VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Eylül 2013 Pazar | Anasayfa > Haberler > Sartre ile bir Paris kafesinde
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Sartre ile bir Paris kafesinde

2011 yılının 26 Haziran günü akşama erecek neredeyse, beş saatten fazladır buradayım ve Sartre okumaktan çok, Sartre düşünmekte ve yazmaktayım. Yanımdaki sandalye boş görünüyor.


Gül İrepoğlu

Seine Nehri kıyısından yürüyerek geldim buraya. Sıradan bir kahve burası, turistlerden çok Parisliler'in geldiği. Pazar günü yalnız olan Parisliler'in.

Eiffel’in çıplak demir çubuklarla örülü gövdesinin ortası görünüyor oturduğum yerden. Altını ağaçlar kaplamış, tepesini ise tam önümdeki otobüs durağı kesiyor. Kule yine de orada işte. Tüm kente egemen. Parisliler ona aldırmasa da, hatta çoğu zaman görmezden gelse de, orada o ve onsuz olamıyor sevdiğim bu yer. 19'uncu yüzyılın sonlarındaki inşaatı sırasında çıkan tartışmalar bugün yalnızca sanat tarihçileri tarafından anımsanıyor belki. Tek başına çirkin olduğu muhakkak. Ama bu şehrin pek önemli bir parçası işte, çoktandır.

İki ötemdeki masada oturan yaşlıca, kırçıllaşmış saçlı ve yakışıklı adam yakışıklı olduğunu içeri girer girmez fark etmişim! Beni dikkatle süzüyor, kahveye adımımı attığımdan beri. Bakışlarını sol omzumda duyumsuyorum neredeyse. Paris kahvelerinin sıkışık masa geleneği… Adam beni kafasında nereye koyacağını kestiremiyor, elimde bilgisayarımla biraz yabancıyım, diğer elimde tuttuğum kitabın kapağında Jean-Paul Sartre adı okunuyor ama kitabın başlığı adamın tanımadığı bir dilden, öte yandan jambonlu kiş ve roze şarap ısmarlıyorum, “Cote du Provence”, menüye bakıp garsona danışmadan, bu beni bir parça Parisli yapıyor onun gözünde galiba.

Bilgisayarımı açıyorum, kahvenin internet şifresini sorup bağlanıyorum, sonra da kendime kızıyorum, bugün olsun e-postalarıma bakmayacağım, sadece okuyacağım ve yazacağım.
Yan masadaki gençler şampanya ısmarlamış, birer kadeh. O anda yalnız içilemeyecek tek içkinin şampanya olduğunu farkediyorum. Geçmişte içtiğim şampanyaları düşünüyorum…

Adam iri bir parça bonfileyle bolca patates kızartmasından ve birkaç kadeh kırmızı şaraptan oluşan yemeğini bitiriyor, ama masadan kalkmaya niyeti yok. Jilet gibi ütülü mavi gömleğini düzeltiyor, bana bakarak.

Hemen yanımdaki masada oturan platine saçlı geçkince kadın karşısındaki sandalyeye beyaz tüy yumağı köpeğini oturtuyor. O da uslu uslu oturuyor, buna alışkın olduğu belli, anlaşılan başka refakatçileri olmuyor pek. Kadın kendine mükellef bir Pazar yemeği olarak horoz kızartması ısmarlıyor. Yandaki adama davetkarca baksa da, adam hiç aldırmıyor ona. O adam Sartre olsa… Nereden geldi bu düşünce şimdi? Evet, adamın gözlüğü var, hatta ünlü yazarın gözlüğünün çok benzeri. Ama yüzü yazarınkinden çok daha çekici hatlara sahip. Sartre yaşasaydı kaç yaşında olurdu? Yalnızca birazdan okumaya hazırlandığım kitap mı bana bunları düşündürten? Arkamı dönünce adamla göz göze geliyoruz, o sırada garson onun ısmarladığı çilekli ve romlu rumbaba tatlısını getiriyor. Ben de mi ısmarlasam ondan? Hiç niyetim yoktu oysa.

Sabah otelden çıkarken masamdaki boş sandalyeye belki Monet gelip oturur diye bir hayal kurmuştum, her zamanki o kendime sakladığım tuhaflıklardan, ola ki geçenlerde tekrar gittiğim müzede onun tabloları karşısında geçirdiğim sevinçli anlardan esinlenerek. Ama Monet burayı sevmez. Işık yeterince girmiyor her yana. İlginç gölgeler de yok. Hem onun çevresinden ressamların müdavimi olduğu yerlere benzemiyor burası. Monet’yi bir başka sefere, bir başka mekana bırakacağım mecburen.

