VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mart 2016 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Samsa’nın kabuğu vardı benim garibanlarda o da yok
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Samsa’nın kabuğu vardı benim garibanlarda o da yok

Ethem Baran “Evlerimiz Poyraza Bakar” kitabındaki karakterleri için “Gregor Samsa’nın, kabuğunun içinde nasıl yaşayacağını düşünmeye benziyor hayattaki duruşları. Üstelik benim garibanların kabukları da yok” diyor.

İPEK CEYLAN ÜNALAN




Evlerimiz Poyraza Bakar” okuru sıradan hayatın derin ayrıntıları üzerine düşündüren öykülerden oluşuyor. Nasıl ortaya çıktı bu hikâyeler?

Hayat bize devamlı hikâye anlatmıyor mu zaten! Hikâyelerle çevrili yaşıyoruz. Yazarın işinin onları yakalamak olduğunu düşünüyorum ve öykünün de romanın da ayrıntıyla yazılacağına inanıyorum. Aslında “sıradan hayat” diye bir şey yok. Maceradan maceraya atılan bir insanın hayatı sıra dışı da, evinden dışarı çıkmayanınki sıradan mı? Onun kafasının içinde nasıl bir dünyayı yaşadığını, ruhunu nerelerde dolaştırdığını kim bilebilir? Hayat her yerde, herkes için derin ayrıntılarla doludur. Önemli olan sizin, onlardan hangilerini yazınızın içinde yeniden kuracağınız. Yazmak istediklerimin hepsini kâğıda dökmeyi başaramıyorum tabii; kimi bir defterde kalıyor, kimi bitirilmeyi bekliyor. Kolay yazamıyorum; çok ince eleyip sık dokuyorum. Bu kitapta yer alan öyküler de uzun bir çalışmanın sonucu ortaya çıkmıştı. Kafamdaki hikâyelerin arasında dolaşıp dururum hep ama yazacağım konuları ben bulmam genellikle, onlar gelip beni bulur.

Birkaç hikâye dışında anlatıcı olayları uzaktan izleyen biri gibi anlatıyor. Uzaktan izliyor, yaşanılanları gözlemliyor, olduğu gibi aktarıyor ama yer yer de okuru kendisiyle yüzleşmeye davet ediyor. Nedir anlatıcının gizemi?


Kurmacanın kendisini öykünün konusu haline getirmeye çalışıyorum o öykülerde. Bu okuduklarınız, oradaki kişilerin başından geçmedi, işte burada, okuduğunuz kitabın sayfaları arasında geçiyor diyorum. Öyküde ve romanda anlatıcının kim olacağını önemsiyorum. Örneğin, “Emanet Gölgeler Defteri”nde ‘ben’, ‘sen’ ve ‘o’ anlatıcıların hepsini kullanmıştım. Hatta birinin başladığı cümleyi diğerinin bitirdiği yerler olmuştu. Öykü kişilerinden biriymiş gibi konuşan, onlar gibi davranan anlatıcının aslında edebiyatın içinden biri olduğunun anlaşılması, onun kitapların arasından kafasını uzatması hoşuma gidiyor. Haklısınız, okurun kendisiyle yüzleşmesini istiyorum.

Öykülerden birinde Kafka’nın Gregor Samsa’sına atıfta bulunuyorsunuz. Modern hayatta insanın kendine yabancılaşması kaçınılmaz. Sizin karakterlerinizin kendine değil de yaşadığı zaman dilimine yabancılaştığını görüyoruz. Hep bir özlem var sanki eskiye… Neden böyle?

Eskiye özlem değil benim derdim. Geçmişe bakar gibi yaparak şimdiyi göstermek. Bir şeyleri yeniden kuruyorum. Bunlar anlatılmamıştı ya da farklı anlatılmıştı diyorum. Gregor Samsa’nın, kabuğunun içinde nasıl yaşayacağını düşünmeye benziyor benim kahramanlarımın hayatın ortasındaki duruşları. Üstelik benim garibanların kabukları da yok. İnsanların türkü yaktıkları günleri de şimdiyi de aynı ömrün içinde yaşama talihsizliğine uğramış onlar. O insanlar ruhlarında gezdirdikleri eskiyle yaşıyorlar. “Bozulmayan Yazı”da, yetmiş dört yaşında, elinde cep telefonuyla dolaşan ve aynı yaştaki sevgilisine mesaj atan bir amca var örneğin. “Kavaklar Kavaklar”da, kocası boşadığı halde gidecek yeri olmadığı için aynı evde yaşamaya devam eden bir teyze var. İnsan kolay değişmiyor, onlar aynı kalmış ama hayat her gün değişiyor. Oysa adına eski dediğimiz zaman parçası tüm yaşanmışlığıyla oradan el sallıyor, sonra gelip bugünün içine yerleşiyor; bu kez birlikte bakılıyor o gelinen yere…

