VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
06 Kasım 2015 Cuma | Anasayfa > Haberler > Sanat zamansızlığı tecrübe etmeye yeltenmektir
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Sanat zamansızlığı tecrübe etmeye yeltenmektir

Nazan Bekiroğlu’nun yeni kitabı “Mücellâ“, Cumhuriyet’le yaşıt bir kızın, unutulmuş kumaşların, kokuların, kimi yarım kalmış kimi tamamlanmış aşkların, hayatı seyretmekle yaşamak arasında gelip giden kadınların romanı.

RÖPORTAJ: HANDAN ÖZSOY





Mücella”... Bir günde okuyup bitirdiğim roman, beni adeta bir zaman sarmalının içine almış durumda. İstesem de çıkamıyorum. Bebek gelip, ömür varsa yaşlı gittiğimiz bu dünyada kendini yaşayamayan insanların arasındayım. Arada kendimi Mücellâ gibi düşünürken buluyorum. “Büyük Ümitler’in terk edilmiş malika^nesi”nde onunla birlikte yaşıyorum. Gaz lâmbasının yaydığı ışıktan duvarlara vuran gölgeler arasında onun kaybolup giden silüetini hayal etmeye çalışıyorum. Ete kemiğe bürünüyor sonra. Çok sevdiği kahve keyfine ortak oluyorum. Henüz bir genç kızken Nadire’nin baktığı kahve falında yunusa benzettiği kocaman balıkla birlikte bütün hayallerini o küçük fincana hapsettiği hayatını anlatıyor bana.
Küçük billûr aynasından kendime bakıyorum. Tıpkı bu aynanın sınırları gibi Mücellâ‘nın da bir sınır taşı var diye düşünürken, birden annesi Neyyire Hanım’ın sesi çınlıyor kulaklarımda. “Bak Mücellâ. Bak annem. Bu karayemiş ağacı, bu da bizim evimiz. Şurası da sokak, anladın mı?” Beşi bitirmişti. Babasız kız çocuğu yetiştirmek kolay mıydı? Kız dediğin iffetten tanınırdı.

Nazan Bekiroğlu sessiz ve derinden yaklaşıyor okura. Ama daha ne olduğunu anlamadan ilk satırlardan itibarenhikayenin içinde yaşamaya başlıyorsunuz. Karadeniz’in hâlet-i ruhiyesiyle değişen mevsimleri izlerken zamanın su gibi akıp gidişini izliyorsunuz.




Mücellâ yaş aldıkça 2. Dünya Savaşı‘ndan 27 Mayıs’a, Türkiye’nin yakın tarihine damga vurmuş birçok olaya radyolardan dalgalanan sesler eşliğinde tanıklık ediyoruz.

“Tanımaktır anlamanın ilk şartı. Sevmek anlamaktan sonra gelir.” Mücellâ’yı anlamak için hikayesini okumak gerekir. Ama onu önce yazarından dinlemek gerekir. Mücellâ Nazan Bekiroğlu’nun yazar olacağını hissetmiş olacak ki şöyle vasiyet etmiş: “O zaman, beni yazarsın. Şu Mücellâ teyzenin solan gülünü, gün görmediğini, içinde yazmaya değer bir şey olmayan kayda değmez ömrünü.” Rüya olan bu kadının yarım kalmış masalına ortak olmak eminim sizi de içine sürükleyecek.


Uslu ve hamarat Mücellâ... Yaşayamadıklarından hiç mi pişmanlık duymadı?

Mücellâ, Neyyire Hanım’ın eseri. Neyyire Hanım ise bir kızın hayatının en önemli hadisesini hayırlısıyla bir yuva kurmak olarak tanımlayan zihniyetin katıksız bir temsilcisi. Mücellâ bu zihniyete gönüllü teslim. Romanın problemlerinden biri zaten bu gönüllü teslimiyet ve sonuçları. Yaşayamama sancısı.

Türkiye’nin her yerinde Mücellâ gibi kendini yaşayamayan birçok kadın var. Çok mu gelenekçiyiz ya da mahalle baskısı mı ağır basıyor? Yoksa sokak tarafı tehlikelerle mi dolu?

Hepsinin dâhil olduğu, yek diğerini kışkırttığı karmaşık bir silsile. Sokak tarafında tehlike var çünkü. Okul kapısında hangi tehlikenin, hangi satıcının beklediğinde aklımız kalmaz mı? Korumak pedagojik olarak da bir ebeveyn davranışıdır. Ama korumak ile baskılamayı birbirine karıştırmamak lazım. Keza korumanın da zamanla ebeveyn davranışından çıkarak bizatihi çocuğun kendisindeki bir bilinç haline dönüşmesi gerek.


ÇİNİ SOBA GÜRÜL GÜRÜL YANIYORDU

Sizin için de zaman romandaki gibi acımasız geçiyor mu?

Zaman benim için de geçiyor. Ama onu acımasız olarak niteleme ihtiyacını hissetmedim. Çünkü en baştan biliyordum. Daha 24 yaşında iken yaşlanmaya başladığını fark eden biriyim ben. Belki hızla geçen zamanın önünden bir şeyleri kurtarmak çabamızdandır bunca yazmamız. Sanat budur en fazla. Zamansızlığı tecrübe etmeye yeltenmek.