Akasyaya benzer ağaçlar var bu caddede. Ve yeni binaların yanında eskiler. Mükemmel Paris avenülerinden değil burası. Sadece otelime yakın ve ben iki haftadır aralıksız süren toplantılar nedeniyle yorgunum ve o toplantılardan tanıdık kimseye rastlamak istemiyorum ve laptopu taşımak buraya kadar kolay ve belki de kahvenin ismi beni çekti içten içe: Café des Ondes, Yayılan Dalgalar Kahvesi…

Adam kalktı sonunda, elinde bir eski evrak çantası, boş olduğu belli. “İşe yaradığı” günlerden kalan bu hatırayı yanından ayırmıyor anlaşılan. Bej ceketinin ütüsü bozulmuş. Gömleklerini çamaşırcıya verip ütülü giyiyor, ama evinde ceketini ütüleyecek biri yok. Hafif kamburlaşmış sırtıyla taksi durağında bekliyor. Son aşkı kimdi acaba onun? Hayatta ilk aşkların değil, son aşkların önemini anlayacak yaşa gelince diğerleri… Nereye gidiyor? Dönüp bana bakıyor, veda eder gibi, ben de gülümsüyorum ona. İnsan hayatta bir daha hiç görmeyeceği ne çok insanla karşılaşıyor… Adam taksi sırasını genç bir kadına veriyor, nazik bir jestle, neredeyse bir reverans bu, ama abartılı değil, bedenini hafifce eğerek ve ellerini iki yana açarak. Böylesi bir reveransı opera dışında görmemiştim hiç. Benim onu izlediğimi biliyor. Onu masama davet etmeliydim. Ne olurdu sanki? Neredeyse yerimden kalkıp yanına gideceğim ve “Mösyö, sizinle biraz sohbet edelim mi?” diyeceğim. Demiyorum. Ne çok pişmanlık var hayatta… Küçük, pek küçük şeyler bunlar çoğunlukla, ama yine de yaşamın akışını değiştirebilirler.

Adam hala bekliyor. Dalgalı gri saçları ensesine doğru uzamış biraz. Gözlük camları kalınca. Bir taksi geliyor sonunda, biniyor, ağır kapıyı çekmekte zorlanarak. Bana bakıyor son defa. Taksi eski köprüye doğru dönüyor. Ben bilgisayarımın ekranına doğru dönüyorum.

Sağ yanımdaki masada oturan grup iyice şamatacı. Hoşuma gidiyor onların gürültüsü, başka zaman olsa rahatsız olurdum. İnsanlar gülsün bu acayip dünyada, gülebildiğince gülsün, bağırıp çağırsın! diyorum kendi kendime. Yalnız oturmaktan pek de hoşnut değilim galiba.

Sıradan Paris önümden akıp geçiyor, genç kızlar geçiyor, etekleri kalçalarını ancak örtüyor, yine de garip durmuyor, bacakları öylesine ince ki… Sonra taşan etlerini örtmeye gerek duymayan, kendilerini beğendirme çabasından çoktan vazgeçmiş kadınlar, çoğu turist, giydiklerinin rahat olması önemli yalnızca, yanlarındaki şortlu kocaları ve ellerindeki haritalarla kenti oburca tüketmeye hazırlanıyorlar… Turistler, lütfen gelmeyin buraya, ben çevremde kentin hızlı hızlı konuşan ve iştahla yemeklerini yiyen yerlilerinden hoşnutum. Gelip öyle diyet salata gibi bu kente haraket edecek yiyecekleri sormayın. Bol patates kızartmasına fitseniz, tamamdır!

Bu bunaltıcı Haziran Pazarında acele etmeden yürüyen Parisli adamların saçları ne kadar bol! Traş olmaktan pek hoşlanmıyorlar anlaşılan, ve böyle bir kahvenin önünden geçerken mutlaka elleriyle şöyle bir sıvazlıyorlar saçlarını, bir tür erkeklik gösterisi sanki…

Şarabımdan bir yudum alıp ince kitabımın kapağını okşuyorum önce, gençliğimin kitabı, bir piyes. Ne kadar etkilenmiştim... Çevirideki ismi de vurucuydu: İş İşten Geçti. Okuduğum ilk Sartre yapıtı. Sartre ile tanışmak için iyi bir seçimmiş. Paris’in çalkantılı günlerinde ihanete uğrayıp aynı gün öldürüldükten sonra tanışan ve birbirine âşık olan Eve ile Pierre’in öyküsünü yeniden okumaya başlarken lise birinci sınıfın masumiyetine gidiveriyorum birden.

