da altı yıl sonra yayımlanmış, bu arada şairden “Üç Aynalı Kırk Oda” ve tartışmalara neden olan “Yüksek Topuklar” gelmişti. Bu yıllarda Murathan şiir üzerine düşünen şair imajından çok, ‘satan bir yazar’ imajı çiziyordu.
Aslında 2000’lerin başında, yayın dünyası hemen her alanda çizgisinin, doğal seyrinin dışına çıkmıştı. Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı”sının bilboarda yükselmesi kelimenin tam anlamıyla bir infial yaratmıştı. Yayın ve edebiyat dünyası ikiye bölünmüştü: Kitap reklamına karşı olanlar ve destekleyenler! (Bu konuda kaç haber yaptığımı hatırlamıyorum bile!)
Bu büyük değişim, kırılma, yazarların imajlarını da etkilemişti. Mesela Murathan Mungan’ın o yıllardaki menajeri de olan Barbaros Altuğ, Türkiye’nin ilk kitap ajanı olmasından ötürü yaptığım röportajda şöyle diyordu: “‘Üç Aynalı Kırk Oda’, bizim ‘Yeni Hayat’ımız olacak.” Kopan fırtınayı düşünün. Ve ilerleyen süreç içinde buna “Yüksek Topuklar” romanının P&R’ının yarattığı tartışmaları da eklersek Murathan’ın “Doğu’nun Sesi” imajı okurun zihninden yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamıştı. Ve bu bazı okurlarını rahatsız etmişti; kendilerini incinmiş hissetmişlerdi.
Aslında bu çok doğal ve bir o kadar da güzel bir şey. Bir yazarı sevmek, onun okuru olmak demek tek taraflı bir akit gibidir. Bozulduğunda kendinizi “aldatılmış” hissettiğiniz. Ve çok az yazar böylesi bir akide taraf olur. Bunun için okurun kitaplarınızla sabah ezanlarına kadar halleşmesi gerekir, bazen onu evden çıkamayacak kadar kavramanız.
Yolda giderken durduk yere cümleleriniz takılmalı aklına ve belki ayrılırken sevgiliye ondan bir dize fısıldayabilmeli, onun romanından bir cümle ile hayata küfredebilmelisiniz. Murathan bu yazar milletinin mensuplarındandı. “Yüksek Topuklar”la birlikte kitlesellişince de yıllarca onu okuyan okuru, haklı ya da haksız kendini aldatılmış hissetti. Mesela bir arkadaşımın sözümü hiç unutamam: “O plajlarda okunacak bir yazar mı!”
Ama şimdi 13 yıl önceki röportaja bakıyorum da... Evet Murathan bu süre içinde sadece şiir alanında değil, yaşam, piyasa kuralları, kariyer konularında da “Eteğindeki Taşlar”ı dökmüş. Ve meğer o yol haritasından sapmış görünse de sadece görünmüş. Zaten bu süre zarfında ondan “Çador” ya da “Kadından Kentler” gibi okuyanının göğsüne bastırarak taşımak isteyeceği kitaplar da gelmişti. Ama yine de bu kitaplar, tartışmalar yaratan o imajı sarsmadı.

MOLA SONA ERDİ

Ama şimdi “Şairin Romanı” raflarda. Hem de 13 yıl önce tarif ettiği gibi. Nasıl mı? Hadi ondan dinleyelim:
“Ben belki kendimi gizli dönemselleştirdim. Mesela ‘Eteğimdeki Taşlar’a kadar geleceğim ve sonra da bir bakacağım demek de bir tür dönemselleştirmeydi ama bu bana hitap eden bir terim. Okura çok şey söylemeyebilir. Zaten ‘Şairin Romanı’nın her bölümünün adı ‘Şairin...’ diye başlıyor. Örneğin kitap ‘Şairin Dönüşü’ diye açılıyor. Bir dönem adı gerekiyorsa bir ‘Olgunluk Dönemi Eşiği’ diyebiliriz. Yani yirmi küsur yıldır ne yaptım? Yaptıklarımdan bir tane daha yapmak istemiyorum. Bir tür gizli mola vereceğim. Bu şiiri bırakmak değil. Başka bir boyutta bütün bu süreci yeniden gözden geçirme isteği.” Böyle demiş şair tam 13 yıl önce... Ve bu gün romanı gerçekten de “Şairin Dönüşü” diye başlıyor... Ve onu üniversite yıllarından beri onu takip eden, zaman zaman incinen bir okuru olarak onun bu yeni dönemini yani “Şairin Dönüşü”nü görmenin heyecanı içindeyim. Çünkü neden bilmiyorum ama onun bu dönüşü bana kadim masallarda anlatılan kralın dönüşünü hissettiriyor.

Not
“Şairin Romanı” kitap ekini matbaya yetiştirmeden iki gün önce elime ulaştı. Hal böyle olunca, diğer okunan kitaplar ve ağır dergi temposu nedeniyle ancak 100. sayfaya kadar gelebildim. Bu yüzden de romanın içeriğine girmemeye özen gösterdim. Ama şöyle söyleyebilirim: Bu kitabı okurken uzaklardan çok uzaklardan kulağıma bir şeyler fısıldanıyor gibi hissettim. Şimdilik bu kadar, romanla ilgili detaylar daha sonra.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163