Mutaves Hanım anlattıkça padişahın dünyalar güzeli kızıyla bahçıvanın oğlunun mutlu sonla biten masalı bana Mücellâ’nın kanadı kırık cesaretsizliğini hatırlattı. Oysa aşk cesaret iter. Aşk nedir sizce?

“Altın Tartmaz Kızın Masalı”nı gerçekte dinledim. Sekiz yaşıma kadar güzel bir mahallede büyük bir evde yaşadım ben. O konakta bir kış gecesini hatırlıyorum. Büyük bir odadayız. Dışarda fırtına var. Çini soba gürül gürül yanıyor. Başköşede yaşlıca, hoş, etkileyici bir hanım. Bu masalı anlatmıştı. Büyülenmiş gibi dinlemiştim. Unutulmasın diye Mücellâ’da anlattım. Aşka gelince. O kadar çok tanımını yaptım ki şimdi sadece halleri kaldı.“Dünya, yörüngesinde ilk defa dönmeye başladı. Irmaklar ilk kez o sessizliğin içinde akmaya başladı; yapraklar ilk kez kıpırdadı. Nehrin dalgaları ışıklar içinde kalırken usulca birbiri üzerinde kırıldı. Bir sincap ağaçtan ağaca atladı kızılkuyruğunu parlatarak. Hepsini ilk kez görüyordum.”


MİSAFİR ODALARI DEĞERSİZLEŞTİ

Çeyiz sandıklarına hakimiyetiniz de hayranlık uyandırıcı. Çoğu zamanla modern yaşama yenik düşse de o sandıklara insanın açıp bakası, koklayası geliyor. Siz de dantel örer miydiniz örneğin ya da köşe dantelleri, kasnak, gergef işleri, mekik oyası? Tecrübelerinizle mi, yoksa müthiş okuma merakınızla mı iğne oyası gibi işlendi bu bilgiler?

Az çok biliyorum ben de dantel örmeyi. Kırmızının üç-beş tonuyla bohça köşesi işlemişliğim de var Mücellâ gibi. Hatta ortaokulda İş Bilgisi dersimizde antika işi yapmayı da öğrenmiştik. Antika bu gün kullanılıyor mu bilmiyorum. Öyle acayip bir şey ki, poplinin yatay telleri çekiliyor önce üç sıra. Sonra dikey teller üçer üçer boğumlanarak çok güzel bir dikiş elde ediliyor. Ama bana sıkıcı gelmişti.


Yusuf Ziya’nın mektubu bir yangın alevi gibi. Bizi de yakıp geçiyor. O ne aşk mektubu öyle? Kelimelerle duygular adeta dans ediyor. Sizin cümlelerinizle sorayım: Kendisine böyle bir mektup yazılan kadın ne hisseder?

İkincisinin, üçüncüsünün yazılmasını beklerse hayatının hatasını yapar. Çünkü bu beklenti, aşkın zuhuratını bizatihi aşkın yerine geçirmek demektir. Ama böyle bir mektubun ikincisini beklemeden de edilmez ki.

Mücellâ, bir çöpün bile oynatılmasına izin vermeyen annesi vefat ettikten sonra evdeki eşyaların yerini değiştirmeye kalkıyor ama sonunda herşeyi eski yerine koyuyor. Giderek annelerimize mi benziyoruz? Burda tam olarak ne anlatmaya çalıştınız?

Bence evet, annelerimize benziyoruz giderek. Fiziken de meşreben de öyle. Hayat tecrübesi bizi onlarla benzer doğrularda buluşturuyor. Bu bilgi değerli. Fakat bunu fark etmek evcilleştiğimiz anlamına da geliyor. Bu kısım biraz problemli.
Mutlu bir roman değil gibi ama bir yandan da öyle sıkıp bunaltmıyor. Her ne kadar taşra sıkıntısı varsa da anlatım dilinizle o hayatların yükü adeta hafifliyor omuzlarımızda. Müthiş bir empati seziliyor insanlarla aranızda. Yazarken yaşıyor musunuz her birinin içinde? Kelimeler yaşanmış gibi akıyor kaleminizden...
Mücellâ, “Onlar ermiş muradına” hikâyesi değil. Ama bir yandan nostaljinin cazibesi, bir yandan Mücellâ’nın sükûneti bizi bunalımla değil hüzünle muhatap kılıyor. Hüzne itirazım yok.


Kaldı ki anlatıcının eğlenceli dili Mücellâ’nın hüzünlü atmosferini dengeliyor. En ağır gerçekler bile onun dilinde hafifleyerek, tüllenerek, “bu da geçer” bilinerek anlatılıyor. Bunun doğurduğu bir “neşve” var.
Sizce sevdiğine kaçan Rengin ve aşkına söz dinletemeyen Güzide mi? Yoksa kendi boşluğunu başkalarına akıl dağıtarak doldurmaya çalışan Mücellâ mı?

Her birinin karşılığı var bende. Kendi kaderinin dümenini kimseye bırakmamasıyla Rengin’i çok seviyorum. Ulaştığı sükûnetle Mücellâ çok derin. Güzide ise bir trajedi kahramanı. Vedat üzerinden kötülüğün abesliğini, mantıkla açıklanamaz yanını anlamak istedim. Aşkın nasıl da aldatıcı olabileceğini, insanı pişman edebileceğini. Aklım en fazla Güzide’de kaldı.



Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163