Yazarın o yalın betimlemeleriyle olan bitene eskiden olduğu şekilde öfkelenip, eskiden olduğu şekilde heyecana kapılıyorum. Sınıf farklarını bir kenara bırakıp birbirlerine koşan bir kadınla bir erkek.

Eve ile Pierre’in aşkını izliyorum sanki tiyatro sahnesinde. Onlara bir şans daha tanındığında değerlendirebilecekler mi bunu? Ölüler dünyasından dünyaya geri dönerek bir tüm gün boyunca aşklarını herşeyden üstün tutabilecekler mi? Tekrar yaşama hakkını ancak böyle elde edebilecekler, ama bunun bedeli sevdiklerini koruma olanağına kayıtsız kalmak... Sonunda aynı soru beliriyor kafamda, onca yıl sonra, yine en saf haliyle: “Peki ben ne yapardım?” Bilgisayarım açık önümde, kitabı bırakıp zihnime akanları yazmaya başlıyorum hızlı hızlı. Masamın yanında birinin belirmiş olduğunu fark etmemişim, sesini duyduğumda başımı kaldırıyorum ve nedense hiç şaşırmıyorum. Kurduğum hayallerin canlanışı ilk kez gelmiyor başıma. Önce o adamın geri geldiğini sanıyorum, sonra onun fotoğraflarından çok iyi tanıdığım birine dönüştüğünü görüyorum. Jean-Paul ince yüzündeki alaycı gülümsemesiyle kemik gözlüklerinin ardından bakıyor bana.

-İzin verir misiniz, oturabilir miyim Madame?
-Elbette, buyurun.
-Bu roze şarabı da nereden buldunuz Madame? Şarap dediğiniz kırmızıdır.
Ona itiraz etmek aklımdan geçmez. Zarif bir hareketle garsonu çağırıp bir şişe Bordeaux ısmarlıyor. Etraftaki konuşmalar duyulmaz oluyor. Sartre kadehinden büyük bir yudum alıyor, gözlerimin içine bakıyor.
-Demek yazıyorsunuz.
-Evet, hayatımdaki en önemli şeyin yazmak olduğunu anladığımdan beri.
-Peki onlar sizi anlıyor mu, yazdıklarınızı okuyanlar? Anlam katmanlarını ayırabiliyorlar mı? Yoksa sadece… Neyse, boşver, düşünmeyin siz bunları! Kendiniz için yazın.
Karanfil satan yaşlı kadına gözü takılınca bir süre etraftaki insanlar üzerinde geziniyor bakışları, izliyor onları, bunu fırsat buldukça yaptığı belli, belki de “çağrıldıkça” diyorum kendi kendime, olan biteni hiç de mantık dışı bulmayarak. Dikkatini tekrar bana yönelterek masada duran kitabı eline alıyor.

-Les Jeux Sont Faits, ha?

O çok sevdiğim kitabı yıllar sonra bir de öykünün geçtiği Paris’te okumak üzere yanımda getirdiğimi, aslında piyesi henüz onbeş yaşındayken ödev konusu olarak seçtiğimi ve yazdıklarının içine girdikçe nasıl etkilenmiş olduğunu anlatıyorum ona. Yüzündeki ifadeden pek memnun olduğunu anlıyorum.

-Nereden bilebilirdim o zamanlar bana uzak bir hayal olan şehirde, İstanbul’da bir genç kızın o dramının ardında yatanları yakalayacağını? Boşuna gelmemişim masanıza. Oradaki Pierre karakterine ben de acımışımdır hep. Biliyorum içiniz paralandı ona, sizden de bu beklenirdi! Ama onun elinde değildi yandaşlarını korumamak, anlamalısınız. Bu seçim hayatının aşkını bir yana bırakma pahasına da olsa… Demek siz de taa içinizde duydunuz o ızdırabı. Ve değiştirdiniz kitabın sonunu hayalinizde! Eh, belliymiş ilerde yazacağınız. Var olmanın çeşitli yolları var. Neyse. Şu kadarını söyleleyim size, bu derece yufka yürekli olmayınız Madame, hayat öyle değil ki! Simone’a da hep söylemişimdir bunu. Gerçi beni pek dinlemez, her konuda kendi bakış açısını üstün görmeyi sürdürür. Belki de ona aşık oluşum bundandır. Size de aşık olabilirdim. Akıllı kadınları çekici bulurum, bir kenara çekilip durmaktansa düşüncelerini kabul ettirmek için mücadele verenleri. Elbette yüzüne bakılır gibi olmalı bir de.