YAZMANIN TEK ÇARESİ YİNE YAZMAKTIR

“Birinin ruhunun içinde neler olup bittiğini öğrenmek için onun rüyalarına bakmak gerekir” diye bir cümleniz var kitapta. Sizin rüyalarla aranız nasıl?

Ben rüyaları kitapların içinde, sözcüklerin arasında görüyorum. Bilinçaltının en sevdiği yerdir rüya ile yazı…

Kitapta “Yazdıkça hatırlıyorum, unutmak için yazıyorum. Yazdıkça unutuyorum” diyor anlatıcı... Sizin için de durum böyle mi?

Unutmak, acımızı hafifletmek için yazarız; yazdıkça da hatırlarız tabii. Yazmak için hatırlamamız gerekir. Bir yerde söylemiştim, yine tekrar edeyim: Yazmak, tek çaresi yazmak olan bir derttir.

Zaten yazarken kendinizi özgür hissediyor gibi bir hava var öykülerinizde…
Doğru söylüyorsunuz. Pek konuşmam, içimdekileri dışarı vuramam. Hayat karşısında ürkek bir duruşum vardır. Ama yazarken elimi ve dilimi serbest bırakabiliyorum galiba. Boş bir sayfanın insana verdiği özgürlüğü başka kim verebilir ki! Orada her şeyi yeni baştan kurabilmeniz mümkün. Silmeniz, bir daha, bir daha yaşamanız, öfkelenmeniz, intikam almanız, sövmeniz… Öykü ya da roman kahramanlarımı özgür bırakırım. Nasıl düşünmeleri gerekiyorsa öyle düşünür, nasıl konuşmaları gerekiyorsa öyle konuşurlar.

Bir röportajınızda “Elime defter-kalem almadan sokağa çıkmam” demiştiniz. Hâlâ durum böyle mi?

Yanımda mutlaka küçük bir defter ve kalem vardır. Notlar alırım. Yazacaklarımın kırıntıları yanımda oldukça kendimi güvende hissediyorum herhalde. Aldığım notlar önemsiz şeyler de olabilir. Kimi bir öykü ya da romana girebilmek için zamanını bekler; kimi şanslıdır, kendine bir köşede bir yer bulur; kimi başlı başına bir öyküye dönüşür. Yarım kalanlar vardır, unutulanlar, yıllardır kendine bir yer bulamayanlar. Sokaklar bir yazarı besler tabii ama nelere ve nereye baktığınıza bağlı. Yazdığım karakter sokakları dolaşıyorsa ben de dolaşırım onunla birlikte. O hangi müziği dinliyorsa ben de onu dinlerim. Sonuçta çok hareketli, hızına yetişilmez bir hayatım yok. Daha çok kitapların arasında geçen bir hayat.

BİR NEVİ AKIL DAĞITMA TELAŞI

Malumunuz aylık edebiyat dergileriyle birlikte ‘aforizma’ modası başladı. Ne dşünüyorsunuz bu konuda?

Tuhaf bir “olmuşluk” duygusu galiba bu. Yeteri kadar, hatta fazlaca okuduklarını düşünüp etrafa akıl dağıtma telaşı. “Didaktik” olmanın bir metin için tehlikelerini göz ardı etmemek lazım. Bir de okurun zekâsını küçümsememek…


EN SEVDİĞİ 3 KİTAP

Cervantes- Don Kişot: Kendi macerasını kendisi yarattığı ve hâlâ aramızda dolaştığı için.

Marquez- Yüzyıllık Yalnızlık: Onlarca ve onca kahramanı kendi içinde dönüp duran tek bir âna sığdırmayı başardığı için.

Hasan Ali Toptaş- Kayıp Hayaller Kitabı: Bir dilin bu kadar lezzetli olabileceğini bize gösterdiği için.


Paylaş