Kızardığımı, öte yandan bu iltifatın pek hoşuma gittiğini fark etmemesini diliyorum, ama onun gözünden kaçar mı? Gülümsemesi yüzüne yayılıyor.
- Fazla açık sözlü mü buldunuz beni chère Madame? Olabilir. Siz erkekleri tanır mısınız sahiden? Ah, tanıdığınızı sanırsınız ancak. Doğrusu ben kadınları tanıdığımı söyleyemem. Evet, birçok maceram oldu ve birçok sevdiğim ve bir aşkım. Hepsi yeni birşeyler öğretti bana, şaşırttı beni, hatta kendimi gerçek bir aptal gibi hissetmeme yol açtı. Neyse, bu konu asla bitmez, beni anlar gibi görünen sizin gibi bir kadınla bu konuyu daha onra uzun uzun tartışmak isterim. Zaten kadınları kadın oldukları için severim ben, biz erkeklerden çok daha derin bakarlar yaşama…
Ne zaman içip bitirdik Bordeaux’yu? Fikrimi almadan bir şişe daha ısmarlıyor, garson getirene kadar epey zaman geçecek her zamanki gibi, bu arada sandalyesini benimkine yaklaştırıp kitabı inceliyor, “Güzel!” diyor. Peki ama, nasıl anlaşıyoruz, nece konuşuyoruz biz bunca lafı? Ben Fransızca bilmem ki! Sartre’ı ise İngilizce konuşurken düşünemiyorum. Garson şarabı getirip açıyor, kadehlere doldurma işiniyse yazar üstleniyor.

-Bu kentin insanları hızlı değildir Madame.

Zorluklara karşın yaşamanın tadını çıkarırlar, en azından benim zamanımda böyleydi. Çok şey değişti biliyorum, ama bir o kadar da değişmez kaldı yaşam. Aşksa hep aynı. Birileri hayatı hep yeni baştan öğreniyor, her aşkta, acı çekerek.

Haksızlık mı bu? Hayır. Aşk sahici zenginliktir. Benim böyle konuştuğumu duysalar… Ah! Kimsenin ne düşündüğünü gerçekten bilemezsiniz. Benim de! Şu geniş caddelerdeki sıra sıra ağaçlara bakın, onların nelere tanıklık etmiş olduklarını bir düşünün. Onların altından kimlerin geçtiğini… Ya da onları kimin diktiğini.

Bir an başımı çeviriyorum ağaçlara bakmak için, tekrar döndüğümde o yok. Kandırılmış çocuk gibi hissediyorum kendimi. Kitabın son sayfasına ne zaman geldim ben?
İçeri giren tatlı rüzgarla havanın biraz serinlemiş olduğunu farkediyorum. Gökyüzünde akşam ışığının hazırlığı. Yalnızlığın en şiddetli duyumsandığı anlar, özlemlerin de.
Az ötedeki masaya kayıyor gözüm o anda. Kadın özenle lokmayı hazırlıyor ve adamın ağzına uzatıyor, adam adeta paçalarından akan bir erotik iştahla lokmayı alıp çiğniyor, kadının gözlerine bakarak. Etrafı umursamıyorlar. Biz de böyle manzaralar vermiş olmalıyız onunla, bir zamanlar…

Aman Allahım. O sırada neler düşündü çevremizdekiler? Az önce yataktan kalkmış olduğumuzu, sevişmenin o benzersiz ihtişamdaki duygularını hala yaşadığımızı, birbirimizi her an arzuladığımızı… Bunların hepsi tek bir harekette gizli, çok basit ve çok karmaşık. Eve ile Pierre böyle anlar yaşayamadılar basit bir Paris kahvesinde… Benim hayalimde yaşıyorlar ama.
Garson yan masama yerleşen yaşlı kadına siparişini getiriyor, crème de menthe, nane likörü. Unuttuğum bir içecek bu. Zümrüt yeşili sıvı uzun bir bardağa doldurulmuş, bardağın dörtte biri kaplamış ancak. Kadın uzaklara dalmış, başındaki küçük hasır şapkanın çiçekleri solgun.

2011 yılının 26 Haziran günü akşama erecek neredeyse, beş saatten fazladır buradayım ve Sartre okumaktan çok, Sartre düşünmekte ve yazmaktayım. Yanımdaki sandalye boş görünüyor.






Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam